2 Aralık
Şırnak – 4. Komando Tugayı – 08:00
1.Komando Taburunun yeni adayları eksiksiz bir şekilde tugayın girişinde sıraya dizilmişlerdi. Elif penceresinden onların sessiz bekleyişlerinin devam ettiğini gördüğünde piknik çantasında dün gece hazırlayıp az önce ısıttığı yemeklerin olduğu sefer taslarını dikkatlice yerleştirdi. Yine dün gece yaptığı börekleri ve küçük termosa doldurduğu çayı da yerleştirdikten sonra bir eline piknik sepetini diğer eline su şişesini alıp evden aceleyle çıktı.
Koşturarak taburunun sıra olduğu girişe giderken tabur çoktan önlerinde duran Yusuf Binbaşına selam durmuştu. Aytunç Çavuşun hemen arkasındaki yerine geçtiği sırada ona dönüp bakanlar oldu ama herkesin dikkati daha çok Yusuf Binbaşındaydı.
“Az kahrımı çekmediniz, gerçi bunu istemeye artık yüzüm yok ama hakkınızı helal edin asker,” derken gerçekten mahcup görünüyordu.
“Helal olsun Komutanım!” dediler hep bir ağızdan. Ancak Elif sessiz kalmıştı, bu hemen yanındaki askerin dönüp ona bakmasına neden oldu. Elif ona bakıp omuzlarını kaldırdı, sağ ol da diyebilirlerdi ve Elif ahengi bozmak istememişti sadece.
“Benden yana da helal olsun, İskenderun tarafına gelirseniz mutlaka gelin çayımı için, misafirim olun,” dedi Yusuf Binbaşı hoşça gülümseyerek.
“Emredersiniz Komutanım!” dedi kalabalık güruh. Yanındaki ona dönüp baktığında Elif’te ona baktı. Bu adam ondan onlara hemen ayak uydurmasını falan mı bekliyordu?
Yusuf Binbaşı tek tek askerleriyle el sıkışmaya başladığında sessizce beklemeye başladı. Bu sabah spor için saat altıda çağrılmıştı, deli gibi beş kilometre kadar koştuktan sonra kırk şınav ve kırk mekik çekmişlerdi. Tüm bunları ise Ali Yarbayın emriyle Faruk Binbaşı yaptırmıştı. Kırk mekikten sonra dünyanın en tatlı ve en iyi komutanı olana Faruk Binbaşı, Elif’in ayrılmasına izin vermişti.
Yusuf Binbaşı herkesle tokalaşırken sıra Elif’e geldiğinde Yusuf Binbaşının kaşları çatıldı.
“Hayırdır Üsteğmenim gidişimi piknik yaparak mı kutlayacaksın?” dedi gülerek.
Elif gülümseyip elindeki piknik çantasını Yusuf Binbaşına uzattı.
“Komutanım, dün akşam yolluk bir şeyler hazırladım. Yolda annem pek yedirmezdi bize sağlıksız diye, sever misiniz bilmem ama…” derken Yusuf Binbaşı piknik çantasını uzanıp aldı.
“Zahmet etmişsin Üsteğmenim teşekkür ederim, mahcup ettin beni,” dedi.
“Olur mu Komutanım, sağlıcakla gidin gelin inşallah,” dedi ardından cebinde isim ve numara yazan katlanmış kâğıdı çıkardı. “Bu benim bir hocamın numarası, dilerseniz kendisiyle bende görüşürüm ama ihtiyacınız olursa kardeşiniz için…” dedi. Yusuf Binbaşının yüzünden belli belirsiz bir acı geçti. Uzanıp kâğıdı aldı.
“İnce düşüncen için teşekkür ederim Üsteğmen, ihtiyacımız olursa ararız,” dedi, aynı acı sesine de yansımıştı. Sonra Elif’in elindeki su şişesini gösterdi. “Bu su ne için peki, arıtılmış sağlıklı su mu yoksa?” deyip gülümsedi.
Elif başını yana yatırdı hafifçe.
“Tez vakitte dönün diye Komutanım, hani âdettendir,” dediğinde Yusuf Binbaşı hoşça güldü.
“Sizden kurtuluyorum diye seviniyordum zorla geri getireceksin beni Üsteğmenim,” dedi.
“İnşallah Komutanım,” diye karşılık verdi Elif. Yusuf Binbaşı kendisini uğurlamaya gelen taburuna döndü ve son kez baktı.
“Yolluğumu da aldığıma göre bana yol göründü, kendinize iyi bakın Allah’a emanet olun asker,” dediğinde küçük bir uğultu oldu. Her ağızdan çıkan farklı sesler ona farklı cümlelerle veda ediyordu. Yusuf Binbaşı arabasına binip giderken Elif ardından şişedeki suyu döktü. Yusuf Binbaşı gözden kaybolduğunda Faruk Binbaşının sesini duydular.
“Dağılın hadi, herkes işinin başına!”
Elif başıyla hafif bir selam verdi, revirin olduğu sağlık merkezine doğru yöneldiğinde komutanı ona seslendi.
“Elif Üsteğmen!”
“Komutanım,” dedi hemen Faruk Binbaşına dönüp esas duruşa geçerken.
“Demek Yusuf Binbaşının tez vakitte dönmesini istiyorsun!” Faruk Binbaşının sesinde öyle bir tını vardı ki sanki Elif ne derse desin bir ceza verecek olmanın keyfini çıkarıyormuş gibiydi.
“Siz ne istiyorsanız onu istiyorum Komutanım!” dedi bir umut kurtulacağını umarak ama elbette Faruk Binbaşı bunu yememişti.
“Akşamları iş çıkışı üç kilometre daha koşacaksın,” dediğinde Elif bunun bir an önce kondisyonunu toplaması için verilen bir ceza olduğunu hemen anladı. İtiraz etmedi hoş zaten itiraz edemezdi.
“Emredersiniz Komutanım!” dedi sertçe.
Faruk Binbaşı eliyle Elif’i kışkışlarken spor kompleksine doğru döndü.
“Gidebilirsin Üsteğmen.”
Elif arkasını çoktan dönmüş giden adama selam verip revirin bulunduğu sağlık merkezine gitmek için birkaç adım attı. Ancak sonra durup başını kaldırdı ve babasının odasının penceresine baktı. Telefonunu çıkarıp tekrar babasını aradı, babası yine açmayınca saatini kontrol edip merkez binaya doğru koşturdu. Babası her zaman erkenciydi, üstelik Yusuf Binbaşı komuta binasından çıkmıştı. Bu onun burada olduğunu gösterirdi. Danışmadaki askerlerin yanına yürüdü.
“Günaydın, Tuğgeneral geldi mi?”
“Günaydın Üsteğmenim, geldi odasında olmalı,” dedi asker.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim Üsteğmenim.”
Elif danışmadan ayrılıp asansörü beklemeden acele adımlarla merdivenlere yöneldi, gördüğü birkaç rütbeliye selam verip nihayet babasının odasının katına geldi. Asansörden çıkan çaycının tepsisindeki kahveyi görünce hafifçe gülümsedi, sabah kahvesini bekliyor olmalıydı babası. Sekreterin yanına gidip selam verdi.
“Günaydın Tuğgeneral müsaitse onunla görüşebilir miyim?”
“Günaydın, hemen sorayım Üsteğmenim,” dedi sekreter gülümseyerek. Ahizeyi kaldırıp birkaç numaraya bastı. Telefonun çalma sesi çaycının açtığı kapı sayesinde koridorda duyuldu.
“Komutanım Elif Üsteğmen sizinle görüşmek için gelmiş,” dedi sekreter saygılı bir tonla. Karşının verdiği cevabın mırıltısını yine açık kapıdan duydu Elif. Nedense gerilmişti babası onu geri gönderebilirdi. “Tabi Komutanım,” deyip kapattı telefonu. Sekreter, Elif’e gülümsediğinde Elif gerginlikten kırılmak üzereydi. “Girebilirsiniz Üsteğmenim, Komutanım ne içeceğinizi sormamı istedi,” dediğinde Elif rahatlayarak gülümsedi.
“Oralet,” dediğinde sekreterin yüzünde daha içten bir gülümseme belirdi.
“Hemen söylüyorum Üsteğmenim, buyurun,” dediğinde Elif başıyla selam verip yanından ayrıldı. Çaycının çıktığı kapının kapanmasını bekleyip tıklattı. Gir sesiyle içeri girdiğinde babası duvar gibi bir yüzle karşıladı onu.
“Günaydın Komutanım,” deyip selam verdi.
“Günaydın Asker,” dedi babası ciddiyetle.
“Babamla görüşmek istiyordum Komutanım, telefonlarımı açmıyor da” dedi resmi bir şekilde.
“Belki de baban arkasından iş çevirmenden bıkmıştır Asker ve seninle görüşmek istemediği için telefonlarına cevap vermiyordur.”
Elif, düşmek üzere olan omuzlarını dikleştirdi, onu odasına kabul ettiğine göre bir umut vardı ve sadece biraz daha dayanmalıydı.
“Kendisi benden ayrı kalmaya dayanabiliyor olabilir ama ben kendisiyle görüşmeden yapamam, bu nedenle babamla görüşmek konusunda ısrarcıyım Komutanım.”
“Bilemiyorum Asker,” dedi babası iç çekerken bakışlarını pencere tarafına çevirdi “Bir baba olarak daha ne kadar endişelenmesi gerekiyor babanın? Babandan habersizce çıktığın ve sana bildirilmemiş o operasyonda ölümden döndüğünün farkında değilsin belli ki?”
“Babamdan gizli çıktığım operasyonda ölümden döndüğümün farkındayım ama eğer gitmeseydim ve orada kalmasaydım ölümden dönemeyecek kimseler olurdu ve ben o zaman babamı affedemezdim Komutanım.” Babası ona dönerken ikisi arasında sadece bakışlarla yapılan bir çatışma oldu. Elif kaçırmadı gözlerini, kırpmadı bile. İşi konusunda geri adım atmayacaktı. Çocukluğundan beri asker olmak istiyordu, onun ruhu bu dağlara ve içinde bulunduğu bu kuruma aitti. Ömrü ne kadardı bilmiyordu ama tüm ömrünü bu insanların arasında onları koruyarak ve hayatta tutarak geçirmek istiyordu. Vazgeçmeyecekti, hiçbir koşulda vazgeçmeyecekti ancak babasını kaybetmek istemiyordu.
Kapı çalınıp içeri çaycı girdiğinde babası bakışlarını çaycıya çevirdi. Elif rahatlayarak gözlerini açıp kapattı. Küçüklüğünden beri hayran olduğu ve onun gibi olmak istediği tek kişi babasıydı. Doğrusu babası askeri formanın içinde gerçekten çok karizmatik olurdu ama Elif bundan etkilenmemişti. O geceleri uykusunda ‘askerlerim’ diye mırıldanmasından etkilenmişti, yaralanan askerinin başında günlerce beklemesinden, onları ramazanda davet ettiği iftarlarda ağırlarken onlara verdiği değeri gözlerinden okuduğu o anlardan, annesi artık masa başına mı geçsen dediğinde ‘bu vatanı korumak için birilerinin canını siper etmesi gerek hanım’ derken ki yüz ifadesinden etkilenmişti Elif. Şimdi o hayran olduğu adam kendisi için Elif’e benim gibi olma diyordu. Olacaktı, tıpkı babası gibi canla başla hizmet edecek ve gerekirse canını ortaya serecekti. Babası gibi canını vatana siper edemezdi belki ama siper edenlerin canını kurtarırdı.
“Üsteğmenimin oraletini getirdim Komutanım,” dedi çaycı Elif’in o kısa andaki dalgınlığını dağıtarak.
“Masaya koy Hasan Efendi,” dedi babası. Çaycı oraleti koyduktan sonra ivedi adımlarla çıktı.
“Elif doktor oldun bunun zararlı olduğunu bilmiyor gibi hala bu şeyden içmek istiyorsun,” dedi babası, sanki masasına sarı bir zehir konmuş gibi bakıyordu oralet bardağına. Oysa oraleti sadece babasını ziyarete geldiğinde içerdi, oralet kokusu bile babası demekti, çocukluğu demekti Elif için.
“Seviyorum Komutanım,” dedi yutkunarak. Babasının bakışları tekrar onu buldu, bir süre sessiz kaldıktan sonra derin bir nefes alıp üfledi.
“Gel otur, konuş bakalım ne konuşacaksan,” dediğinde Elif rahatlayarak birkaç adımda gösterdiği koltuğa gelip oturdu.
“Küs müyüz?” diye sorduğunda babası ona gözlerini açarak baktı.
“Sence? Annene ne derdim Elif?” dedi babası kızarak.
“Küsmeyelim babam, ben vazgeçmem bu sevdadan, sende biliyorsun. Eğer beni sahaya gönderemeyeceksen, gönlün razı gelmeyecekse ben komutanlarımla konuşup doğuda başka bir tugaya giderim ama vazgeçmem,” dedi. Kararlıydı ama içi titriyordu babasıyla kötü olacaklar diye.
“Ona hiç razı olamam,” dedi babası koltuğuna yaslanırken gerçekten yorgun görünüyordu. Elif onu üzdüğü için gerçekten çok üzülüyordu.
“Senin yüzünden herkes beni torpilli sanıyor,” dedi dudaklarını sarkıtarak. Babası hoşça güldü.
“Bıraksan da haklı çıksalar,” dedi. Elif tek omzunu silkti ve uzanıp oraletinden bir yudum içti. Sıcak sıvı yoğun tadıyla boğazını yakarak geçerken gülümsedi. Gerçekten sadece kimyasal içiyordu şu an.
“Öyle düşünmekte haklılar,” deyip göz devirdi “kendi tanıdıkları için o kadar tolerans geçiyorlar ki ve bu toplum nezdinde o kadar kabul görmüş bir durum ki senin de bana tolerans geçeceğini düşündüler. Disipline verilince benden çok muhtemelen onlar şaşırmıştır,” dedi. Babası güldüğünde Elif’inde dudakları kendinden bağımsız kıvrıldı. O babasını güldürmeyi seven biriydi ve içinde onu mutlu etmek isteyen çocuk çok büyük bir yer kaplıyordu.
“Öyleyse seni sık sık disipline vermeliyim,” dedi babası eğlenerek.
“Mümkünse bu konuda torpil yap lütfen, o kurulun önüne bir daha çıkarsam bitkisel hayata girebilirim,” dedi korkuyla. Bu babasını gülümsetti.
“Beni korumuşsun, aslında ben seni sahaya sürmek için epey hevesli bir babaymışım,” dediğinde Elif omuz silkti.
“Çok özür dilerim, refleksif olarak hareket ettim ve doğrusu tugaya gelirken beni uyandırmadığın için sana kızmıştım da ama az kalsın sana zarar verecektim. Kendimi asla affetmezdim,” dedi Elif ciddiyetle.
“Ama sahaya çıkmaya devam ederdin,” dedi babası, Elif başını yana yatırıp babasına baktı.
“Devam ederdim,” dedi, bu vaz geçebileceği bir seçenek değildi.
“Azıcık annene çekseydin seninle daha iyi anlaşırdık,” dedi babası bu Elif’i gülümsetti.
“Hayır bundan daha iyi olamazdık,” diye itiraz etti. “O zaman fazla duygusal olurdum ve sen bazen bununla nasıl başa çıkacağını bilmiyorsun,” deyip kıkırdadı.
“O kadar belli oluyor mu?” dedi babası aslında durumunda tam böyle olduğunu kabul etmiş oluyordu.
“Çoğunlukla bakışlarından anlıyorum, bin bir türlü şey düşünüyormuşsun ama bir türlü anlayamıyormuşsun gibi bakıyorsun,” dedi Elif, bu babasını hafifçe güldürdü. Elif’i başıyla onaylarken derin bir nefes alıp ciddileşti.
“Bir daha böyle agresif kararlar almayacağına söz verirsen seni affederim Elif. Evet bu sefer operasyondaki birlik için olumlu sonuçlandı ama böyle değişiklikler kritiktir ve sahayı riske atabilir. Yaptığın her halükârda yanlıştı olumlu sonuçlandığı için şanslısın hayallerin alt üst olabilir, kariyerin o gün bitebilirdi. Neyse ki Binbaşı Ziya akıllı bir adam… Askeriyedeki emir komuta zincirini tahmininden daha fazla ciddiye alırız ve bunun sarsılmasına kimse izin vermez!”
“Hatamın farkındayım, dediğin gibi agresif hareket ettim ve bir daha asla böyle bir şey olmayacak,” dedi Elif. Babası onun ciddiyetini anlamış olacak ki başıyla onayladı.
“Ziya’yı nasıl ikna ettin?” dedi tek kaşını kaldırarak.
“Ziya Binbaşı sahaya çıkmak için değil burada rahat etmek için geldiğimi düşünüyor. Kadın olduğum içinde sahaya çıkmama sıcak bakmıyor ve dediğim gibi seni kullanarak saha görevlerinden kaçmak istediğimi düşündüğü için bana gıcık oluyor. Gidebileceğimi söylediğimde önce köpürdü ama sonra o da en mantıklı ve olması gereken seçeneğin benim birliğimin yanında olmam gerektiğini kabul etti.”
Babası yine onu başıyla onaylarken dişlerinin arasından konuştu.
“Yine de Salih Yüzbaşına çok kızıyorum,” dediğinde Elif itiraz etti.
“Onun suçu yok ki ama, o sadece emre uydu,” dediğinde babası ters ters baktı.
“Onu çok önce göndermeliydim,” dedi kendi kendine mırıldanır gibi. Gözü bir an duvarındaki saatine kaydı. “Hadi iç oraletini de git mesain birazdan başlayacak,” dediğinde Elif kıkırdadı.
“O kadarcık da mı tolerans yok,” dedi. Babası gülümsedi ama başını olumsuz anlamda salladı.
Elif oraletini hızlıca içip babasının yanından ayrılmadan ona sıkıca sarıldı. Odadan çıktığında ağzı kulaklarındaydı, asansörü es geçip merdivenlere yöneldi. Köşeyi döndüğünde biriyle burun buruna geldi. Başını kaldırdığında bunun Serdar Binbaşı olduğunu gördü. Yeşili baskın ela gözleri onu görünce yumuşamıştı sanki ancak ciddiyetinden ödün vermiyordu henüz.
“İki,” dedi Serdar Binbaşı uyarır gibi.
“Afedersiniz Komutanım,” dedi şaşkınlıkla adama bakakalmıştı ki onun kaşını kaldırmasıyla hemen toparlanıp selam verdi. Onu her gördüğünde yüreğinin böyle ısınması mantıklı değildi ama işte yine adeta sol akciğerinin hemen altında bir kor vardı.
“Rahat asker,” dedikten sonra gülümsedi Serdar Binbaşı, Elif onu gülümserken görmeyi sevdiğini hissetti. Sabah sporu sırasında duvar gibi olan yüzü şimdi sıcak ve yakıcıydı. “Umarım hedefin beni sakat bırakmak değildir.”
Elif’in dudağı hafifçe kıvrıldı. Onu her gördüğünde gülümsemek istiyordu ve bu bazen zorlayıcı olabiliyordu ama işte tek cümlesi bu gülümseme isteğini bastıramayacağı kadar kuvvetli hale getiriyordu.
“Bunu yapabileceğime pek inancım yok Komutanım,” dedi sonra açıkça gülümsedi “sizi basit ve rastlantısal çarpışmalarla sakat bırakmayı ummak Türk Silahlı Kuvvetlerine hakaret olurdu.” Gerçi TSK’dan bağımsız olarak küçük bir çarpışmayla değil sakat bırakmak sarsamazdı bile Serdar’ı… adamın geniş ve güçlü omuzları, vücudunun sağlamlığı parkasına rağmen belli oluyordu. Serdar hafifçe gülümseyip yana kayarak Elif’e yol verdi.
“Yine de ummadık taş baş yarar Üsteğmenim ben dikkatli olsam iyi olur,” deyince Elif yanından geçtiği adama artık dişlerini göstererek gülümsedi. Ağzını kapatmak için mücadele ediyordu ama elinde değildi…
“Bende sizi bu kadar küçük bir çarpışmayla sakatlamamaya azami dikkat edeceğim Komutanım,” dediğinde Serdar’ın gülümsemesi de genişledi. Eli kalbine giderken eğleniyor gibiydi.
“İçim rahatladı,” dediğinde Elif kıkırtısını tutamadı ve Serdar’a başıyla hafif bir selam verdi. Serdar’da aynı şekilde başıyla selam verip önüne dönerken Elif’te önüne döndü.
Genç kız ana binadan çıkana kadar yüz ifadesini sabit tutmaya özen gösterdi. Ancak çıkınca ağzı hızlıca kulaklarına doğru ilerledi, genç kız tugaya gelmekte olan askeri personelden çekinerek montunun şapkasını başına atıp önünü kapattı ve yüzünü aşağı eğdi. Mutluluğunun yanlış anlaşılmasını istemiyordu ama mutluydu…
Babasıyla arasını düzeltmişti ve ve… öyle işte.