Madde 6.1

3161 Kelimeler
Yaslandığım ağacın sert kavuğuna kaşınan kolumu sürttüm. Beklerken sinek tarafından ısırılmıştım ve kolum sürekli kaşınıyordu. Kuduz gibi kaşınmak istemiyordum ama ağaca sürtünmek iyi geliyordu. Oysaki sırf sinek ısırıklarından korunmak için çıkmadan önce üstüme sprey sıkmıştım ama belli ki hiçbir işe yaramamıştı.  Sineklere söylendikten sonra bir kez daha ağacın kavuğuna sürtündüm ve sokağı kontrol ettim. Sokakta kimse yoktu, artık çok daha emindim. Dakikalardır sokağı kontrol ediyordum ve bir kişi dahi geçmemişti. Bundan emin olarak ağaçtan ayrıldım ve arkamı döndüm. Saate gece yarısıydı, yaz aylarında ve tatil şehrinde olduğumuz için insanlar bu saatte tabii ki uyumuyorlardı. Yine evlerindeydiler, bunu açık ışıklardan anlayabiliyorduk. Sokak lambaları da yanıyordu, gecenin karanlığıyla müthiş bir şekilde savaşıyorlardı. Aslında ben sönük olmalarını tercih ederdim, böylelikle zilleri çaldığımızda karanlıkta seçilmemiz çok daha zor olurdu. Hatta belki de hiç seçilmezdik ama maalesef sokak lambalarını söndürmenin bir yolunu bilmiyordum.  Hemen önümde bana kaşlarını çatmış bir halde bakan ikiliye sırıttım. İkisinin de elleri ceplerindeydi ve mutsuzlardı. Fakat onların mutsuz olması umurumda dahi olmadığı için suratlarının asık olmasını sadece bir saniye taktım.  "Ortam temiz." dedim, ellerimi birbirine çarptım. "Hadi bakalım, başlayalım." Sanki bir sır veriyormuş gibi onlara biraz yaklaştım ve gözlerimi iyice açıp, "Bakın bu son görüşmemiz olabilir, o yüzden kendinize dikkat edin. Hayır, ben sizi son görüşüm olduğu için üzülmem ama muhtemelen siz üzülürsünüz." diyerek gözlerimi devirdikten sonra devam ettim. "Düşmanlarımız çok dişlilerdir. Tek laflarıyla, ağızlarındaki onlarca tükürüğü yüzünüze bulaştırabilirler ve bu sizi tükürük felcine sokabilir. Mahalle sakini bu, yapar mı yapar." Muhittin bunun üzerine ellerini ceplerinden çıkartarak önünde salladı. "Ya Asya, korku filmi temalı fantastik film mi çekiyoruz? Ya da fantastik bir oyun mu oynuyoruz? Bunlar bizim bölüm sonu canavarımız mı?" Ayağımı isyan edercesine yere vurarak eline vurdum. "Neyse ne, bölüm canavarını az sonra görürsün sen. İsyan falan yok, yorum da yapmayın. Benimle birlikte zillere basın ve kaçın, bu kadar. Sonra kaçacağız. Tabii bana kalsa kaçmayın, sizi sopayla bir güzel dövsünler." "Ya çocuk muyuz biz?" diye isyan etti bu kez de. "Senin yapabileceğin ya da bu iki yakışıklıdan isteyebileceğin başka akıllıca bir şey yok mu? Neden beş yaşında çocuk gibi zillere basıp kaçıyoruz biz?" "Bu sizi ilgilendirmez." diye hayıflandım. "Yardım etmemi istiyorsanız yaparsınız. Ha, hayır istemiyorum derseniz şimdi gidin, benden de yardım falan beklemeyin." "Sen ne anormal bir kızsın ya." diyerek bu kez de o ayağını yere vurdu. Ona sadece yan yan bakmakla yetindim. Karar onlarındı, hala gidebilirlerdi ama ben gideceklerini sanmıyordum. Benden istedikleri her ne ise onu yapmam için buna katlanacaklardı.  "Tamam mı devam mı?" diye sorduğumda ikisi birbirine baktılar, sonra pes eder gibi onaylarcasına kafalarını salladıklarında sırıtmamı sürdürdüm. Önce telefonumu çıkardım ve onlara uzatırken konuşmaya başladım. "Birimiz sağdaki evleri, diğerimiz soldakileri alacak. Biri de tam ortada durup gözcülük yapacak ve videoaya alacak. Sebebini sakın sormayın." Sağ tarafı gösterdim. "Ben sağdayım." Egemen bir hışımla elimdeki telefonu kaptığında Muhittin ona ölümcül bakışlar yolluyordu. "Ben çekerim, gözcü de olurum." Başımla onaylayıp sağ tarafa ilerleyecekken Egemen, "Bekleyin, selfie çekilelim." dediğinde önce aralarına girdim, sonra da kollarına. Muhittin'in bana baktığını hissettiğimde ona dönüp nedenini soracaktım ki Egemen, "Tamamdır, çektim." dediğini duydum. Poz vermemiştim, salak Muhittin de vermemişti! Yine de bunu uzatmak istemedim. Dudak bükerek sağ taraftaki evlere doğru yürüdüm. Burası lüks villaların bulunduğu bir sokaktı. Bilerek burayı seçmiştim çünkü onlar evden çıkıp bahçeyi geçene dek bir çoktan kaçmış olurduk. İlk evin zilinin önüne vardığımda önce Muhittin'e baktım, o da yerini almıştı. Egemen'e bakarak zile basmadan basıyormuş gibi yaparak poz verdim. Egemen'in bunu kayda aldığına emin olduğumda yeniden Muhittin'e döndüm. Elini zile koymuştu ve benden işaret bekliyordu. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kararttım ve Muhittin'e başımı eğdim.  Onayı alır almaz zile bastığında ben de basmıştım. Zile basar basmaz diğer zile koştum, Muhittin'in de koştuğunu görmüştüm ve bunu görmek beni neredeyse o anda kahkahalara boğacaktı. Yine de kendimi tuttum, önümdeki dört evinde zillerine basıp sonuna ulaşmayı başarmıştım. Zillerin üst üste yükselen sesleri bütün sokakta yankılanmaya başlamıştı. Sokağın sonundaki Egemen'e doğru koşup elindeki telefonu kaptım. Alır almaz sokağa doğru dönerek, "Sadece iyi uykular demek istemiştik!" diye bağırdığımda kapıların açılma sesleri duyuldu. Muhittin'e baktığımda son evin ziline basmak üzereydi. Bağırışlar yükseliyordu, daha fazla ışıklar yanıyordu. Muhittin'i beklemedim, her zaman yaptığım gibi beklemeden koşmaya başladım. Onları arkamda bıraktım, Allah ne verdiyse depar attım.  Neyse ki madde tamamdı, Bodrum'daki en makul sokağa gidildi ve gece yarısı bütün zillere basıldı. Sonra da tabana kuvvet yapıldı. ... Sadece dakikalar sonraydı. Öyle bir topuklamıştım ki çekirdek alıp geri dönmem resmen on dakikamı almıştı. Çocukken de böyleydim, o kadar çok koşar ve uzaklaşırdım ki geri dönüş yolunda yorulurdum. Bu kez kendime daha insaflı davranmıştım aslında. Bakkala kadar koşmuştum, iki paket çekirdek almıştım.  Şimdi bir ağaca yaslanıyordum, sokağın kenarındaydım ve önümdeki muhteşem manzarayı izlerken çekirdek çitliyordum. Tam olarak küçükken yaptığım gibi. Hatta bazı anlarda Muhittin ve Egemen'in yerinde Buse ve Arda'yı görür gibi oluyordum. İkisi de yakalanmıştı, oysaki ben onları da arkamda sanıyordum! Şimdi başları önlerine eğikti, elleri arkalarında savunmasız olduklarını kanıtlarcasına birleşmişti ve önlerinde bir sokak dolusu insan vardı. Mağdur insanlarımız onlara tek tek nasihat veriyorlardı, hovardalık yapmamaları konusunda uyarıyorlardı. Bizimkiler de yazık, başlarıyla onaylamak dışında bir şey yapamıyorlardı. Eğer yaparlarsa polislik olurlardı, bu yaşta hemen paçayı yırtamazlardı.  Yaklaşık yirmi dakikadır bu halde olmalıydılar. Azar ve nasihat için baya uzun bir süreydi, açıkçası onlara birazcık acımıştım. Belki de destek atabilirdim, ne de olsa bir zil kaç yapan değildim. Yakalanmamıştım, kim olduğumu bilmiyorlardı. İstersem mahallenin delisi gibi bile davranabilirdim. Burnumu kırıştırıp omzumu ağaçtan ayırdım ve çekirdek paketini elbisemin kemerine sıkıştırdım. Elbisemin üstüne düşen çekirdekleri silkeleyerek derin bir nefes aldım. Sıcaktan alnıma yapışan saç tellerimi çekip düzelttim, dudaklarıma sahte bir gülümseme yaydım ve hafif öksürerek sesimi temizledim. Ses tonu ayarlamalıydım, benim ses tonum oldukça otoriter ve sertti. Bu insanlara karşı daha çok tatlı, kibar, saf kız olmalıydım. Mahallenin kızı Asya Soylu olacaktım. Kendimi hazır hissettiğimde kalabalığa doğru ilerledim. Herkesin gözü üzerime dönmüştü ama ben Muhittin ve Egemen'e doğru döndüm. İkisinin arasına girdim ve kulaklarına uzanıp tuttum. İkisi de bana çatık kaşlarının altından öfkeyle kısılan gözleriyle bakıyordu. Onları görmezden gelerek halkın kahramanı moduna büründüm. "Ya hu siz utanmıyor musunuz gecenin bu saatinde insanları uyandırmaya, rahatsız etmeye?" diye sorarken insanlara baktım. Hepsi başlarıyla onaylıyorlardı, hemen de tufaya düşmüşlerdi. İnsan bir bakar, aynı yaşlarda üç gençtik biz. Burası kaç yıllık mahalleydi, hiç görmüşler miydi beni? Ah ah! Aradan bir teyze atlayıp elindeki terliği üzerimize doğru sallarken, "Ne utanacak edepsizler!" diye çıkıştı, o kadar ani oldu ki korkudan bir adım geri çıktım. Terlik her an bana sekebilirdi. "Bu kızı örnek alın, yaşınız başınız aynı ama o hiç sizin gibi mi? Saygılı, terbiyeli." Yani dışarıdan öyle göründüğümü söylerler ama bunu pek kurcalamaya gerek yok bence. Muhittin kafasını bana çevirip gözleriyle beni oymaya başladı. "Ya çok saygılı ve terbiyeli teyzeciğim. Gören de geleceğin İngiliz prensesi sanacak." Boğazımı temizler gibi öksürüp onun ayağının ucuna bastım. Beni ele verecek olursa buradan üçümüz de çıkamazdık. "Teyzeler, amcalar. Ben bu iki sarı kafayı polise teslim edeceğim. Siz hiç meraklanmayın, yataklarına geçin ve mışıl mışıl uyuyun. Onları cezasız bırakmayacağım, adalete teslim edeceğim. Bir gece nezarette kalsınlar da öğrensinler bu yaşta çocuk oyunu oynanmayacağını." Herkes bana onaylar gibi baktığında, mahallenin kahramanı ilan ettiklerinde Muhittin ve Egemen'in kulaklarından çeke çeke sokağın sonuna doğru götürdüm. Sona geldiğimde kendimi o kadar çok kasmıştım ki kahkahayı patlatmıştım. İkisi de ellerimden kurtulduklarında ben dizime vura vura kahkahalar atıyordum. O kadar çok ve içten gülmüştüm ki karnıma ağrılar girmişti. "Asya!" diye hayıflandı Muhittin, bunu sesli yapmıştı. Adımı duyan mahalleli bir anda celallendi ve içlerinden biri, "Kız da onlardan, yakalayın şunları." diye bağırdı. Kahkahalarım sonra ererken Muhittin ile göz göze geldim. Şimdi bitmiştik biz. Egemen, "Kaçın!" diye bağırdığında üçümüz de koşmaya başlamıştık. Sokakları hızla manevra yapıyorduk, sürekli kayıyor ve düşmenin ucundan dönüyorduk. Yine de koşarken gülebiliyordum, eğlencenin dibini sıyırabiliyordum. Kaçmak bu işin en zevkli tarafıydı. Bundan sonuna kadar zevk alabilirdim. Beş yaşında da, on yedi yaşında da.  Arkamızdaki adamlar kızıl derililer gibiydiler. Bazılarının ellerinde sopalar vardı ve çok kızgın görünüyorlardı. Bize yaklaşmaya başladıklarında üçümüz aynı anda çığlığı basıp caddeye çıkmıştık. Caddeye ayak basar basmaz kendimizi ilk gördüğümüz taksinin önüne attık. Egemen kendini ön koltuğa attığında Kuzey beni arka koltuğa çekti.  Üçümüz aynı anda, "Bas abi bas!" diye bağırdığımızda taksici abi öyle bir gaza bastı ki neredeyse sırtımı koltukta bırakıyordum. Son anda ellere yapışan camlar ise bu gazın hakkını vermişti. Son anda yırtmıştık! Taksi son hız otele doğru yol alırken elim kalbimin üzerindeydi. Resmen adrenalin patlaması yaşamıştım, bu her şeye bedeldi. Çok iyi gelmişti, aşırı yükselmiştim. Arda ve Buse'ye bu madde için teşekkür dahi edebilirdim. Bunu en son liseye geçmeden önce yapmıştım, çocukluğumuzun son demleriydi. Şimdi kendimi bir çocuk gibi hissediyordum ve daha yetişkin bile olmamama rağmen iyi hissetmiştim. Gülerek Muhittin'e doğru döndüğüm sırada fark ettim ki hala el eleyiz. O da döndü, fark etti. Aynı anda birbirimize baktık ve bir hışımla ellerimizi çektik. O kendi tarafındaki cama, ben kendi tarafımdakine yanaştım ve aramızdaki o bağı tamamen kopardık. Korkunç! ... Ertesi gün olmuştu, havuzdaydım ve uzun sarı saçlarımı son kez suya batırıp çıkmak için merdivenlere doğru yüzüyordum. Yüzümde dünden beri yerini koruyan bir gülümseme vardı ve hiçbir şey bunu bozamıyordu. Merdivenlere ulaşıp birkaç basamak çıktım ve oturdum, dirseklerimi arka basamağa yaslayarak yüzümü güneşe döndüm. Havuz bugün kalabalık değildi, ondandı bu rahatlığım. Saat de erkendi, insanların çoğu denize kaçmıştı.  Havanın çok sıcak olduğu günlerde Bodrum da olan herkes denize koşturuyordu. Burası her gün sıcaktı ama aşırı sıcak olduğu bazı günler vardı. Cehennem sıcağı diyorlardı. Havuz hemen ısındığı ve dalga olmadığı için deniz herkesin ilk tercihi oluyordu. Normalde benim de olurdu ama içimden havuz başı keyfi yapmak gelmişti.  Güneşin keyfini çıkardığım dakikalarda havuza hemen yan tarafımdan birinin atlamasıyla yüzüme su sıçradı ve gözüme girdi. Küfür mırıldandığım sırada diğer tarafımdan da biri atlayınca bu kez sesli bir küfür ettim. Benim bir tane bile huzurlu anım olamayacak mı ya! Havuza doğru öfkeyle baktığımda o kadar çok şaşırmak istedim ki ama bugün de nasip olmadı. Yine Egemen ve Muhittin'di işte, hayat beni hiç şaşırtmıyordu. Sırıtarak bana doğru yüzüyorlardı. "Huzur dolu beş dakika istedim sadece!" diye bağırdığımda merdivenlere geldiler ve çıkıp benim gibi basamaklara oturdular. İkisini de ıslak havluyla dövesim geliyordu. Bir gün nasip olacaktı, biliyordum. Muhittin ıslak saçlarını geriye atarak dilini dudaklarının üstünde gezdirdi. Bunu o kadar yavaş yaptı ki ister istemez gözüm dudaklarına kaydı. Bunu bir kez daha yapmıştı, dudağımı yalama isteğiyle dolup taşmıştım ve şimdi de aynısı olurdu. Bu kez aynısını yapamazdım, alay konusu olurdum.  "Boş ver beş dakikayı." dedi Muhittin. "Sıra biz de." "Evet." dedi Egemen, saçlarını karıştırarak ıslaklığını azaltıyordu. "Yeterince rezil olduk bence, aldın öcünü. Şimdi bizim istediğimizi yapma sırası sana geldi." "Ama teyze sizi ne güzel de tükürükledi." diyerek esaslı bir kahkaha patlattığımda aklıma yine dün geceki halleri gelmişti. Bütün nasihatlara, tükürüklü konuşmalara boyun bükmüşlerdi. O kadar çok güldüm ki gözlerimden yaşlar geldi. Bir elimle gözlerimdeki yaşları silerken diğer elimde karnımı tutuyordum. Buna ömür boyu gülebilirdim. Gülerken bir anda sırtımdan öne doğru itildiğimde suyu boylamıştım. Bu sırada parmağım resmen gözüme girmişti ve uzun tırnaklarımla karnıma çizik atmıştım. Kısa bir boğulmadan sonra toparlanıp sudan geri çıktığımda sızlanıyordum. Tek gözüm kapalıydı ve karnımı sanki yarılmış gibi tutuyordum.  "Sanırım gözüm çıktı!" diye sızlandım. "Göz nakli istiyorum." Yalandan ağlar gibi sesler çıkardım. "Karnımda da koca bir kesik var acil müdahale. Burada beni kurtaracak yakışıklı bir can kurtaran yok mu? Güzeller güzeli prensesi onu kurtarmasını bekliyor." Etrafıma yakışıklı bir can kurtaran var mı diye bir ümit bakınırken Muhittin ile göz göze geldim. Bana yarım açılmış ağzıyla şok içerisinde bakıyordu. Sonra yine beni havuza itti, bunu da o kadar beklemiyordum ki ona engel olamadım. Havuza düşer düşmez yüzeye çıkıp ona su atmaya başladım. Arada küfürler de ediyordum ama o kadar de sesli değillerdi. Muhittin bir süre ona attığım sulara karşı savunma yaptı ama sonra dayanamamış olacak ki bir anda havuza atlayıp üstüme doğru yüzmeye başladı. Su atmayı kesip havuzun derinlerine daldım ve ondan kaçmak için geniş kulaçlar atmaya başladım. Çok hızlı yüzüyordu, ben onun kadar hızlı değildim! Ondan kurtulmak için tek bir yolum vardı. Hemen Egemen'e doğru yüzmeye başladım. Hala merdivenlerdeydi ve oturmuş gülerek bizi izliyordu. Tam yanına varmıştım, tehditler yağdıracaktım ki bir anda ayağımdan geri çekildim. İkimizin suyun içinde cebelleşmesi başlamıştı. Ben Egemen'e doğru yüzüp ona eğer beni kurtarmazsa neler olabileceğini anlatmaya çalışırken o sanki  bunu anlamış gibi beni sürekli suyun altına doğru çekip konuşmamı engelliyordu. Ne kadar cebelleştik bilmiyorum, en son tuttuğu ayağımı karnına geçirerek kendimi öne doğru ittim. O arkamdan sızlanırken Egemen'in yanına yüzdüm ve ayak bileğine yapıştım. "Eğer bana bir kez daha dokunursa yemin ederim söz vermiş olsam bile size yardım etmem!" Muhittin tam beni yeniden suya çekecekti ki Egemen'in bir anda elini kaldırmasıyla durmak zorunda kaldı. Bu onu o kadar mutsuz etti ki suya çekemedi ama yüzüme su attı. Ben de ona su atarak karşılık verdiğimde yeniden su atmak için hazırlandı ama Egemen bizi durdurdu. "Siz iki küçük velet uslu uslu duracak mısınız yoksa sizi şu havuzda boğayım mı?"  "O yaptı." diyerek Muhittin'e su attığımda, "Hayır o." diye karşılık vererek yine su attı. İkimiz yine bir su savaşına başladığımızda Egemen'in ortaya bir küfür savurarak havuzdan tamamen çıktığını, havlusunu alıp otele doğru yürüdüğünü gördük. Sonra Muhittin ile birbirimize bakıp gülmeye başladık. Sakinlikler kralını çıldırtmıştık. Tabii gülüşümüz Egemen'in bunu duyup geri dönmesine ve bizi yarısına kadar çıktığımız havuza geri itene dek sürmüştü, orası ayrı mesele. Sonunda toparlanıp içeri geçtiğimizde Egemen bizi bir masaya oturmuş bekliyordu. Ben her zamanki gibi onların karşısına oturmuştum ve onlar yan yanaydılar. Egemen masaya yememiz için birkaç bir şey getirmişti. Çerezler, patates kızartması ve içecekler. Denizin acıktırdığını söylerler, arttırıyorum kesinlikle havuz da acıktırıyordu. "Çok uzatmayın." diyerek aldığım patates kızartmasını ağzıma attım. "Hemen ne derdiniz varsa dökülün." Egemen önce Muhittin'e sonra ikisi de dönüp bana baktı. Sanki devlet sırrı paylaşacaklardı. Ölümcül bir hastalık vardı da gizli tedavisi bendeydi. Süper kahramanlardı da aradıkları elemana giden yol benden geçiyordu. Ay, içim şişti. "Asya mesele şu ki..." diyerek Egemen konuşmaya başladı, Muhittin yine sessizlik hakkını kullanıyordu. "Kuzey'in bir çocukluk aşkı var." Boşluğuma gelmişti. "Kuzey kim ya?" Muhittin masadan bir çerez alarak bana fırlattığında ona alaycıl gülüşlerimi yolluyordum. "Ee, beni de onların nikah şahitleri mi yapmak istiyorsunuz?" Muhittin sabır diler gibi elleriyle yüzünü sıvazlarken, Egemen gayet sabırlı bir şekilde, "Hayır, bu kızın Kuzey'e musallat olmasını engellemek istiyoruz." dedi. Dudağımı aşağı doğru sarkıtırken düşünür gibi sesler çıkardım. Bu sırada patatesleri mideme indiriyordum. Açıkçası bana çok ilgi çekici gelmemişti, patatesler bundan çok daha fazla ilgimi çekiyordu. Alakamı da pek anlayamamıştım. Alakaya maydanoz kalıyordum ben bu olayda. "Bu kadar üstün kötü anlatmasanız keşke. Belki alakaya maydanoz olmadığım bir kısım bulabilirim." "Ece ile Kuzey çocukluk aşkı, aralarında küçük bir şey yaşandı bitti. O zamanlar bizimki daha akıllanmamıştı. Aradan çok uzun bir zaman geçmesine rağmen Ece burada karşımıza çıktı. Yapıştı Kuzey'in yakasına, gitmiyor peşimizden. Biz de ne yapalım, sevgilisi olduğu yalanını söylemek zorunda kaldık. Ece de biraz sinsidir, görmeden inanmayacağını söyledi." Kafamı yavaşça sallayarak onları anladığımı göstermeye çalıştım. Sonra ise itici bir gülümsemeyi dudaklarıma yerleştirdim. "Ee sen varsın ya Egemen, inandıramadınız mı bir çift olduğunuza? Oysaki ben sizi ilk gördüğümde anlamıştım, siz de baya potansiyel var. Yakışıyorsunuz da zaten." Muhittin bana öldürecekmiş gibi bakıyor, sessiz küfürleri ağzında geveliyordu. Egemen ise sanki bu dediğimi ilk defa duymuş gibi yarım açık kalan ağzıyla şok olmuş bir ifade sergiliyordu. Bence o kadar sinirlenecek ve şok olacak bir şey yoktu ortada. "Asya biz senin yüzünden yeterince rezil olduk, sen de bize bunda yardım etmek zorundasın. Kuzey'in çakma sevgilisi olmak zorundasın." dediğinde yüzümü  bu iğrenç fikir ile buruşturdum. "Sen gerçekten buna inandın mı?" "Ne olursa olsun..." dedi Muhittin, öne doğru eğilmiş gözlerini gözlerime dikmişti. "Kabul edecektin." "Koskoca Bodrum da..." diyerek ben de ona doğru eğildim. "Benden başka kız mı yok?" "Seni gördü." dedi Muhittin. "Yanımızda gördü, ben de sen olduğunu söyledim. Sen olmak zorundasın." "Söylemeseydin." diye direttim. "Ölürüm de senin çakma sevgilin olmam ben. Sana şimdi bile zor katlanıyorum, sevgilin olarak nasıl katlanacağım?" "Ne var bunda?" diye söylenmeye başladı Egemen, şimdi o da gergindi. "Bence gayet iyi anlaşıyorsunuz. Havuzda pek mutluydunuz." "Ona mutluluk mu diyorsun sen?" diye sordum. "Eminim Muhittin de bana zor katlanıyordur." Muhittin'e dönerek kaşlarımı sorarcasına kaldırdım. "Bana sevgilin olarak katlanabilecek misin gerçekten, buna inanıyor musun?" "Öncelikle..." diyerek başını hafif yana eğdi, dudaklarında munzur bir gülümseme vardı. "Dünya üzerinde tek bir erkeğin bile sana sevgili olarak katlanabileceğini düşünmüyorum. Yine de bu tatili Ece'den ayrı geçirmek istiyorum. İnan bana, ona katlanacağıma sana katlanırım daha iyi." "Öyle mi?" diyerek tükürür gibi konuştuğumda, "Öyle." diye karşılık verdi. Şimdi sinirlenen bendim işte. Demek dünya üzerinde tek bir erkek bile bana sevgili olarak katlanmazdı. Tek bir erkek bile! "O halde..." Ayağa kalkarken sandalyeyi o kadar sert ittirmiştim ki resmen devrilmişti. "Ece ile sana yaz boyu mutluluklar dilerim. Nasıl siz ben iddiayı kazanmama rağmen yakamdan düşmediniz ben de bana yardım etmenize rağmen sizin istediğinizi yapmayacağım. Voleybol maçının bedeli olarak dün gecenizi aldım. Şimdi gidin kendinize başka bir kız bulun, tabii bulabilirseniz." İkisini geride bırakıp restorandan çıkmak için hareketlendim. Egemen arkamdan bağırıyordu, muhtemelen peşime takılacaktı ama durmaya niyetli değildim. Bana sürekli ters yapan, bir istekte bulunurken bile laf sokmaya çalışan bir salağın sevgilisi rolünü kesmeyecektim. Onunla çakma sevgili olma fikri bile mide bulandırıcıydı. Tatilimi buna harcayamazdım. Asansörün önüne geldiğimde düğmeye basıp bekledim. Bu sırada Egemen yanıma gelmişti. "Asya yapma ya." dedi Egemen. "Kuzey'in bazen dili sivri olabiliyor ama o kadar. Aslında tanısan ne kadar iyi bir çocuk olduğunu görürsün. Hep didiştiniz, ondan anlayamıyorsun." "Egemen konu sadece bu değil ki." dedim ve ona doğru döndüm. "Benden bu kadar nefret ediyorsa ona başka bir çakma sevgili bulmalısın. İnan bana, Ece denen kız bizi yan yana görünce zaten inanmayacak. Bir kere birbirimize en fazla beş saniye normal bakabiliyoruz, sonrası nefret dolu. Bütün bunları görmediğini söyleyemezsin." "Rol icabı yaparsınız." dediği sırada asansör gelmişti. İçeri girip kata bastım. "Hiç sanmıyorum, rol icabı bile olsa buna katlanamam. Beyefendi önce sivri dilini düzeltsin." Kapılar kapandığında sırtımı aynaya yaslayarak derin bir iç çektim. Aklımda hala dünya üzerinde tek bir erkek dediği kısım dolanıyordu. Bu doğru değildi, biliyordum ama yine de uyuz olmadan duramıyordum. Her lafı beni uyuz ediyordu. Daha önce kimseye bu kadar uyuz hissettiğimi hatırlamıyordum.  Asansörden inip odama geçtim. Üstümü değiştirdikten sonra Netflix izlemeye karar verdim. Saat daha erkendi ama enerjim kalmamıştı, bugün madde yapamayacaktım. Önce bir süre film izledim, hava çok sıcak olduğu için çok uzun süre buna katlanamadım. Odanın klimasını açıp yatağa serildim. Biraz zombi öldürdüm, bir süredir oynamadığım için başta zorlandım ama sonra yine zombilerin kraliçesi Asya Soylu moduma bürünebildim.  Zombi oyunları oynamak beni dünyadan çok güzel soyutluyordu. İçimde yatan savaşçı kızı bu oyunlarla biraz olsun susturabiliyordum. Eğer başka bir zamanda yaşıyor olsaydım muhtemelen savaşçı olurdum. Zombilerin olduğu bir devirde kesin yaşayan son insanlardan olurdum. Geçmişte elinde silahla düşman avlayan, gelecekte lazer ışınlarıyla robot deviren kadın. Her devirde mükemmel olurdum yani. Uzun bir süre oyun oynadım, şarjım bitene kadar sürdü. Sonra telefonumu şarja takıp Arda ve Buse'yle konuşmaya başladım. Onlarla konuşmam zaten günün sonun kadar sürmüştü. Konuşacak ya da yorumlayacak şeyimiz bitmiyordu. Telefonun iki ucundan bile samimiyetimizde gram eksilme yaşanmıyordu ve ben buna bayılıyordum. Günün sonuna geldiğimde artık tükenmiştim. Bütün her şeyden soyutlanıp klimanın soğuğunun altında uyku moduna geçtim. Yarın için planlarım vardı, kesinlikle yedinci maddeyi yapacaktım ve günü dolu dolu yaşayacaktım. Maddenin ne olduğunu bilmiyordum ama bu kez benim yazdığım maddelerden biri olduğuna emindim. O yüzden muhtemelen yarın çok güzel bir gün olacaktı. Bunun yarattığı huzurla birlikte kendimi uykunun derin kollarına bıraktım. Altıncı madde her anlamda tamamdı, sıra yedinci madde ve onun bana getireceği olumlu veya olumsuz her şeydeydi.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE