Madde 6.0

2751 Kelimeler
Yine ve yine, artık saymayı dahi bıraktığım ama muhtemelen milyonuncu defa karşıma çıkan iki sarı kafa işte tam karşımdalardı. Bana karşı o kadar yüzsüzlerdi ki yakında onların yerine yüzlerini aramaya başlayacaktım. Hayır ben de gerek olduğunda yüzsüz olabilirdim, sıkıntım gerçekten bununla değildi. Bu yüzsüzlüğün bir sınırı olmalıydı. Bir yapardın, iki yapardın ve hatta belki üç bile yapardın ama dördüncüsünü yapmazdın.  Alt dudağımı öfkemi bastırmak adına dişlediğimde yanlışlıkla dudağımı kanattım. Kanın metalik tadı dilime yayıldığında gözlerim yuvalarında geriye doğru kaydı ve sırtımı arkaya yasladım. Sanki bunlarla birlikte bela kombosu geliyordu. "Ne istiyorsunuz benden?"  İsyan ederken koltuğa yayvan bir şekilde oturdum, elimi içeceğime uzattım ve alıp içmeye başladım. Yeterince hızlı içersem beynim donabilirdi ve ben varlıklarını unutabilirdim. Egemen otuz iki diş sırıttıktan sonra benim gibi koltuğa yayılarak, "Ne istediğimizi biliyorsun Asya." dediğinde Muhittin'in elini kaldırdığını gördüm. Garsona bakarak, "Bakar mısınız." dedi ve benim elimdeki bardağı gösterdi. "Bize de küçük hanımın içeceğinden getirebilir misiniz?"  Benim tam karşımda oturuyordu ve yayvan oturduğum için masanın altındaki uzun bacaklarını görebiliyordum. Onun bacağına tekmemi geçirerek, "Sensin küçük." diye sitem ettiğimde iki büklüm kesilerek inledi. Artık onlara insancıl falan davranmayacaktım. Sonuna kadar şiddet uygulayıp gerekirse deli rolü kesip hayatımdan atacaktım. Belki aklımın yerinde olmadığını düşünürlerse benden bir şey istemenin mantıklı olmadığına karar kılarlardı. "Kendi küçük marifeti büyük." diye homurdandı Muhittin, yüzünü acıyla buruşturuyordu ama gram umurumda değildi. Masadaki tuzluğa uzandım ve onu alıp kafasına doğru attım. Tuzluğu son anda havada yakaladığında yüzümü buruşturarak yeniden arkama yaslandım. Bu kez yememişti. "Bu gün çok sinirlisin." dedi Egemen, kaşları hayretle havalanmıştı. "Sakin mi olsan acaba." "Siz gelmeden önce harikaydım." diye isyan ettim, oturduğum yerde biraz doğrulduktan sonra içeceğimi masaya bıraktım. Birkaç yudumu bile ardı ardına içinde otomatikman beynim donuyordu ve ağrı yapıyordu. "Siz ne zaman karşıma çıksanız günümün içine sıçıyorsunuz." Alkış tuttum. "Bravo size." Garson onların Yeşil Elmalı Dondurmalı Limonatalarını getirdiğinde kısa bir sessizlik oldu. Garsona teşekkürlerini ilettiler, güler yüz gösterdiler. Garson gittikten sonra ise eskisi gibi birer şeytan oldular. Yakında boynuzlarını ve mızraklarını göreceğim diye çok korkuyordum.  "Bir maç daha." dedi Egemen, hevesli gibi göründü. "Bu kez daha adil olsun." Esaslı bir kahkaha patlattıktan sonra bu bana o kadar komik geldi ki karnımı tuta tuta gülmeye devam ettim. Biraz daha gülersem karnım çatlayacaktı, o kadar komikti. Onları hakkımızla, bileğimizle yenmiştim ama şimdi gelmiş adil madil diye zırvalıyorlardı. Tabii Nisan iyi oyuncu çıkınca ebelerini görmüşlerdi, ondandı bu tepkiler, ağlanmalar. "Hayatta olmaz, ben bütün isteklerimi elde ettim." Elimi karnımdan çekip onlara doğru tuttum. "Sözünüzü tutun, çıkmayın bir daha karşıma. Yeter be kardeşim, sizi ağlattım ama hala karşımdasınız. Erkek adam dediğin en azından sözünde durur." Muhittin büyük bir stresle ellerini saçlarına doğru geçirdi ve karıştırıp nefesini bıkkın bir tavırla dışarı bıraktı. "Çok zor değil." Bedenini arkaya doğru atıp sırtını sandalyenin arkasına yasladı. "Sadece tek bir isteğimiz var, neden bu kadar kabasın? Yardım etsen ölür müsün? Kötü bir şey istemeyeceğiz." "O zaman ne olduğunu söyleyin." diye sert çıktım. "Hem bana oyunlar oynayıp krizler geçirtiyorsunuz, hem de gelmiş alt tarafı bir istek diyorsunuz. Bana ne olduğunu bile söylemiyorsunuz ki, düşünme veya değerlendirme fırsatı vermiyorsunuz. Siz bu şekilde davranmaya devam ederseniz size yardım falan etmem. Salak mıyım ben?" Gerginliğimden daha fazla duramadım, zaten karnım da acıkmıştı. Çantama uzanıp aldım, küçük cebindeki parayı alıp masanın üstüne bıraktıktan sonra telefonumu arka cebime koydum. "Ne istediğinizi söylemeyecekseniz bir daha karşıma çıkmaya zahmet etmeyin."  Muhittin ayağa kalkıp masaya fazla para bıraktığında ve benim paramı alıp bana geri uzattığında önce ona ters bir bakış attım. Hemen ardından elimin tersiyle elini itip mekandan çıktım. Şu Muhittin'in tavırları yakında beni çileden çıkartacaktı. Ben kendi içeceğimin parasını bıraktım zaten, neden senin ödemeni isteyeyim ki? Masama oturdunuz diye illa hesap mı ödemeniz şart? Şu erkekler! Otele doğru yürüyordum, bir yokuştan aşağı iniyordum. Yokuşlardan hiç haz etmezdim. Dünya üzerinde en nefret ettiğim şeyler arasında diyebilirdik. Asla evimin yakınlarında bir yokuş olmasına katlanamazdım. Felaket bir şeydi. Şimdi ise bir yokuşu iniyordum, yokuşlardan hep korkuyordum.  "Asya!" Egemen arkamdan bağırdı, dönüp bakmadım bile. Onlara ne söylersem söyleyeyim sanki bir kulaklarından giriyor, diğer kulaklarından çıkıyordu. "Bir dinle ya." İsyan aşamasına geçmişti ama yine de dinlemeye niyetim yoktu. Daha dinleyecek bir şeyim olduğunu sanmıyordum. Sonuçta bana ne istediklerini söylemiyorlardı, onun dışında ne söylerlerse söylesinler hepsi fasa fisoydu. "Bir iyiliği çok görme, lütfen dur." Onu duymazdan geldiğim sırada bu kez lafı Muhittin aldı, demek artık dili tamamen çözülmüştü. "Sadece bir şans ver." Ona ne kadar öfkeliysem sesini duyar duymaz durup arkama döndüm. "Muhittin!" Ona bu şekilde seslenmek artık alışkanlıktan mı yoksa gıcıklıktan mı emin değildim. "İddia istediniz girdik, kazandım. Şansınızı kullandınız, bitti." Şimdi ikisi de yanımdaydı ve Muhittin de en az benim kadar sinirli görünüyordu. Hadi benim sinirimin nedeni belliydi, onun ne haddineydi? "Bana Muhittin demeyi kes." dedi, kumsalda dediği gibi sertçe. "Benim adım Kuzey, Muhittin değil." "Muhittin sana çok yakıştı." diye direttim, gülmeyi de ihmal etmedim. O beni her gün uyuz ederken tek uyuz etme hakkımı iptal etmeyecektim. "Benim adım Kuzey." dedi, derin bir iç çekti. "KUZEY!" "Bana ne!" diye çıkıştığım sırada bir adım geri atmıştım ki birine çarptım. Arkamı dönüp özür dileyecektim ki çarptığım kişinin aslında tanıdık olduğunu görünce gülümsedim. Bir anda öfkem puf olup gitmişti. "Eric." dedim, sırıttım. "Özür dilerim." Eric gözlüklerini indirerek bana gülümsedi, iş dışında da tam olarak bir afete benziyordu. Kasları, boyu, posu, yüzü, kişiliği... Benden büyük olmasaydı ona yan gözle bakmayı düşünebilirdim. "Yine sakarlık peşindesin Asya." "Eh, her zaman." dedikten sonra, "Ee bugün iş yok mu? Ben senin sonsuz bir çalışma döngüsü içinde olduğunu sanıyordum." "Mesai saatlerim sabah sekiz, akşam beş. Artık öğrendiğine göre beni bu saatler içinde iş başında yakalayabilirsin." Göz kırptığında ona aynı şekilde karşılık verdim. Bu sırada gözleri hemen arkamda kalan iki aptal sarışına kaydı. Tabii, kibar bir çocuk olduğu gibi bakar bakmaz elini uzattı ve kendini tanıtmaya başladı. Bana kalsa onları görmezden gelse yeriydi ama işte. "Eric." dedi, tatlı tatlı gülümsüyordu. "Asya'nın arkadaşlarısınız sanırım." Muhittin elini uzatıp adını söyleyeceği sırada ondan önce davranarak, "Onun adı Muhittin." dedim ve kötü kötü sırıttım. O da bana ters ters bakarak, "Kuzey." dedi. Muhittin daha güzeldi, bir gün bunu itiraf edecekti. Egemen'le de tanıştıktan sonra, "Siz bardaki çocuklar değil misiniz?" diye sordu, bana sorarcasına baktı. "Seni kurtaran, odana götürenler hani." "Maalesef." diye homurdandığım sırada Eric'in telefonu çalmıştı. Çok acil olduğunu söyleyerek yanımızdan ayrıldığında ona el sallamakla yetindim. Şunlarla uğraşacağıma bar köşelerinde Eric ile eğlenirdim daha iyiydi aslında. Yanımdan bir taksi geçmek üzereydi, onu fark edince daha fazla yürümek istemediğimi ve hatta tek kurtuluşumun bu olduğunu düşünerek hemen durdurdum. Muhittin ve Egemen'e ölümcül bakışlar yollayarak taksiye bindim. Taksiciye otelin adını söyledikten sonra iki tarafımda kalan camları da açtım. Radyoda Gülçin Ergül'den Bir tanecik aşkım çalıyordu. Taksici abiden sesini açmasını istedim, beni kırmadı. Arabayla beş dakika süren yolu şarkı eşliğinde ve en önemlisi şarkıya eşlik ede ede geldim. Taksici abi sesimden rahatsız olmuş olsa bile hiçbir şey söylemedi. Otelin önüne geldiğimizde teşekkürlerimi ileterek indim ve otele girdim. Salına salına yemek yemeye ilerledim. Midem kazınmıştı ve ben son günlerde kendimi çok aç hissediyordum. Sebebi hava değişimi olabilirdi, çok mümkündü. Bodrum'a geldiğimden beri çok fazla enerji tüketiyordum ve bu yüzden de fazladan yemek yemeye ihtiyaç duyuyor olabilirdim. Gerçi normalde de çok yerdim ama bu kadar açlık hissetmezdim. Kendime açık büfeden güzel bir tabak hazırladım. Bu kez karşıma iki aptal sarışın oturmadan yemeğimi yiyebildim. Midem bir güzel dolduktan sonra kendime kahve alarak odama gitmek için asansöre ilerledim. Fakat asansör çok üst katlardaydı. Benden sonra gelen bir grup teyze beni asansöre almamışlardı, sığmayacağımı düşünmüşlerdi sanırım ya da genç oluşumu kıskanmışlardı. Bu yüzden onların asansörünü yeniden aşağıya çağırarak diğer asansöre koştum ve içeri girip kahkahaları patlattım. Genç olduğum için dışlamayacaktınız beni. Asansörün kapıları kapandı, birinci kata çıktı. Sonra ikiye çıkmadan bir anda tekrar bire indiğinde gözlerim irileşmişti. Teyzeler benimle oyun mu oynuyor, bana karşılık mı veriyorlardı? Asansörün kapıları açıldığında gördüğüm manzaraya teyzeler olsa çok daha fazla şaşırırdım. Yine o iki aptal sarışın karşımdaydı işte. Kendimi asansör boşluğuna atarsam ölür müydüm? Asansöre binip iki yanıma geçtiler, aptal aptal sırıtarak isimlerinin haklarını veriyorlardı. Egemen sırıtırken, "Asya, yarın sabah bizimle plaja gelmek ister misin?" diye sorduğunda gözlerimi devirirken kollarımı göğsümün üzerinde bağladım. "Sizin gibi sözünde durmayan adamlarla hiçbir şey yapmak istemem." Muhittin arkadaki aynada saçlarını düzeltirken, "Sanki başka yapacak bir şeyin var." diye alay eder gibi konuştuğunda ona dik dik baktım. "Var tabii, ben sizin gibi boş muyum? Sabah, öğlen, akşam... Her daim meşgulüm ben. Siz de beni meşgul ediyorsunuz." Muhittin gözlerini aynadaki saçlarından bana çevirdi. "Yani işin olmasa gelirdin?" "Her şeyim planlı ve programlı." Omuz silktim. "Alarm kuruyorum, size ayıracak beş dakikam bile yok." Bütün bunlar yalan bile olsa umurumda değildi. Onlara doğruları söylemem için ortada bir sebep göremiyordum.  Egemen, "Yani sabah uyanamazsan planlarını yapamazsın, her şeyin mahvolur?" dediğinde gözlerimi devirerek sorusunu es geçtim. "Ya siz bir de bu otelde mi kalıyorsunuz?" Asansör durduğunda onların gülüşleri kulaklarıma dolmuştu. İkisini de tekmelemek için kendimi zor tutsam bile çıkıp odama doğru ilerlemeye başladım. Koridorun soluna doğru ilerlemeye başladığımda fark ettim ki onlar da sağına doğru ilerliyor. Çok güzel, bir de aynı katta kalıyorduk! İkisine de bir düzine küfür ederek odama girdim. Önce üstümü çıkardım, duş alıp kendime geldim ve sonra kendimi yatağa bıraktım. Yine çok fazla yorulmuştum. Sabah erkenden kalkıp yeni bir madde yapmak istiyordum. Çok güzel bir uyku çekecektim ve yarına hazır uyanacaktım. Sabah olduğunda sadece tek gözümü açabilmiştim. Onun sebebi de açık unuttuğum perdeden yüzüme çarpan gün ışığıydı. Yatağın diğer tarafına doğru dönerek saate baktığımda daha yedi olduğunu gördüm, çok erkendi. İki saat daha uyuyabilirdim, sonra kalkar kahvaltı eder ve madde yapmaya giderdim. Bunları düşünerek kısa sürede uykuya daldığımda sanki birkaç dakika sonra kapının çalmasıyla yerimden sıçramıştım. Fakat birkaç dakika öncesine nazaran üstümde aşırı yorgunluk vardı. Sanki saatlerdir uyuyordum, bu bana hep fazla uyuduğumda olurdu. Ama sanmıyorum, ondan olamazdı çünkü saat daha çok erkendi.  Uyku sersemi yataktan kalktım, kapıya ilerledim ve esnerken açtım. Muhittin ve Egemen sırıtarak kapının önünde duruyorlardı. Acaba ben hala uyuyor muydum? Yoksa sabahın köründe bu iki aptal sarışının benim kapımda ne işi olacaktı? Muhittin'in güldüğünü fark ettim, ona kaşlarımı çatarak sorgularcasına baktığımda, "Eee, saat üç oldu Asya. Planların suya mı düştü yoksa?" dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Bu söylediğini o kadar saçma buldum ki arkamı dönüp komodinin üstündeki dijital saate baktım. Hala yediydi, tam da gördüğüm gibi.  "Saat daha yedi." diyerek onlara bayık gözlerimle baktığımda kıs kıs gülmeye başladılar. Buna o kadar anlam veremiyordum, başım o kadar uyuşmuştu ki sormaya tenezzül bile etmedim. Bunun yerine geri gidip telefonumu aldım ve saate baktım. Saat öğlen üçtü! "Siz..." diyerek onlara kocaman olan gözlerimle baktım. "Ben uyurken odama girip saatimle mi oynadınız!" Öyle yüksek sesle bağırmıştım ki ikisi de koşarak benden uzaklaşmışlardı. Belki de sebebi yerdeki ayakkabıyı onlara atmak için almam olmuş olabilirdi. Gözümün önünden kaybolduklarında arkalarından küfürler ederek kapıyı kapattım ve kilitledim. O kadar ağır hissediyordum ki bir duş almadan kendime gelebileceğimden emin değildim. Bu yüzden duşa girdim, buz gibi bir duş alıp ayıldım. Gerçekten fazla uyku insanı morona dönüştürüyordu. Ben fazla uyurdum, gerçekten çok fazla uyurdum ama onun bile bir sınırı vardı. Resmen on beş saatten fazladır uyuyordum ben ya. Banyodan çıktıktan sonra siyah bikinimi giydim, üstüne sarı çiçekli elbisemi geçirdim ve sandaletlerimi giydim. Islak saçlarımı balık sırtı örerek yüzüme dokunmadan odadan çıktım. Yüzüme makyaj yapacak enerjiyi kendimde bulamıyordum. Zaten muhtemelen bu saatten sonra ancak beş dakika havuza uğrayabilirdim.  Aşağı indim, aç midemi doldurmam gerekiyordu. Bir masaya geçtim, bu sırada mesajları ve bildirimleri kontrol ediyordum. Yemek yemeden önce kimden ne mesaj gelmiş ne olmuş diye bakındım. Arda ve Buse elli kez aramışlardı, telefonu uyumadan sessize aldığım için duymamıştım. Annemler de nasıl olduğumu merak etmişlerdi. Gruplardan, i********:'dan falan bildirimler vardı.  O kadar açtım ki bildirimlere odaklanamadım. Tam yemeğimi yemeye başlayacaktım ki masaya iki tabak daha konduğunu gördüğümde başımı kaldırmadım bile. Artık gerek yoktu, alışmıştım. Ben onlarla var olmuşum gibi, sanki onlarla tatile gelmişim gibiydi. Şu an onlara laf yetiştirecek enerjim dahi yoktu. "Hayret." dedi Muhittin, bu sırada yemeğimi yiyordum ve onlara ses etmiyordum. "Sessiz kaldı, acaba dilini mi yuttu?" "Olabilir." dedi Egemen, alay ediyorlardı şimdi de. "Yoksa Asya'nın susması mümkün değil biliyorsun." "Evet, içine bir melek girmiş de olabilir. Belki içindeki şeytanı sonunda öldürmüştür." "Onun içindeki şeytan çok güçlü, cehennem şeytanı önünde diz çöker o derece." "Ayh..." diyerek çatalımı bıraktım ve arkama yaslandım. "Hadi bari geldiniz, çenenizi kapatın ya. Çok mu zor?" "Onu bırak da." dedi Muhittin, öne doğru eğildi. "Yardım etmek için kaç para istersin?" "Hiç para." "İşin gücün yok." dedi Egemen. "Bari bize ayak uydur, planların iptal olmadı mı?" "Odama girip saatimin ayarını değiştirdiniz diye size ayak uyduracağıma gerçekten inandınız mı?" İkisine de tek tek baktım, inanmış gibilerdi. "O zaman et malsınız." Muhittin çatalını patates kızartmasına batırarak onu bana doğru salladı. "Bak sen bizim istediğimizi yap, biz de senin. O sarı kafayı çalıştır, mantığı keşfet." Saçlarımı arkaya doğru atarak çatalımı salataya batırdım ve her ikisine de sallayarak, "Asıl siz kendinize bakın, ortalıkta civciv gibi dolanıyorsunuz." dediğimde ikisi de birbirine dönerek kafalarına baktılar. Sanki ikisi de sarışın olduklarını yeni fark etmiş gibilerdi, öyle bir bakıştı bu. Egemen bu hiç olmamış gibi davranarak yeniden bana döndü, "Eminim bizim yapabileceğimiz bir şey vardır, illa ki bir yardım lazım olur."  Omuz silkerek telefonu elime aldım, salatayı ağzıma atıp çiğnemeye başladım. Buse bana madde atmıştı, bu şu an beni kendime getirebilecek tek şey olabilirdi. Onların mırıldanmalarını sessize alarak maddeye baktığımda gözlerim neredeyse yerinden çıkacaktı. Benimle resmen alay ediyorlardı. Buse ve Arda bana küçüklük cezalarını yediriyorlardı resmen. Madde diye onların alay konusu, cezascı başı oluyordum. İntikam alıyorlardı. Madde küçüklüğün heyecanı, eğlencesi, adrenalini, büyüklerin acısıydı. Benim yaşımda tam bir fiyaskoydu. Madde 6: Bodrum'daki en makul sokağa git ve gece yarısı sokaktaki bütün zillere bas. Sonrasında da bir zahmet kaç yani. Sağ ol ya, söylemeseniz orada öylece dikilecektim zaten! Hatta yetmeyecek kapıyı açtıklarında şeker kız candy misali gülüp, eteklerimden tutarak, 'Ben sizin zilinize bastım ve tam bir salak olduğum için burada dikiliyor yüzüme tükürmenizi bekliyorum' diyecektim. Salaktım çünkü ben. Bunun bir intikam olduğunu çok iyi biliyordum. Biz küçükken bunu çok yapardık. Her hafta birilerinin zillerine basar, kaçar ve eğlenirdik. Genelde yaz aylarında olurdu, sıcak havada sitenin tozunu attırırdık. Tabii bunun bir de bedeli vardı, eğer yeterince hızlı kaçamayacak olursak geride bir kurban kalmalıydı. O kurban asla ben olmazdım, asla. Kaçmayı o kadar iyi bilirdim ki kurbanlar hep Arda ve Buse olurlardı. Her zaman suçu üzerlerine atardım, kaçardım ve onlar azar işitirken ben köşede çekirdek çitler ve izlerdim. Çekirdeği de cebimde hazır tutardım, sanırım bu işin en sevdiğim yanı onların azar işitmesini izlemekti. Surat ifadeleri çok komik oluyordu. Sonra azar bittiğinde onlar beni kovalamaya başlıyorlardı, bütün sitenin tozunu da bir de orada atıyordum. Şimdi bu ikili benden intikam alıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki tektim, geride kalacak olan her türlü ben olacaktım. Benim azar işitmemi, bir de bunu kayıt altına almamı istiyorlardı. Çünkü izlerken dört köşe olacaklardı. Bilmedikleri bir şey vardı, o kadar de tek değildim ben. Bunun için birilerini hemen şimdi bulabilirdim.  Kafamı kaldırıp az önceki şok edici ifademe merakla bakan ikiliye baktım. Onlara sırıtmaya başladığımda ise gözleri kısıldı, anlamışlardı.  "Aslında." dedim ve telefonu masaya bırakarak öne doğru eğildim. "Sanırım yapabileceğiniz bir şey var." İkisinin şüphe dolu ve belki de korku dolu gözleri birbirine dönerken kötü kadın kahkahası patlattım. Bu onları irkiltti ama bana resmen zevk verdi. Küçükken yaşadığım zevkin aynısını bu gece de yaşayacağıma o kadar emindim ki şimdiden zevkten dört köşe olmuştum. Unutmayın ki Asya Soylu asla ama asla yenilmezdi. Asya Soylu asla geride kalan olup, azar işitmezdi. O zile basar, kaçar ve azarı köşede çekirdek çitleyerek izlerdi. Bu gece bunu tekrarlayıp Buse ve Arda'ya başarısız olduklarının kanıtını gönderecektim.  Bu gece kurbanlarım Buse ve Arda değil ama Muhittin ve Egemen olacaktı. Bu gece onlarla küçük birer çocuk gibi zillere basacaktık, kaçacaktık ve onlar yakalanacaktı. Ben de çekirdeğimi çoktan yanıma almış olacaktım. Böylece çifte intikam. Hem Arda ve Buse bana bu maddeyi yazıp ceza vermek istedikleri için onlardan intikam alacaktım. Hem de asla peşimden ayrılmayan bu iki aptal sarışına geride kalan olarak ceza vermiş olacaktım. Her şey harika olacaktı. "Ne istiyorsun?" diye sordu Egemen, sorarken gözlerini kısmıştı. "İşin sonunda sağ kalacak mıyız?" "Onu bilmem." dedim ve şeytansı bakışlarımı üzerlerine diktim. "Ne olduğunu söylemeyeceğim, aynı sizin bana yaptığınız gibi. Gidince öğreneceksiniz, kabul mü?" "Ne kabul mü ya?" diye sordu Muhittin. "Söyle işte, ne bilelim bizi katliama götürmeyeceğini?" "Oradan bakınca katile mi benziyorum?" diye sorduğumda dudak büktü. "Eh, bir tık andırıyorsun." "Ben anlamam." dedim ve ayağa kalktım. "Şimdi kabul edin ya da sonsuza dek susun. Eğer şimdi kabul etmezseniz asla ve asla sizin istediğinizi yapmam. Ama kabul ederseniz ben de size yardım edeceğim, söz. Hem de sizin sözünüzden değil, Asya sözü. Sizinki bozuk malum, tutmuyor." İkisi birbirine kısa bakış attı. Bence bunda düşünülecek bir şey yoktu, en başından beri istedikleri bu değil miydi zaten?  "Tamam." dedi Muhittin, belli ki sonunda aklını kullanmaya başlamıştı. "Ne istersen yapacağız, sonra da sen bizim istediğimizi yapacaksın." "Anlaştık." dedim ve sinsi sinsi gülmeye devam ettim. Bu gece çok eğlenecektim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE