Sabah olduğunda ve uyandığımda üstümde anlam veremediğim bir uyuşukluk vardı. Bu uyuşukluk o kadar derindi ki bir an yataktan kalkıp güne başlayamayacağımı sandım. Gün boyu yatakta yatıp bir şeyler izleme, zombi öldürme fikri aklıma yatar gibi olsa da zoraki kendimi yataktan dışarı atabildim. Çünkü dün madde yapmamıştım ve daha yedinci maddede olmama rağmen buna çok alışmış hissediyordum. Eksikliği canımı sıkıyordu, bugün bir madde yapmak istiyordum. Hem tatildeydim, yatakta bir gün daha geçirmem bu tatile hakaret olurdu.
Yataktan zoraki çıkıp kendimi duşa attım. Buz gibi bir duş alıp vücudumu şoka soktum ve kendime gelmeyi başarabildim. Soğuk su başta çarpsa bile sonradan etkisini çok güzel gösteriyordu. İlk bir dakika suyun altından çıkmamak için savaşlar versem bile ondan sonrası çok kolaydı. Hem soğuk su cildi genç tutardı, aslında her zaman soğuk su ile yıkanmam gerekirdi ama çoğu zaman gönlüm el vermiyordu.
Bugün ki planım basitti, önce kahvaltı edecektim. Kahvaltı etmeden asla güne başlayamıyordum, asla. Yemek yemediğim günler mal gibi oluyor, günün geri kalanını bomboş ve yavaş geçiriyordum. Bu yüzden önce güzel bir kahvaltı edecek, midemi dolduracaktım. Onun hemen ardından havuza gitmeyi planlıyordum, biraz hareket edip açılsam fena olmazdı. Havuzdan çıktıktan sonra Buse ve Arda ile konuşurdum, yedinci maddeyi öğrenirdim. Sonrasında ne yapacağım maddeye bağlıydı.
Duştan sonra bikinimi giydim, üstüne elbisemi geçirdim ve ıslak saçlarımı tepeden topuz yaptım. Çantamı doldurup odadan çıktım, aşağıya indim. Açık büfeden kendime güzel bir kahvaltı tabağı hazırlayıp her zamanki masama geçtim. Saat erkendi, normalde benim uyanmayacağım saatlerdi. Fakat dün pek bir şey yapmadığımdan ve erkenden uyuduğumdan gözümü güne erken açmıştım. Her ne kadar yatakta kalmak ve geri uyumak için büyük bir savaş versem de olmamıştı.
Kahvaltımı ederken aynı zamanda i********: da dolanıyordum. Arkadaşlarımın postlarını beğeniyor, bazılarına yorumlar atıyordum. Hikayelerde dolanıyor, zaman öldürüyordum. Son fotoğraflarımdan birini hesabımda paylaştım, birkaç tane de hikaye. Bütün fotoğrafları, videoları Buse ve Arda'yla olan gruba gönderiyordum ama kendim pek paylaşım yapmıyordum. Yapsam fena olmazdı.
Sessiz başlayan sabahım her zamanki gibi ses buldu. Egemen ve Muhittin birer K9 köpeği gibiydiler, nerede olsam koklayıp buluyorlardı ya da bir tarafıma çip takmış olmalılardı. Artık alışmış olduğumdan sesimi çıkarmadım, i********: da dolaşmayı sürdürdüm.
"Günaydın." dedi Egemen, her zamanki sıcakkanlı tavırlarıyla. Onu başımla onaylayarak aynı şekilde devam ettim. Çünkü biliyordum ki birazdan her zamanki münakaşalara girecektik. Ne kadar az konuşursam o kadar az münakaşa ederdim. En azından öyle ümit ediyordum.
"Dün ki konuşmamız yarım kaldı." diyerek konuya giriş yaptığında kafamı iki yana sallayarak onu reddettim. "Hayır, ben bitirdim. Siz bitirmediyseniz bu sizin sorununuz."
Muhittin memnuniyetsiz bir tavırla, "Yardım edecektin, biz boşuna mı yaptık senin istediğin şaklabanlığı?" diye sorduğunda telefonumu masaya bırakarak ona diklendim. "En başından bana bunu söylemek zorundaydınız. Sanki basit bir şeymiş gibi lanse etmeyi bırakın. Benim istediğim bunun yanında iğne ucu kalır. Eğer şaklabanlığa çok takıldıysanız benden başka bir şey istersiniz olur biter."
"Başka bir isteğimiz yok." dedi Muhittin, gergin görünüyordu ama pek umurumda değildi. "Bu konu benim başımı çok ağrıtıyor ve artık kurtulmak istiyorum. Sen nasıl bizden kurtulmak istiyorsan ben de ondan kurtulmak istiyorum. Eğer yardım edersen ikimiz de istediğimizi alacağız. Biz Ece'den, sen bizden kurtulacaksın."
Bu çok mantıklıydı, biliyordum. Neresinden bakarsan bak karlı bir işti ama beni buna karşı tutan onunla sevgili olma fikriydi. Hele ki onun tavırlarına rağmen. Bunun rolünü bile kesebileceğime inanmıyordum.
"Başka birini bulmak zorundasın."
"Söz verdin."
"Hayır vermedim!" diye hayıflanarak çantamı ve telefonumu aldım ve masadan kalktım. Onlarla inatlaşmaktan, bu konuda didişmekten ben de çok sıkılmıştım ama bir türlü evet demeye gönlüm el vermiyordu. Sanki evet dedikten sonra her şey daha da zorlaşacaktı ve ben sonra buna pişman olacaktım. Bu yazı pişmanlıklarla geçirmek istemiyordum.
Havuzun başına geldiğimde kendime güzel bir şezlong seçtim. Çantamı ve telefonumu üzerine bıraktım, üstümdeki elbiseyi sıyırıp çıkardım. Çok beklemedim, hemen havuza atladım ve yüzmeye başladım. Yine çok fazla kişi yoktu ve bu kez sabahın erken saatlerine bağlıyordum. Az kişinin olduğu zamanlar daha çok hoşuma gidiyordu. Otel ve Bodrum zaten yeterince kalabalıktı, bu anların tadını çıkarmalıydım.
Biraz yüzdükten sonra havuzdan çıktım, şezlonga uzandım ve güneşin beni kurutmasını beklemeye başladım. Bu sırada Arda ve Buse'yle ortak grubumuzdan konuşuyordum. Onlara geçen ki maddenin fotoğraflarını, videoyu atmamışım ve ben attığımı sanıyordum. Bu yüzden önce fotoğraflara ve videolara bakındım. Özellikle videolar çok komikti. Hepsini gruba yolladım, Arda'nın kim bu itler konuşmasını dinleyeceğimi bilmeme rağmen.
Çok geçmeden Arda ses kaydı attı.
'Kim bu itler? Ne bu samimiyet? Üç sarı yan yana gelmiş ne yapıyorsunuz? Ne zamandan beri tanışıyorsun ki maddeye dahil ediyorsun? Hiç tekin tiplere benzemiyorlar.'
Buse onun ses kaydının üzerine ses yolladı.
'Ben bu tipleri hatırlıyorum, daha önceki maddelerde gördüğüme eminim. Kendine orada iki yakışıklı buldun ve bana anlatmadın mı!"
Arda önce küfür etti hemen ardından ses attı.
'İki yakışıklı derken? İyi bak, onlardan daha yakışıklı dinozorlar gördü bu gözler.'
İkisi bir süre Egemen ve Muhittin'in yakışıklı olup olmadıkları hakkında konuştular. Bu o kadar derin bir konuşma haline geldi ki bir an neden onlarla konuştuğumu unuttum. Güya madde için yazmıştım ama konu nerelere sapmıştı. Eğer durdurmazsam muhtemelen ömür boyu bu konu hakkında kritik yaparlardı.
Ses kaydına bastım ve telefonu ağzıma yaklaştırdım. "Eğer çenenizi kapatıp beş saniye içinde bana maddeyi atmazsanız olacaklardan ben sorumlu değilim."
Tehdidimi hangi açıdan algıladıklarını bilmiyordum. ikisi de aynı anda maddeyi yolladılar. Onlara itaat ettikleri için kısa bir övgü yolladıktan sonra mesajlardan çıkarak şezlongtan da kalktım. Madde korkutucu değildi çünkü sıra benim yazdığım maddedeydi. Sadece zordu, beni zorlayacaktı ve şimdiden nasıl yapacağım hakkında kafa yormaya başlamıştım.
Elbisemi üstüme geçirdim ve çantamı alıp havuzdan ayrıldım, Plaja gittim, sörf tahtalarını görene kadar yürümeyi sürdürdüm. Bir süre sonra görebilmiştim, bir kulübenin önüne dizilmiş rengarenk tahtalar vardı. Kulübenin önüne gittiğimde üstünde görevli olduğuna dair bir tişört giyen erkeği gördüm. Yakışıklıydı ve bir sörf hocasıydı. Yakışıklı bir sörf hocam olacaktı!
Evet, maddem buydu. Sörf yapacaktım.
Her zaman sörf yapmak istemiştim, filmlerde ve dizilerde çok havalı görünüyorlardı. Daha önceki tatillerimde de istemiştim ama annem bir türlü izin vermemişti. Bugün hem o yanımda yoktu, hem de büyümüş sayılırdım. Henüz on sekiz olmasam bile tek başıma sörf yapabilecek yaşta olduğumu düşünüyordum.
"Selam." Sörf hocası yanıma geldiğinde düşüncelerimden sıyrıldım. Ona kafamı sallayarak, "Selam." diye karşılık verdiğimde gülümsedi. Tatlıydı, kusursuz görünüyordu. Bu yaz için böyle bir şey arıyordum işte. Herkes ortalıkta yaz aşkıyla fink atarken ben yalnızdım ve bu hiç adil değildi.
"Ders almak mı istiyorsun?" diye sorduğunda onu başımla onayladım, biraz heyecan yapmıştım ve avuç içlerim terlemeye başlamıştı. "Evet, dersleri siz mi veriyorsunuz?"
"Evet." Derin bir iç çekti. "Ama şu an boş zamanım yok, bütün saatlerim dolu. Ancak yarın bir öğrencimin son dersi, seni ondan sonra alabilirim." Arkasında kalan tahtaları gösterdi. "İstersen kendin deneme yapabilirsin."
"Olur." diyerek kafamı salladım. "Belki kendim çözerim."
"Seç bakalım." diyerek tahtalara doğru yürüdüğünde peşine takıldım. Bir sürü renk ve desen vardı fakat gözüm bir tanesine gidiyordu. Sarıydı ve üzerinde dalga desenleri vardı. Onu istememin tek nedeni ise sarı olmasıydı. "Sarı olan."
Sörf tahtasına uzandı ve aldı, onun için taşımak çocuk oyuncağı gibi duruyordu ama dışarıdan bakınca çok ağır görünüyorlardı. Tek başıma olsaydım muhtemelen o tahtayı kumların üstüne sürüklemek zorunda kalırdım.
"Bu arada..." dedi, denize doğru yürüyorduk ve hemen yanındaydım. "Benim adım Kazım."
Şaşkınlığımı belli etmemek için gülümsedim ama içten içe kuduruyordum. Hangi insan evladı çocuğuna Kazım adını koyarken şüpheye düşmezdi. Hiç mi gelecekte taş gibi biri olacağını düşünüp ona havalı isimlerden koymayı düşünmezdi? Bu resmen tişörtünün üstünden bile belli olan karın kaslarına hakaretti.
"Asya." dedim, sahte gülümsemem dudaklarımdaki yerini koruyordu. Adım için aileme minnettardım. Her ne kadar Buse'ye bazen dalga konusu olabilse de bence çok modern bir isimdi. Adımı seviyordum ve Kazım için üzülüyordum.
"Derslerimiz haftada iki gün olabiliyor, istediğin kadar ders alabilirsin. İstersen bir ay, istersen bir hafta. Çok zorlanacağın bir şey değil, sadece taktikleri öğrenmen yeterli. tahtaya hakim olduğun sürece gerisi kolay olacaktır."
"Genelde öğrenmek kaç hafta sürer?" diye sorduğumda kaşlarını kaldırdı. "Kişiden kişiye değişiyor, bir günde öğrenen de gördüm, aylarca ders alıp öğrenemeyen de. Genelde üç hafta ders alıp sürekli pratik yapınca öğreniliyor. Zaman ayırmak lazım."
"Ben de pek zaman yok." dediğimde tahtayı bıraktı. "Üstünde dursam yeter."
"O halde sana bir hafta." diyerek göz kırptığında onu kulübenin oradan biri çağırdı. Yanımdan gitmek zorunda kaldığında tahtayla baş başaydım. Suyun üzerinde nasıl duracaktım? Şimdi çok daha zor ve hatta imkansız geliyordu.
Kendime bir şezlong ayarladım. Eşyalarımı üzerine bıraktım, elbisemi de çıkardım. Sonra sörf tahtasının yanına geri döndüm. Ayak ucumu denize soktuğumda soğuk olduğunu fark ettim. Önce biraz yüzmeli ve denize alışmalıydım belki ama hiç giresim gelmemişti. Belki tahtanın üstünde hemen durmayı becerirsem tamamen ıslanmama gerek bile kalmazdı. Tamam, çok uçuk oldu.
Bir tahtaya bir de denize bakıyordum. Tam o sırada biri arkamdan ittirdiğinde kendimi soğuk suların içinde buldum. Ağzımdan içeri dalan tuzlu suyla birlikte yüzeye çıktığımda kusacak gibiydim. Su yutmuştum, midem yanmıştı ve öfkelenmiştim. Etrafa küfürler sallıyordum ve kime gittiği umurumda bile değildi.
Kulağıma Muhittin ve Egemen'in kahkahası dolduğunda kısık gözlerimi açarak onlara baktım. Şaşıramıyordum bile Allah kahretsin!
"Nedir sizden çektiğim." diye homurdandım. "Rahat bırakın beni."
"İki lafından biri..." diye hayıflandı Muhittin, bunu umursamadı bile. "Artık etkisini yitirdi, kullanma bence."
Ona su attığımda geri çekilerek kurtulmuştu. Onlarla münakaşa yapmayacaktım. Bu yüzden tamamen görmezden geldim ve sarı tahtama doğru ilerledim. Sadece üzerinde durmaya çalışacaktım, gerisini sonra derste öğrenebilirdim. Fakat hiç de göründüğü gibi değildi. İlk deneyişimde saniyeler içinde suya gömülmüştüm ve şezlonguma yayılmış beni izleyen Egemen'in kahkahalarını duymuştum.
Ondan sonra kaç defa denedim bilmiyorum. Her seferinde denizin dibini boyladım. Artık yorulmuştum, bu maddeden bıkma evresine gelmiştim. Plaj kalabalıklaşmıştı, insanların önünde rezil oluyor gibi hissediyordum.
Pes edecek gibi olduğumda Muhittin'in tahtanın diğer tarafında geçtiğini gördüm.
"Niye buradasın?" diye sordum, gözümdeki su damlalarını sildim. "Dalga geçmeye mi geldin?"
"Yok." dedi ve tahtaya iki eliyle bastırdı. "Şimdi çıkmayı dene. İlk önce bir ayağını benim tarafıma at, sonra diğer ayağını diğer tarafa."
Ona şüpheyle kısılan gözlerimle baktığımda kaşlarını kaldırdı. Ondan yardım almak hiç içime sinmiyordu ama başka seçeneğim yok gibiydi. Bu yüzden diretmedim, onun dediğini yaptım. Saniyeler içinde kendimi tahtanın üstünde otururken buldum ama o kadar çok sallanıyordu ki sıkıca tutunurken kasılmıştım.
"Şimdi ellerini tahtadan çek ve yavaşça ayağa kalk. Ben tutuyorum."
"Ciddi olamazsın." dedim, sesim tam bir korkak gibi çıkmıştı ama engel olamıyordum. Yeniden suya düşmek istemiyordum, bundan çok sıkılmıştım. Belki metrelerce yukarıda olmayabilirdim ama düşmekten korkuyordum. Kafamı hızlıca iki yana sallayarak onu reddettiğimde bana yaklaştığını gördüm. Zaten yakınımdaydı ama şimdi temas edecek kadar yakındı. Tek elini tahtadan çekti ve elime uzandı. Bana dokunduğu anda irkildiğimi hissettim.
"Ben seni tutuyorum Asya." Sesinin bu tonunu ilk kez duyuyordum. Yavaş ve kısıktı. Garip bir şekilde güven veriyordu. "Düşmene izin vermeyeceğim."
"Pek inandırıcı gelmedi." diye hayıflandığımda aldığı ve bıraktığı derin nefes yüzüme çarptı. Bu kadar yakınımda olmasına alışık değildim ve bu kez yakınlık çok daha farklıydı. Yakınlığını hissediyordum, tenini tenimin üzerinde hissediyordum ve bu çok garipti. Dokunduğu yerler yanıyordu.
"Bana neden hiç güvenmiyorsun Asya?" diye sorduğunda yavaşça yutkundum, ona bir sürü sebep sayabilirdim. Bu zamana kadar yaptıkları yeter de artardı bile. Ama o anda dile getiremedim, ses tonu sanki suçsuzmuş gibi çıkıyordu ve içimde bir yerlerde suçsuz olduğuna inanmak istiyordum.
"Bana güvenmem için bir sebep söyle Muhittin."
"Bana Muhittin demeye devam etmene rağmen hala hayattasın." dediğinde güler gibi oldum. "Bir katil olduğunu bilmiyordum."
"Gerekirse çok iyi bir katil olabilirim."
"Sana Muhittin dediğim için beni öldürecek misin?"
"Eh..." dedi ve omuzlarını silkti. "İçimden geçmedi değil."
"Neyse ki..." diyerek gözlerimi dibimdeki gözlerinden çektim. "Benim de içimden aynı şeyler geçiyor."
"Duygularımızın karşılıklı olmasına sevindim." dediğinde tebessümüm dudaklarıma yayıldı. Bu samimi konuşma nedense bana aradığım o güven duygusunu aşılamaya yetmişti. Bu hisle dediklerini yaptım, ondan destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Fakat tahta o tutmasına rağmen o kadar çok sallanıyordu ki korkmadan edemiyordum. Düşecektim, bu çok netti.
"Şimdi tahtayı bırakacağım." dediğinde bunu yapmaması gerektiğini söyleyemeden bıraktı. Düşmedim, tahtanın üzerinde durmayı sürdürebildim. Buna o kadar çok şaşırdım ki bir süre idrak edemedim. Sonra hatırladım, bir kanıta ihtiyacım vardı. Sadece tahtanın üzerinde durmuş olsam bile sörf sörftü.
"Egemen!" diye resmen çığlık attım, ondan tarafa bakamıyordum bile. "Hemen fotoğrafımı çek, hemen!"
Bir süre sonra Egemen, "Çektim!" diye bağırdığında sanki bunu bekliyormuşum gibi bir anda denizi boyladım. Bu o kadar hızlı ve ani oldu ki yine su yutmaktan kendimi alamadım. Boğula boğula yüzeye çıktığımda yine Egemen'in kahkahaları kulaklarımdaydı. Benimle alay etmeye bayılıyordu ve fırsatını yakalamıştı işte.
Muhittin'e dönerek, "Bırakmasan ölürdün değil mi?" diye çıkıştığımda gözlerini devirdiğini gördüm. Derin bir iç çektiğinde göğsü kabardı, gözlerim oraya kaydı ve ben kaslarını fark ettim. Daha önce de görmüştüm ama sanki şimdi daha belirgindiler. Gözlerimi hemen kaçırdım ve ona doğru su fırlatarak denizden çıktım. O da peşimden çıkmıştı ve garip bir şekilde Egemen gibi dalga geçip kahkahalara boğulmuyordu.
Islak saçlarımı omzumdan arkaya doğru attığım sırada beklenmedik bir şey oldu. Barda gördüğüm kaba kız yanımıza geldi. Bana çarpan, sonra geri çarpıp düşürdüğüm ve intikam aldığım kız.
"Kuzey!" diye bağırdı, pick me kızlara benziyordu. "Kaç gündür seni arıyorum, nerelerdesin?"
Sesi bir çocuk gibi çıkıyordu ve bu tür kızlardan oldum olası nefret etmişimdir. Onu ilk gördüğümde sesi böyle değildi, Kuzey'e karşı evrim geçirmiş gibi bir hali vardı. Daha da önemlisi Kuzey'in böyle bir kızla ne işi vardı. Kuzey deyince biraz garip olmuştu, Muhittin'e epey alışmıştım ve onu ismi olarak saymıştım.
"Ece..." diye hayıflandı Muhittin, gözleri bana doğru döndü ama ondan kaçındım. Bu düşündüğüm şey olamazdı. Ece diye başından beri zırvaladıkları şu eski sevgili Bodrum'da tanıyıp nefret ettiğim insanlar listesindeki bir numaralı kişiydi. Kaba, gereksiz kişiliğin tekiydi. Kuzey'in ondan kaçmak için türlü oyunlara kalkışmasını, benim peşime takılmasını şimdi anlayabiliyordum. Bu kıza katlanacağına benim peşimde dolanıp yardım diye dileniyordu. Haklıydı.
"Artık benden kaçtığını düşüneceğim." diye hayıflandı Ece, bunun doğru olması dışında bir problem yoktu. Egemen şezlonga doğru bayılacak gibi duruyordu.
"Acaba kaçıyor olabilir mi?" diye sordu Egemen, çok nazikti. "Hani acaba diyorum?"
"Benden niye kaçsın Egemen?" diye sordu Ece, kendinden çok emindi. "Ben onun ilk ve son aşkıyım."
Hiç sanmıyorum Ece, hiç sanmıyorum.
Onların yanında kalıp bununla gün boyu dalga geçmek çok isterdim. Fakat bunun bana sekeceğini o kadar iyi biliyordum ki yanlarından sıvışma kararı aldım. Eşyalarımı toplayıp koşturarak otele dönecektim. Lakin buna yeltendiğim anda kolumdan bir hışımla çekildim. Kuzey kollarını bedenime sardığında şok olmuş bir haldeydim. Onun çıplak göğsüne sarılmış bir haldeydim ve ilk andan beri alev alev yanıyordum.
"Sevgilimleydim Ece." dediğinde gözlerim neredeyse yerinden çıkacaktı. Buna inkar etmek, doğru olmadığını haykırmak istedim. Kuzey'le, hayır Muhittin ile çakma sevgilicilik oynamayacaktım ve beni buna zorlamalarına asla izin vermeyecektim. Her ne kadar bana yardım etse de, iyi davranmaya çalışsa da olmazdı. Onunla bu kadar yakın kalamazdım, kalmamalıydım.
Geri çekilmeye çalıştığımda beni kendine o kadar sıkı çekti ki dudaklarım göğsüne çarptı. Resmen onu öpmüştüm, tamamen onunla bir bütündüm. Korkunç bir şeydi bu!
"Dediğimiz gibi." dedi Egemen, çok hızlı konuşuyordu. "Sana Kuzey'in sevgilisi var dedik inanmadın, bak al sana kanıt. Asya ve Kuzey sevgililer, sence de çok yakışmıyorlar mı?"
"Hayır!" diye bağırdı Ece, sesi o kadar tiz ve yüksek çıkmıştı ki yüzümü buruşturmadan edememiştim. "Size inanmıyorum, bu bir yalan. Kuzey başkasını sevemez, başkasıyla olamaz. Hayatta inanmam, hayatta olmaz."
Buna katılıyordum, biz hayatta olmazdık. Rol icabı bile olsa hayatta olmazdık.
Muhittin'i biraz itmeyi başardığım sırada bunu dile getirecektim ki konuşmamı engelleyen bir şey oldu. Dudaklarımın üzerine aniden kapanan dudaklarla birlikte çıkmayan sesim kökünden kesildi. Kuzey beni öptü, hem de öyle derin öptü ki bir an kendimi ona kapılmaktan alamadım. Eli belime kaydı, vücudumu vücuduna daha narin bir şekilde bastırdı. Diğer eli çenemdeydi, saçlarımın arasına doğru kaydı. İkimizin de nefesleri hızlandı, sıcakladığımı hissettim. İçimde bir şeyler akıyordu, sanki yok oluyordum.
Kısa bir süre sonra hafif geri çekildiğinde şok olmuş bir haldeydim. Ne konuşabiliyordum ne de bir tepki verebiliyordum. Gözlerim onun gözlerine kaydığında bana baktığını gördüm. Nefesleri yüzüme çarpıyordu ve ifadesi daha önce gördüklerime hiç benzemiyordu. Ona bakışımdan ne anladı bilmiyorum, bir kez daha dudaklarıma uzandı ve minik ama sert bir öpücük bıraktı. Bu beni uyandırmaya yetti.
Geri çekilmek için bir adım geri attığımda elimden tuttu ve beni yanından ayırmadı. Bütün temasları beni yakmaya yetiyordu ve ben daha önce bu kadar yandığımı hatırlamıyordum.
Ece ağlanıyordu, gördüğü manzarayla ilgili bir sürü şey söylüyordu ama ben hiçbirini anlayamıyordum. Zihnim karmakarıştı, cümleleri seçemiyordum ve gözlerimi ondan alamıyordum. Normalde burayı yakıp yıkmam gerekiyordu, biliyordum çünkü ben buydum ama beni durduran bir şeyler vardı.
"Bu bir yalan!" dediğini duydum Ece'nin, gözlerimi Kuzey'den çekmeyi o anda başardım. Ece'ye baktığımda tam bir yıkık gibi görünüyordu, ağladı ağlayacaktı. Bence hiçbir kız bunu hak etmiyordu, her ne kadar ondan nefret etsem bile. Belki Kuzey ondan nefret ediyordu ve ilgisinden sıkılmıştı ama ben ona acı çektiren kız olmak istemiyordum. Onu başka şekilde kendinden itmenin bir yolunu bulmalıydı. Kendisi berbat bir insan olsa bile sevgisi sahici görünüyordu.
"İster inan ister inanma." diye sertçe yanıtladı Kuzey. "Daha fazla peşimde dolanma Ece, ben sevgilimle olacağım ve bizi rahatsız etmeni istemiyorum."
Ona itiraz etmek ve gerçekleri itiraf etmek için ağzımı araladığımda sanki anlamış gibi bir anda elini omzumdan geçirdi ve kolunu ağzımın üstüne kapattı. Sonra yürümeye, beni de peşinden sürüklemeye başladı. Ben ona direniyordum, kurtulup gerçekleri haykırmak istiyordum ama o izin vermiyordu. Beni otele doğru sürüklemeye başladı. Ece'yi ve Egemen'i ise arkamızda bıraktı.
Onu Ece'den bu kadar nefret ettiren, beni bu duruma sokacak hale getiren neydi bilmiyordum. Benden nefret ettiğini biliyordum, belki de en az Ece kadar. Bana hiçbir erkeğin katlanmayacağı ile ilgili sözler sarf ettiğini de hatırlıyorum. Ama şimdi mecburen hiçbir erkeğin katlanmayacağı o dudakları öpmüştü ve hiç de nefret eder gibi değildi. Gariptir ki bundan ben de nefret etmemiştim. Bu benim ilk öpücüğüm değildi, bu zamana kadar bir düzine erkekle öpüşmüş olabilirdim. Buna çok takılmazdım. Fakat bu hepsinden farklıydı. Belki isteyerek olmadığı içindi bilmiyorum ama o anlarda hissettiğim duyguyu daha önce hissetmediğime çok emindim.
Ondan nefret ediyorum, her şeyiyle. Beni buna zorlamasına kadar nefret ediyordum. Ona verdiğim söz sadece sevgili olmakla alakalıyken beni öpmesine, bunu sormaya tenezzül dahi etmemesine sakin kalamıyordum. Benim bütün çizgilerimi aşmıştı, üstünde tepinmeye devam ediyordu. Bu öpücükten her ne kadar nefret etmesem bile onun tavrından nefret etmiştim. Belki de daha çok sırf bir kızdan kurtulmak için beni kolayca öpebilmiş olmasından nefret etmiştim.
Onun kolları arasına otele doğru sürüklenirken belki hala dokunduğu yerlerim alev alev olabilirdi ama düşüncelerimin de alev almasına mani olamamıştım. Ona bana yaptıkları için zaten öfke doluydum ama artık bu öfke zirveye ulaşmış ve bambaşka bir şeye dönüşmüştü.
Bütün bunlar bir yana, kendi hedeflerime bakacak olursam yedinci maddeyi tamamlamış sayılırdım. Bir madde için üç hafta uğraşamazdım, bunu devam ettirebilirdim ama yanında diğer maddeleri de yapmalıydım yoksa bütün maddeleri yapmaya zamanım yetmeyebilirdi. Bu yüzden yedinci maddeye kendi zihnimde yarım artı atıyordum. Sonuçta Muhittin'in yardımıyla da olsa tahtanın üstünde durmayı başarmış ve bunu fotoğraflamıştım.
Madde yedi tamamdı, sörf henüz öğrenilemese bile ilk aşaması tamamlanmıştı. Fotoğraf da çekilmişi.