Muhittin'le otele girdiğimizde eli hala ağzımın üzerindeydi. Bunu o kadar normal bir şeymiş gibi rahat bir tavırla yapıyordu ki çileden çıkmak üzereydim. Yanımızdan onlarca insan geçmişti ama bir kişi bile buna karşı çıkmamış, bana yardım etmeye tenezzül etmemişlerdi. Günümüz dünyasında bu pek şaşırılacak bir şey değildi, biliyordum ama en azından birilerinin bana yardıma ihtiyacım olup olmadığını sormasını dilerdim.
Beni asansöre zorla soktu, ağzımı orada bile kapatmayı sürdürdü. Onun kolları arasında tepiniyordum ama beni görmezden geliyordu. Hem öpüyordu, iki kez yapıyordu bunu hem de yüzüme dahi bakmıyordu. Ece denen kızdan o kadar uzaklaşmamıza rağmen ağzımı açmıyordu. Belki de diyeceklerimden korkuyor olmalıydı, korkmalıydı da.
Asansörde beni zapt etmeyi başardı. Odamın olduğu kata geldiğimizde koridor boyu kolları arasında tepinip ona zorluk çıkardım. Odamın önüne geldiğimizde kapının kulpunu çevirip açmıştı ve bu beni daha da öfkelendirmeye yetmişti. O anda daha fazla dayanamadım ve dizine tekmemi sertçe geçirip kollarının arasından kurtuldum. Odaya doğru girdiğimde ve ona döndüğümde aslında dizine değil bacak arasına tekme attığımı fark ettim çünkü elleriyle orayı tutuyordu.
İki büklüm olmuştu, acıyla inliyordu ve bana açık açık sövüyordu. Yine de umurumda olmamıştı, hatta kahkaha atmaya başlamıştım. Bana yaptıklarından sonra bacak arasına bin tane tekme yese ondan öcümü alamazdım.
"Oh!" diye bağırdım ve kendimi yatağıma doğru bıraktım. Doğrusu zaman geçtikte bundan çok daha fazla zevk alıyordum. "Hak ettin sen bunu."
Bana en başından beri yaptıklarını düşünürsem belki de penisini kesip eline vermeliydim, ancak o zaman soğurdum. Bu devenin yanında kulak kalıyordu. Beni rezil etmişti, sevgilisi ilan etmiş, öpmüş ve susturmuştu. Zorlanmaktan nefret ederdim ve bana tam olarak bunu yapmıştı.
"Asya üç saniyen var." dediğinde sesi oldukça öfkeli çıkmıştı. Olduğum yerde doğrularak ona doğru döndüğümde öfkeden mi yoksa acıdan mı kıpkırmızı kesildiğini anlayamadım. Kaskatı kesilmişti, garip bir şekilde bu vücut hatlarını daha belirgin bir hala getirmişti. Bana o kadar şey yapmıştı ve sinirlenmeye hakkı olduğunu mu sanıyordu?
"Bir..." dediğinde nedense gerilmiştim. Kaçmam gerekiyor gibi hissediyordum, hak etmesem bile bunu yapmam gerektiğini biliyordum. Çünkü Muhittin saymayı bitirdiğinde bu kez bana ne yapacak en ufak bir fikrim yoktu. Bir daha onun kolları arasında sıkışıp kalmak istemiyordum. Bu yüzden ayağa kalktım, kapıya doğru birkaç adım attım ama o zaten önünde olduğu için bu çok gereksiz bir hareket oldu. Yanından koşarak geçsem beni yakalar mıydı?
"Bana yaptıklarından sonra sinirlenme hakkın olduğunu mu sanıyorsun sen?" diye sordum, kaşlarımı kaldırdım. "Ağırdan alalım, odamdan defolup git yoksa yemin ederim sapık var diye haykırırım."
"İki..." dediğinde iyice dertlenmiştim. O da hareket ediyordu. Şimdi o yatağın önündeydi, ben tam karşısındaydım. Kapının önü boştaydı, kaçabilirdim. Yeterince hızlı koşarsam ondan kurtulabilirdim.
"İkiye kadar saymayı biliyorsun demek, ne hoş." diye mırıldandığımda gözlerim bir kapıda bir de onun üzerindeydi. Bir anda, "Üç." diyerek üzerime doğru atıldığında dudaklarımın arasından firar eden çığlığa mani olamadım. Kapıya doğru kendimi attığımda neredeyse beni yakalayacaktı. Koridora çıktım, asansöre doğru koşmaya başladım. Arkamdaydı, çok yakınımdaydı ve muhtemelen benden hızlı koşuyordu.
Asansörün önünde bir Flash hızıyla koşarak vardığımda ikinci katta olduğunu gördüm. O an mezar taşımın hangi renk olduğunu düşünmek için çok doğru zamandı. Sarı olabilirdi, bu yaz sarılarla aram çok iyiydi. Siyah ya da beyaz yaptırarak sıradanlığın sınırlarını zorlayamazdım. En iyisi sarı yaptırmaktı, bunu ölmeden önce dile getirmeliydim.
"Asya!" diye bir anda dibimde patlayan sesle gözlerim neredeyse yerinden çıkacaktı. O anda asansörü solladım, merdivenlere doğru koşmaya başladım. Muhittin sadece iki adım arkamdaydı, buna emindim. Neden bilmiyordum ama beni yakalamasından korkuyordum.
Alt kata indiğimde asansörün önüne geçtim, yeniden. Düğmelere basmaya başladım, belki alt katta onu yakalayabilirdim.
Hemen tekrar merdivenlere yöneldim, Muhittin beni neredeyse tutacaktı ama kenara kayarak onun ellerinden sıyrılmayı başardım. Şimdi tam bir Merve Aydın hızında koşuyordum, benden de anca bu beklenirdi. Bir Usain Bolt olmak çok isterdim ama anca bu çıkıyordu.
Muhittin'in eğer bacak arasına vurmuş olmasaydım şu anda çoktan yakalanmıştım. Daha yavaş koşuyordu ve bu yavaş koşuşuyla bile neredeyse beni yakalamak üzereydi. Eğer normal hızında olsaydı muhtemelen beni odanın kapısında yakalamış olurdu ve ben şu an balkondan aşağı sarkıtılıyordum.
Merdivenleri inmeye devam ettiğim sırada gaflete düştüm. Arakama dönüp kısa bir bakış atmak istemiştim, Muhittin sadece beş merdiven arkamdaydı ve çok hırslı görünüyordu. O kadar çok korktum ki hızla önümü dönüp hızımı arttırmak istedim. Fakat kafamı çevirir çevirmez resmen birine kafa attım ve ona çarpıp onunla birlikte kalan son iki basamağı düşerek indim.
Sanırım bu sıralar beddualar kraliçesi ok misali beddualarını bana yöneltmişti. Başka türlü bu kadar belayı üst üste yaşamam mümkün değildi çünkü. Muhittin'den kaçmak zorunda olmam yetmezmiş gibi bir de birine kafa atmıştım, merdivenlerden uçarak inmiştim. Ne zaman Muhittin ve Egemen'den kaçsam başıma bir şeyler geliyordu. Gerçek anlamda başıma bir şeyler geliyordu. Sanırım bir dahaki kafa çarpma seansımda son kalan beyin hücrelerime de veda edecektim. Yoksa zaten onlar bir şekilde intihar edip, burnumdan kan olarak akacak ve kaçacaklardı.
Bir elimle yerden destek alıp yükselirken, diğer elimi alnıma doğru uzattım ve ovuşturmaya başlamıştım. Canım çok yanıyordu, başım resmen yerinden oynamıştı. Bu kadar ağır darbeyi hak edecek ne yapmıştım hiçbir fikrim yoktu.
Üstünde resmen uzandığım kişiye doğru baktığımda burnunu tutuyordu. Hafif inler gibi bir ses çıkartarak burnundaki elini çektiğinde kaşlarım şaşkınlıkla kalkmıştı. Eric'di, ona çarpmıştım ve resmen üzerinde uzanıyordum. Sanırım bu yaz onun tatlı belasıydım, eminim bu şekilde düşünüyordu çünkü benden aksi olmazdı.
"Yok artık!" diye büyük bir şokla tepkisini dile getirdi Eric. Ona yalandan sırıtarak diğer elimi de destek almak amaçlı yere koydum. Şimdi onun yüzünü daha net görebiliyordum. Ona tam bir açıklama yapmak üzereydim ki bir kol belime sarıldı ve ben yukarı doğru çekildim. Eric'in üzerinden bir iş makinasıyla alınıyormuş gibi alınmıştım. Ayaklarım yere bastığında beni tutup kaldıran kişi görmek için arkama doğru döndüğümde Muhittin'i gördüm. Kaşları çatıktı ve bana değil, Eric'e bakıyordu. Kısa bir an öfke dolu oklarını benden çekip, Eric'e çevirdiği için sevinmiştim.
Yine de...
"Bırak beni!" diye cırladığımda yüzünü buruşturarak gözlerini gözlerime çevirdi. Ellerini çekeceğini sanmıştım, yapması gereken buydu. Fakat o ellerini aşağı doğru kaydırdı ve eğildi. Ben daha ne olduğunu anlayamadan beni omzuna attı.
"Bırak diyorum!" diye bağırdım bu kez de. "Bırak yoksa o koca sarı kafandaki bütün sarı saçlarını yolarım."
Saçlarına doğru uzanmaya çalışıyordum ama beni aşağı doğru sarkıttığı için yetişemiyordum. Hareket etmeye başladı, yürüyordu. Kısa süre sonra yerden kalkan Eric görüş açıma girdi, ona muhtaç bir halde ellerimi uzattım.
"Kurtar beni." Onu tutmak için bir hevesle öne atıldım ama beceremedim. "Bir daha kafa atmam sana, tatlı belan da olmam."
Eric buna güler gibi oldu. Sonra bana yardım edeceğini anladım, üstünü düzetti ve beni kurtarmak için öne atıldı ama Muhittin bir anda, "Bu kız benim sevgilim, sakın dokunayım deme!" diye çıkıştı. O an ben bile buna inanmıştım, çok içten söylemişti. Her ne kadar çakma sevgililik işine bulaşsam da bu kadar ileri gidebileceğini düşünememiştim. Ona tekmeler savurmak, bunun doğru olmadığını haykırmak istiyordum ki asansöre bindik. Eric duyduklarından sonra yerinden kıpırdamadı, haksız da sayılmazdı.
Asansöre biner binmez çığlığı patlattığımda Muhittin, "Kulağımı siktin." demişti ama umurumda bile olmamıştı. Asansörün kapıları kapandı, dudaklarım aşağı doğru sarktı. Resmen bir psikopatın ellerinde kalmıştım.
"Beni indirmeyecek misin?" diye sordum, sinirli bir şekilde. "Sonsuza dek kollarında mı tutacaksın? Bu ne ya!"
Muhittin beni aynaya bakabileceğim, kendisinin ise kapıyı görebileceği şekilde çevirdi. Beni cevapsız bırakıyordu, inmeme de izin vermiyordu. Şimdi ağzına ayakkabıyla vursam hakkımdı.
O an fark ettim, üstümde bikinilerim vardı ve dakikalardır bu halde onun kolundan bunun üstüne, üstünden omzuna atılıyordum. Biraz utanmıştım, çok azcık. Tamamıyla bir mükemmellik abidesi olduğum için bikinili halimle ortada gezinmek bana koymuyordu.
"Eric'e ayıp oldu." dedim, sanki yakalanmak sorun değilmiş gibi. "Bıraksaydın da özür dileseydim, ne demek sevgilim. Ece denen kıza yaptın, hadi anladık ama bu neydi? Benim sevgilim olduğun yalanına kendini bu kadar hızlı mı kaptırdın?"
Bacaklarımı daha sıkı tuttuğunda dirseklerimden birini omzuna koyarak daha rahat bit konuma eriştim. "Vücudun çok şekilsiz. Dirseğimi bile rahat koyamıyorum. Biraz Egemen'i örnek almalısın, onun eşsiz vücuduna benzer bir vücuda sahip olmalısın. Sonuçta sahte de olsa sevgilim sayılırsın, benim kriterlerim var."
Ben ondan bir cevap beklemiyordum, bir cevap verebileceğine inanmıyordum çünkü. Fakat o bir anda boynunu yana doğru eğdi. "Eğer biraz daha konuşursan görebileceğin tek şey deniz anaları olur."
Nedense bir anda konuşma isteğim kaçmıştı. Aslında şu deniz analarının elektrik çarpanlarını çok merak ediyordum ama ölmek için henüz çok gençtim.
Asansörün kapıları açıldığında, Muhittin sanki omzunda yokmuşum gibi rahat rahat yürümeye başlamıştı. Herkes bize bakıyordu, başka tarafa bakan tek bir kişi dahi yoktu. Buna dayanamadım, sırıttım ve parmağımla sarı kafasını göstermeye başladım.
"Sadece kardeşiz."
Yakınımda olup bunu duyan insanlar güldüklerinde Muhittin beni resmen hoplattı. "Kulağımın dibinde fısıldarken beynindeki son hücreleri de o Eric denen adama kafanı geçirerek kaybettiğini kanıtlıyorsun."
Dudaklarımı birbirine bastırdım, ona küfür yağdırmak istiyordum. O sırada bize bakan bir grup kızı fark ettim, ama bana değil Muhittin'e bakıyorlardı. Bu durum nedense beni öfkelendirdi, kaşlarımı iyice çattım. O sırada otelden çıkmıştık, öğle güneşinin kavurucu sıcağı bedenimi esir almıştı.
"Bırak artık beni." diye homurdandım. "Kaçmayacağım, söz veriyorum. Zaten küçüğüne tekme atmamın bedelini beni rezil ederek aldın, daha ne istiyorsun. Öldürecek misin beni, anca öyle rahatlayacak gibisin."
Muhittin beni omzundan yavaşça yere indirdiğinde onunla olan savaşımı kazandığımı düşünerek gülmüştüm. Son olarak ellerimi ondan çekecektim ki önce güldüğünü fark ettim, gözleri yüzümde dolanırken anlam veremediğim bir zevk alıyordu. Onun zevklerinin aksine ben onun birkaç santim uzağında olmaktan nefret ediyordum, aramıza metreler koymak istiyordum.
Ondan geri çekileceğim sırada, "İki bedel istiyorum." dedi ve benim henüz bunu sorgulamama dahi izin vermedi. Bir anda beni itti ve ben herhangi bir yere tutunabileceğimi sandım. Daha da kötüsü, arkamın boşta olduğundan tamamen bir haberdim. Beni havuza getirmişti, bunu sırtım soğuk suya çarpana dek anlamamıştım. Havuza düştüm, suyun içine gömüldüm ve Muhittin resmen benden iki intikam birden alarak beni kendine tescilli bir düşman ilan etti!