Aurora on beşine bastığında Frankfurt’un arka sokaklarında, Bornheim’ın eski bir apartmanının bodrum katında, hâlâ kaçışının kokusunu taşıyan bir yalnızlıkla yaşıyordu; altın ipleri duvarlara sessizce dolanmış, her gece onu uyandırıp “hâlâ bağlısın” diye fısıldıyor, ama o artık o fısıltıya kulak asmıyordu, çünkü şehir ona yeni bir şey öğretmişti: yalnızlığın da bir gücü vardı, ama o güç bazen kırılganlaşıyordu, özellikle bir çift gri gözün ona baktığı o ilk anda. Oğlanın adı Elias’tı; on yedi yaşında, solgun tenli, ince uzun parmaklı bir sokak müzisyeni, elinde eski bir akustik gitarla, Senckenberg Müzesi’nin önündeki küçük meydana her akşam oturur, parmakları tellerde gezinirken sanki şehrin tüm yalnızlığını tek bir melodiyle toplamaya çalışırdı. Aurora onu ilk kez yağmurlu bir Ekim akşam

