Madde 13.3

1318 Kelimeler
"Buse! " diye resmen çığlık attım. "Buse kapatma, bu nasıl madde bana hesap ver." Telefon yüzüme Buse tarafından itinayla kapatıldığında yerimde kaç kez tepinip asla duymayacağı küfürleri ardı ardına sıraladığımı bilmiyordum. En sonunda somurtarak otelden çıkma kararı aldım çünkü bu böyle olmayacaktı. Düşündükçe çıldırıyordum ve belli çıldırmam bir işe yaramayacaktı. Aşırı saçma bir madde vardı elimde ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Hayır bunun yaz tatili ile alakası bile yoktu ki! Resmen eğlence amaçlı yazılmıştı. Tabii yapanın değil yaptıranın eğleneceği. Acaba Arda bu maddeyi biliyor muydu... Çantama daha sıkı sarılırken Bodrum'un merkezine gitmek için taksiye bindim. Yolda bu maddeyi nasıl yapacağım diye düşünerek kendi kendimi telaşlandırıyordum ama aslında bir bakıma kolay bir maddeydi. Ama biraz cesaret gerektirirdi. İnsanlarla iletişim kapasitesi de yüksek olması gerekirdi ki utanma diye bir şey olmasın. Ben tam olarak öyle bir kız bile olsam maddeyi yapmak istemiyordum.  Merkeze geldiğimizde yolculuk çok kısa sürmüştü. Zaten fazla uzak değildi. Taksiciye taksimetrede yazan tutarı vererek indiğimde gözüme gene yakışıklı birini kestirmeye çalışıyordum. Neden yakışıklı? Demeyin! Ben bir şeyler yapacağım insanların yakışıklı olmasını tercih ediyorum. Bunlar hep tercih meselesi. En azından çekeceğim eziyetin bir anlamı olmalı değil mi? Gözlüğümü birazcık aşağıya indirerek etrafı kesmeye çalışırken aynı zamanda yürüyordum. Gerçekten yakışıklı birini bulabilecek miyim meçhuldü. Hayır, tamam çok güzelim(!) ama bu işler de zevk meselesiydi. Karşıma çıkan yakışıklı kişinin zevki kötü olabilirdi(!) Güneş kafama resmen geçerken karşımda kalan küçük büfeye doğru ilerlemeye başladım. Bir dondurma ve su iyi gelebilirdi. Aslında yaz ayı gerçekten gereğinden fazla sıcak değil mi? Hayır Kuzey tarafında olup ekvatora yakın olmamız gerçekten hiç işimize yaramıyor. Ben direk Sibirya da olmayı tercih ediyorum bu aylarda. Büfeye kendi içimden yaz aylarına saydıra saydıra geldiğimde büfenin önündeki buzluktan Oreolu Cornetto alarak suyu da en diplerden bin bir zorlukla çekip aldım. Eh, en alttaki daha soğuktur! Büfede eline dondurma veya su alanlar sırayla paralarını öderlerken cüzdanımdan  on lira çıkartarak yerine koydum. O sırada daha fazla dayanamayarak dondurmayı açmaya başladığımda aynı zamanda suyu da açmak istiyordum çünkü gerçekten beynim bile bu sıcakta eriyebilirdi. Son 1500000000 yılın en sıcak yazı olabilir mi acaba? Dondurmayı açıp bir elimle paketini tutmaya çalışırken aynı zamanda suyu açmayı başardığım sırada ödeme yapma sırası bana gelmişti. Dondurmayı tuttuğum elimdeki, avucuma sıkıştırdığım parayı, ağzımla aradan çekerek tezgaha bıraktığımda sırıtıyordum. Büfedeki adam tek kaşını kaldırarak kafasını iki yana huzursuzca salladığında otuz iki diş sırıtmayı sürdürdüm. Adam tezgaha para üstü olarak bir lira bıraktığında o parayı nasıl alacağımı bilmiyordum. Hadi bismillah diyerek serçe parmağımla parayı kendime çektiğimde para tezgahtan düşüp yerde yuvarlanmaya başladı. Zaten bende şans olsa erkek doğardım ya. Kafam aşağıda onu takip etmek için arkamı döndüğüm gibi birinin göğsüne elime yapıştırdığımda suda elimden düşüp üzerimi ıslattı. Paranın son yuvarlanma sesleri kulaklarıma dolarken elimdeki dondurma çarptığım çocuğun beyaz tişörtünü çoktan mahvetmişti. Acaba sakarlıkta üstün derece ödülü var mı? Çünkü sadece bir lira için az önce hem suyumdan ve dondurmamdan oldum, hem üstümü ıslattım hem de karşımdaki çocuğun üstünü mahvettim. Hemen bir Nobel Sakarlık Ödülü istiyorum. PLEASE!  Karşımdaki çocuk, "Sakar mısın kızım sen önüne baksana!" dediğinde kafamı kaldırıp kaşlarımı çattım. Ondan bir adım uzaklaştığımda dondurmayı daha da tişörtüne sürerek bıraktım. "Acaba hangi dağın ayısısın sen? Kibarca konuşamıyor musun yavru ayı." dediğimde karşımda güneşten kavrulan koyu teni ve hafif açılan saç rengiyle karizmatik ama bir o kadarda hadsiz bir öküz duruyordu. Tamam biliyorum belki her önüme gelene öküz diyorum ama elimde değil. Hak ediyorlar.  Çocuk üzerine yapışan dondurmayı alıp attığında çevre bilinciyle dolup taşsam da çenemi kapatmak için kendime telkinler vermeye çalıştım. Şuan hiç sırası değil Asya, hiç. Hava bin derece, karşında bir öküz var ve biraz da hatalısın kızım. "Biraz olsun dikkatli olsaydın karşında öküzlüğünü göstermeye gerek duymayan bir adam görecektin sakar." Burnumu kırıştırarak gözlüğümü çıkartıp saçıma taktım. Şimdi her şey daha net gözüküyordu. Saçları kahverengiydi ama açılmıştı. Gözlük varken de üsten fark etmiştim ama şimdi daha netti. Gerçekten aslında kumral olduğuna eminim ama sanırım iki-üç ay esmer kalacaktı. Hey! Güneş kremi diye bir şey var. Bu kadar yanmanın lüzumu ne? Ayrıca gözlükleri vardı. Yakışıklı mı değil mi anlayamıyordum. Karşımdaki çocuk gözlüklerimi çıkardığımdan beri sesini çıkartmazken yere düşen su şişesini alarak büfenin küçük çöpüne attım. "Gereksiz insanlarla uğraşmak tercihim değil. Umarım sakar bir kızla evlenirsin ve ömür boyu her gün her saniye senin bir yerini kırar!"  dedim ve ona çarparak yanından geçtim. Sanırım bu büyük bir bedduaydı. Ama hak etti. Sinirlerim tepeme çıkarken somurtarak bir kafeye ilerledim ve kendimi güneşsiz, serin ortama attım. Oturur oturmaz dondurma ve su istediğimde kudurmamak için kendimi zor tutuyordum. Ama bak bu seferki harbi öküzdü. Abi yakışıklıysa bile bu saatten sonra dünyada bulabileceğim yakışıklı kocalardan biri şimdiden elendi. Ayrıca belki de madde içinde uygun olabilirdi... Dondurmam ve suyum geldiğinde acı çıkartırcasına yerken karşımdaki sandalye çekildiğinde usulca kafamı kaldırdım. "Sence de bir sakarın karşına oturmak iyi fikir mi? Mazallah bir yerine bir şey olur." Az önceki çocuk ellerini önünde birleştirerek, "Bedduanı geri al." dediğinde ciddi anlamda koca bir kahkaha patlattım. "Cidden mi? Gerçekten olabileceğine inanıyor musun? Hey, olsaydı sürekli kendime kötü gibi gözüken iyi beddualar ederdim. Tam bir dahiyane..." Çocuğun yüzünde bir tebessüm belirirken gözlüğünü çıkarmaya başladığında ağzımda yavaştan açılıyordu. Ben hep yakışıklı çocuklarla kavga etmek zorunda mıyım? Gözleri yeşil ve ela karışımı bir şeydi ve gerçekten yanık teninde daha da ön plana çıkıyordu. Şuan kendi mavi gözlerim umurumda bile değildi sanırım çünkü çocuğun gözleri harbi güzel duruyordu. "Bak, özür dilerim. Öyle davranmak istemedim. Ama halime bak. Tatilimin ilk gününde böyle bir şey ile karşılaşmak sinirlerimi bozdu. Batıl inançlara gelirsek, emin ol bunun onunla alakası yok. Gerçekten aldığım bedduaları genelde yaşamak gibi bir şanssızlığım var." Çocuktan zoraki gözlerimi çekerek dondurmamdan bir kaşık aldığımda bunu avantaja çevirebileceğim fikriyle doldum. "Tamam o zaman bir şartım var." dediğimde çocuk kaşlarını kaldırmıştı. Ah, evet yeni kurbanım sensin tatlı çocuk. ... "Yalnız harbi taş gibi oldun kızım! Seni buradan mı alacak yoksa orada mı buluşacaksınız?" Üstümdeki bordo elbisede elimi gezdirerek omzumun yarısında kalan askılarını düzelttim. "Tabi ki de beni buradan alacak. Zaten oteldeki son gecem, yarın eşyalarımı toparlayıp eve geçeceğim, siz ne zaman geliyorsunuz? "dediğimde Buse bir süre sessiz kaldı. "Şey, Asya..." Aynaya bakmayı kesip komodinin üstünde bana dönük olan tableti elime aldım. "Ne oldu?" "Şey babam iki hafta daha burada kalacağımızı söyledi. Arda'da arkadaşlarıyla plan yapmış, babasından da izin almış iki haftalığına kampa gidecekmiş." dediğinde kaşlarımı iyice çatıp yatağa oturdum. "Daha iki hafta sizsiz mi kalacağım ben? Yalnız başıma mı kalacağım o evde. Söz vermiştiniz ama." diye yavaş yavaş enerjim çekilmişçesine konuştuğumda Buse dudaklarını büzdü. "Özür dileriz kardeşim. Elimde değil." O sırada otel telefonu çalınca somurtarak elimi telefona uzattım. Bütün keyfim yerle bir olmuştu işte, şimdi maddeden bile zevk alacak durumda değildim. Telefonu alıp kulağıma yasladım. "Efendim?" "Asya Hanım, misafiriniz geldi. Sizi aşağıda bekliyor." Telefondaki çocuğa hemen geleceğimi söyleyerek kapattığımda yalandan sırıtmaya çalıştım. "Ben şimdi canım maddeciğimi yapmaya gidiyorum. Ablan yakışıklıyı kaptı kızım." Buse gülerken ekrandan birbirimize öpücük attık ve tableti kapatıp elime çantamı alıp ince topuklularımın çıkardığı havalı seslerle odadan çıktım. Aslında şuan baya üzgündüm ama geceyi mahvetmeyecektim. Sonuç olarak tanımadığım biriyle yemeğe çıkıyordum. Evet madde buydu. Madde on üç; tanımadığın bir çocuğu yemeğe davet et. Aslında gerçekten saçma bir maddeydi. Ben kolay yoldan bulmuştum çocuğu. Normalde yakışıklı birini bulup durup dururken 'Benimle yemeğe çıkar mısın?' demem gerekiyordu. Ama ablanız beddua geri çekmek kaydıyla çocuğu yemeğe çıkartmaya ikna etti. Asansörün önüne gelip düğmeye bastığımda bir ıslık sesiyle kafamı sola çevirdim. "Oo Asya hanım, nereye böyle?" Dudaklarımı ıslatıp sırıtarak Kuzey'e döndüğümde omzunu duvara yaslayarak iki adım uzağımda durdu. "Size ne Kuzey Bey?" dediğimde beni baştan aşağı süzerek biraz utanmama sebep oldu. Asansör geldiğinde onu beklemeden bindim ve o da geldi. Kapı kapandığında yan yana olmamız ve bakması gerçekten alev almama sebep oluyordu.  "Çok güzel olmuşsun." dediğinde nefes almayı unuttum. Nereden alıyorduk. "Senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim." dediğimde gülüşü kulaklarımı doldurdu. "Çok inatçı ve gıcıksın ama hala güzelsin. Diyorum ki..." dediğinde kafamı ona çevirdim. O da bana yaklaştığında kafamı yukarı kaldırmak zorunda kaldım. "Acaba yemeğe mi gitsek?" Gözlerim kocaman olurken asansör kapısı açıldı ve yeni tanıştığım Ateş'in sesini duydum. "Sanırım bir yemekten fazlasını isteyeceğim." Affedersiniz ama sıçtım! Hem de büyük sıçtım...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE