Bölüm 13

1096 Kelimeler
2 Aralık Şırnak – 4. Komando Tugayı – 10:42 Odasındaki üç Albay’a baktı Tuğgeneral Levent. Onlar sadece emir komuta zincirindeki kimseler değil yakın arkadaşlardı. Yılları beraber geçmiş, birbirlerinin gören gözü duyan kulağı olmuşlardı. “Araştırdık kız kardeşi bir yıldır bu illetle savaşıyormuş Komutanım, ben ona daha büyük bir ceza veremezdim. Bu vicdana uygun olmazdı,” dedi Binbaşı Güliz. Üzgün olduğu her halinden belliydi. “Bunu Yarbayına bildirmeliydi,” dedi Tuğgeneral Levent düşünceli bir şekilde. Üç Albayda onu başlarıyla onayladı. “Bildirmeliydi ki söylediğine göre bu cuma durumu bildirip izin isteyecekmiş Komutanım ama işler umduğu gibi gitmemiş. Kendini askerlerini tehlikeye attığı için suçladığı her halinden belliydi, yazılı savunmasında da en çok bundan bahsetmiş. Sürekli askerlerini hangi kararlarıyla tehlikeye attığını anlatmış. Adeta ağır bir ceza için yalvarmış,” dedi Albay Kemal. “Doğrusu Albayım, kardeşinin durumunu Serdar Binbaşı anlatmazsa umduğunu bulacaktı,” dedi Albay Hakan. “Peki kararınız ne oldu?” diye sordu Tuğgeneral Levent. “Onu İskenderun’daki eğitim birliğine göndereceğiz, temiz hava ve deniz sinirlerine iyi gelir diye umuyoruz. Aslında rütbe düşürmeyi tartışacaktık ama bu yaptığı ilk hata sayılır bu kadar ağır bir ceza vermeyeceğiz. Kınama ve yer değişikliğini yeterli bulduk, böylece ondan hala umudumuz olduğunu hissettirmeye çalıştık Komutanım. Onun yerine de Binbaşı Faruk’u atamayı düşünüyoruz. Telsiz konuşmalarından da anlaşılacağı üzere orta yolu bulup itidalli davranmaya çalışmış. Üstelik askerin ona güveni tam,” dedi Albay Kemal. Tuğgeneral onu başıyla onayladı, arkadaşının gözlerine baktı. “Kardeşi için yapabileceğimiz bir şey var mı?” “Yok komutanım, son evredeymiş yapılabilecek hiçbir şey kalmamış. Açıkçası sayılı günleri, belki iyi bir ihtimalle haftaları var,” dedi Albay Kemal. “Böyle iyi bir askerin bocalaması beni çok üzüyor,” dedi Albay Güliz “elimizden gelen bir şeyin olmaması ise daha çok üzüyor Komutanım.” “Daha büyük acılara göğüs gerdi bunu da göğüsleyecektir,” dedi Tuğgeneral. Yusuf bir Şehit çocuğuydu, daha küçük yaştayken tek kardeşine babalık etti yıllarca. “Kulağınız onda olsun kardeşinin cenazesine mutlaka katılalım, onun yanında olduğumuzu bilmeli,” dedi sonra derin bir nefes alırken ilk defa yüzünde üzüntüsünü belli eden bir ifade geçti “Babasının şehadetinde bile dimdik durdu o yaşına rağmen. Şimdi böyle bocalaması gerçekten acı verici.” “Öyle,” diye kabul etti üç Albay. Oda bir an sessizleşince Tuğgeneralin kaşları çatıldı. Söylemek istedikleri başka bir şey vardı. “Söyleyin,” dediğinde Albaylar birbirlerine baktılar. Arkadaşı Kemal boğazını temizledi. “Kızının önünde duramazsın Tuğgeneralim, onu dün görecektin. Akıllıydı seni tehlikeye atmadı, senin sahaya çıkmasını istemediğini sakladı ama belli etmedi. Üstelik üslerini korudu ve tüm suçu üzerine aldı.” “Özellikle kendi taburunda askerler ondan oldukça memnun görüyorlar. Kadın subayların ise bu durumdan ne kadar mutlu olduğunu tahmin edersiniz. Doğrusu kimi askerlerin onlara karşı tavrı değişti, onu sahada görmek isteyenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazla,” dedi Albay Güliz. “Kızımı, tek evladımı…” dedi ama Albay Hakan hemen sözünü kesti. “Komutanım, yanına en iyi askerlerimizi veririz,” dedi Tuğgeneral ona bakınca sözünü kestiği için suçlanır gibi oldu “Darılmayın Komutanım ama kızınız kendini ispat etti,” Tuğgeneral itiraz edecekken Albay Güliz araya girdi. “Hemen hayır demeyin Komutanım bir dinleyin, onu sabah içtimalarına ve komandoların rutin egzersiz ve çalışmalarına dahil ederiz. Hani zaten uygulayacağı rutin ve basit egzersizler yerine onu daha uzun bir zamana yayılmış bir eğitimle komando gibi yetiştiririz. Dağda tek kalsa bile başının çaresine bakabilir hale getiririz ki kızınız zaten bu eğitime hazır Komutanım. Üstelik kadın askerlerimizin arasında sizin onu kayırdığınızı düşünen sağlık ekibinin yanında olduğundan daha mutlu olur. Sahaya çıkarken de yanına küçük bir birlik veririz. Geride güvende olmasını sağlarlar. Yakında acemilerin eğitimi bitecek ve Binbaşı Ziya uygundur dediğinde onu Fındıklı Taburuna göndereceğiz. Oraya iki üç günde bir doktor göndermemiz olmuyor, daimî bir doktorun askerleri takip etmesi gerek. Bunu sizde biliyorsunuz Komutanım lütfen bizi anlayın düşündüğümüz tek kişi kızınız değil ve sizin adınızın lekelenmesini istemiyoruz,” dedi. “Askerimi tedirgin etmeyi bende istemiyorum,” deyip nefesini üfledi “Oraya gittiğinde onu tutamayacağımın bende farkındayım ancak yine de önce operasyonlara katılmasın, ilk etapta yaralıları alsın. Sahayı tanısın ve en azından ben bu arada güvende olacağından emin olayım,” dediğinde Albaylar yine birbirlerine baktılar. “Söyleyin!” derken gerilmişti Tuğgeneral. O bir babaydı ve özellikle Kemal neler atlattığını çok iyi biliyordu. “Şu an sahaya çıkacak daha etkili bir doktorumuz yok Komutanım, onu göndermeye mecburuz. Özellikle son olaydan sonra taburunun güvenini kazanmış olmalı, bu güven bağı kurulmuşken zayıflatmak doğru olmaz,” dedi Kemal. Tuğgeneral Levent elini masaya vurup yerinden kalktı, pencereye yaklaşıp dışarıda koşan komandolarını seyretti bir süre. “Onun yerine bir süre Ziya idare etsin, sizde onu eğitime alın küçük devriye görevlerine eşlik edip sahayı görsün. En azından saklanabileceği yerleri önceden tanımasını sağlayın. Bu arada kendi taburuyla sabah sporlarına katılsın daha sonra istediğiniz gibi göndermenize izin vereceğim,” dedi. “Yarbay Ali Fındıklı’ya geçti mi?” diye sorduğunda Kemal cevapladı. “Geçti Komutanım, dün ifadesini verdikten sonra ayrıldı,” Tuğgeneral onu başıyla onaylarken iç çekti. “Yusuf’un yerine birini isteyelim merkezden, Faruk tek kalmasın ona destek çıkabilecek birini göndersinler,” dedi Albaylarına döndüğünde Güliz cevapladı onu. “Yusuf Binbaşım gibisini bulmak zor olur ama çabuk uyum sağlayacak yetenekli birini isteyeceğim Komutanım,” dedi. “Bende bunun için gerekli yerleri ararım Güliz Albayım, siz resmi olarak talepte bulunduktan sonra bana haber verin,” dedi. “Emredersiniz Komutanım!” dedi Güliz Albay. “Başka bir şey var mı?” diye sorduğunda üç Albay ayağa kalktı. “Benim arkamda olduğunuzu bilmek çok değerli, hepinize teşekkür ederim,” dedi. “Lütfen kızınıza bir şans verin Komutanım, o gözünüzü arkada bırakacak biri gibi durmuyor,” dedi Albay Güliz. Tuğgeneral onu başıyla onayladığında arkadaşları selam verip dışarı çıktılar tekrar pencereden dışarı baktı. Bir gün bunu yaşayacağını biliyordu. Elif küçüklüğünden beri kendisine hayrandı ve asker olmak istiyordu. Abisi de asker olmak istiyordu ama Tuğgeneral oğlunun asker olamayacağını biliyordu. Bu yüzden onu tercih edeceği başka bir alana yöneltmişti. Öğretmenliği tercih ettiğinde ise bunun onun için en uygun meslek olduğunu biliyordu. Harika bir öğretmen olacaktı zira sevgi doluydu, azimliydi ve öğretme aşkıyla tutuşuyordu. Ancak Elif asker olmak istediğini söylediğinde Tuğgeneral ona karşı çıkmamış hatta onu küçük yaşlarda eğitmeye başlamıştı. Üniversite sınavına bir yıl kala abisini kaybetmesi onu daha kararlı yapsa da Tuğgeneral onun önüne geçmiş ve başka bir meslek yapmasını istemişti. Elif bir yıl deliler gibi çalışıp tıbbı dereceyle kazandığında rahatladığını hatırlıyordu. Ancak kızı TSK’ya ait olmak istiyordu. Kendisine hiç duyurmadan subaylık sınavlarına katılıp kazanmıştı. Hatta eğitimde olduğu dönemde bile bunu babasından saklamıştı. Zira sadece sağlık subayı olmak istememişti Elif, sahaya çıkmak içinde eğitim almıştı. Bunu duyduğunda ona engel olamayacağını anlamıştı Tuğgeneral ama burnunun dibine gelip sahaya çıkmak istiyorum diyeceğini düşünememişti. “Elif…” diye mırıldandı “Tüm huyunu benden almak zorunda mıydın?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE