Madde 5.8

2541 Kelimeler
Yeni maddemi Arda'dan öğrendikten sonra buna sıkı hazırlandım ve keyifle yollara düştüm. Çünkü maddeyi ben yazmıştım, bunun için çok hevesliydim. Hep hayalini kurduğum, dizilerde ve filmlerde gördüğüm bir şeydi. Öyle abartılacak bir şey değildi ama cool olduğunu düşünüyordum. Arda'yı bu maddeyi öne aldığı için görüntülü aramadan alnından öpmüştüm. Sonra sanki bu gerçekmiş gibi alnını ıslak mendille silmeye başlamıştı. Karşılıklı küfürleşerek telefonu kapatmıştık. İyi dostlar böyle yapardı. Otelden ayrıldıktan yaklaşık on beş dakika sonra adresime varmıştım. Zaten uzak değildi, kumsaldaydı ama kumsalın biraz ilerisinde kalıyordu. Bu yüzden kumsal boyunca yürümüş, kendimi denize atmamak için epey çaba sarf etmiştim.  Madde, plaj volebolu oynamaktı.  Normal Voleybol bundan farklıydı. Bunda iki kişilik takımlarla oynanıyordu ve sayılar yirmi beş de değil yirmi bir de bitiyordu. Gelmeden önce biraz araştırma yapmıştım, videolarını izlemiştim ve epey havalıydı. Sporla çok alakam olmasa da hevesliydim. Burada hevesimi almaya niyet etmiştim. Önümde oynanan maç bittiğinde tuttuğum takım kazandığı için ıslık öttürüp alkış tuttum. Takımlar sırayla kuruluyordu, arkadaşlarınla da oynayabilirdin, tek gelip bir gruba da katılabilirdin. Belli bir sıra vardı, ben beklerken üç maç izlemiştim ve biraz daha öğrenmiştim. Maç bittikten sonra sıra benim oynayacağım maça gelmişti, ayağa kalkarken heyecan basmıştı. Elimde kanıt olması adına maçı izleyen kızlardan birine telefonumu bırakıp fotoğrafımı ve mümkünse videomu çekmesini istedim. Belki de videoları da hesabıma yüklemeye başlardım, bu müthiş yazı herkese gösterirdim. Kendi tarafıma geçtiğim sırada gözüm karşı takıma kaydı. Önce Egemen'i gördüm, o anda zaten başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Hemen yanına bakmadan bile Muhittin olduğunu biliyordum ama yine de baktım. Resmen yine karşıma çıkmışlardı, her işime çomak sokuyorlardı. Onlardan kurtulmak için illa istediklerini mi yapmam gerekiyordu? Bu muydu yani! Maç başlamadan önce fileye yaklaştım, ellerimi üzerine koyarak beklediğimde Egemen de yaklaştı ve aynısını yaptı. Bıyığı yoktu ama bıyık altından gülmeyi iyi beceriyordu. Etrafta insanlar olmasaydı ve gözler oyuncu olduğumuz için üzerimize dikilmeseydi fileyi söker boynuna dolardım. "Karşıma çıkmaktan vazgeçin." dedim, konuşurken çok sakindim ama içten içe çatlıyordum. Dışarı kestiğim poz benim için çok önemliydi, bu iki sarı kafa için bunu bozacak değildim.  "İstediğimizi yap." dedi, çok netti. "Senden tek bir şey istiyoruz." "Hayır." Ben de çok nettim. "Benden tek bir şey bile istemeyin, düşün yakamdan. Nereye kadar peşimde dolanacaksınız? Elbet pes edeceksiniz." "Etmeyiz, bol bol vaktimiz var. Zaten çok eğlenceli aktiviteler yapıyorsun, bize de eğlence çıkıyor. Niye bırakalım peşini?" "Sapık diye polise şikayet edeyim de görün siz gününüzü." İkimizin atışmasını bölen suskunluklar Kralı Muhittin Beyefendilerin konuşması olmuştu. Nadiren konuştuğu için ona bu adı uygun görmüştüm. "O halde iddiaya girelim." Bana doğru yaklaştı, parmaklarını filenin deliklerinden geçirdi. "Bu maçı biz kazanırsak istediğimizi yaparsın, sen kazanırsan biz senin istediğini yaparız. Yani hayatından siktir olup gidebiliriz." Aslında çok cazip bir teklif sunuyordu ama onlar bu durumda avantajlı sayılırlardı. Hem birliktelerdi, nasıl oynayacaklarını bilirlerdi. Ben tanımadığım biriyle oynayacaktım, keyfi oynayıp kaybetmemize neden olabilirdi ve ben boşu boşuna onların istediklerini yapardım. Diğer yandan zaten istediklerini yaptığımda gideceklerse neden bu seçeneği kullanayım ki? "Olmaz." diyerek omuz silktim. "İstemez." Muhittin bıkkın bir tavırla nefesini dışarı bıraktıktan sonra, "Neden?" diye sorduğunda ona, "Çünkü gitmeniz dışında da bir kazancım olmalı, bu kadarı beni tatmin etmez. Gitmeniz dondurma, üzerine koyacağım kiraz tatmin bedeliniz Muhittin." dedim. "Bana Muhittin demeyi kes." dediğinde omuzlarımı silktim. "Adını söylemezsen sana Muhittin demeye devam ederim, ne diyeyim başka?" "İddiayı kazan, dondurmanın üstündeki kiraz yap o halde." "Aslında iyi fikir." diyerek gözlerimi kıstığımda bundan memnun olmuş gibilerdi. Aslında ben hala memnun değildim ama maç başlamak üzereydi ve ben onlardan kurtulmak istiyordum. Bu yüzden kabul ettim. "Tamam, bakalım Muhittin'den seviye atlayabilecek misin." Maçın başlayacağına dair ilk düdük duyulduğunda elimi fileden çekerek geri geri yürümeye başladım. Başta havalı görünen bu görüntü saniyeler içinde benim sakarlığım yüzünden mahvolmuştu. Arkamdaki kızı fark edememiştim ve ona çarpmıştım. Havam puf! Arkamı dönerek, "Kusura bakma, arkamda biri olabileceğini düşünemedim." diye açıklama yapmaya çalıştığımda gülümseyerek elini uzattı. "Sorun değil, bu arada ben Nisan."  Elini tuttum. "Ben de Asya, tanıştığıma memnun oldum Nisan." Kısa bir taktik süresi istedik, yeni tanıştığımız için buna izin vardı. Bu süreçte Nisan'ın Türkiye liseler arası Voleybol şampiyonasında birinci olduğunu ve hatta okulunda takım kaptanı olduğunu öğrendim. O anda karşı takımdaki sarı çiyanlara attığım bakış görmeye değerdi. Maç bizdeydi, asla alamazlardı. Ben ne kadar kötü olursam olayım karşıdakiler Nisan ile baş edemezlerdi. Maç başladığında düdük sesiyle birlikte tek yaptığım gelen toplara karşılık vererek karşıya atmaya çalışmak olmuştu. Pek sportif olmadığımı söylemiştim, Nisan da biliyordu. Topa sürekli karşılık vererek asla taviz vermiyordum, birazcık beceriyordum işi. Egemen ve Muhittin sert atışlarla erkeklik taslayıp bizi devirmeye çalışıyorlardı. Bütün bunlara rağmen ilk turu üç sayı fark ile önde bitirmiştik. İkinci turda hiç zorlanmadan, genelde Nisan'ın taktiksel vuruşlarıyla karşı takımı bozguna uğratıyorduk. O kadar iyiydi ki ben yanında put gibi dikilsem kimse fark etmezdi. En büyük şansımı burada kullanmışım gibi hissediyordum. Egemen çok gerilmişti, elmacık kemikleri kasılıp duruyordu. İkisi de öfkeden ve hırstan tişörtlerini çıkarıp bir yana atmışlardı. Kas seyri iyi olsa bile maç daha da umurumda olduğu için pek umursamadım. Fakat izleyen kızlar onlara öyle bir tezahürat yapmaya başladılar ki afallamadan edemedim. İki baklava görünce eriyorlardı ama hak veriyordum. Karşımda Egemen ve Muhittin'den başkası olsa ben de erirdim. Ama onlara asla. İkinci turu öyle bir farkla kapattık ki üçüncüsüne gerek bile kalmadı. Nisan sayesinde onları yenip iddiayı kazanmıştım. İkisinin de yüzü beş karıştı. Etraflarında sırf biraz tipleri ve kasları olduğu için onlara teselli veren kızlar vardı. Onlar ise somurtarak bana bakıyorlardı, onlara nasıl da nispet yaptığımı izliyorlardı. Ben kazanmıştım, tam da olması gerektiği gibi. Ne onların istediklerini yerine getirecektim, ne de artık onları peşimde görmeme gerek kalacaktı. Muhittin'in bir daha ihtiyacım olmayacak ismini öğrendikten sonra onlara sonsuza dek veda edecektim. Benimle aşık atmamaları gerektiklerini umarım bu kez iyi öğrenmişlerdir. "Helal be." diyerek elime çaktı Nisan, dikkatimi sarı çiyanların üzerinden çektim ve samimi bir şekilde gülümsedim. "Harikaydın, çok iyi pasladın beni." "Asıl sen müthiştin, sen olmasan hayatta kazanamazdım. Sen benim en büyük şansım oldun." Göz ucuyla Muhittin ve Egemen'i gösterdim. "Onlara yenilseydim kendimi bir dağın tepesinden atardım." "İyi oynadılar." dedi Nisan, ne kadar da masum bir kızdı. "Ama bizim kadar değil." "Kızların gücü adına!" diyerek ellerimizi bir kez daha çaktık. Sonra fark ettik ki bu son olmamalı, çünkü kısa sürede mükemmel anlaştık. Bu yüzden Nisan'a numaramı verdim ve o da beni çaldırdı. Böylelikle kendime bu yaz için bir arkadaş daha edinmiş oldum. Gerçi diğer arkadaşım Eric'di ve o da pek arkadaş sayılmazdı. Sarı dingilleri arkadaştan saymak dahi istemiyordum. Diğer arkadaş seçeneklerimde onlar yüzünden suya düşmüştü zaten. Nisan'ın yanından ayrılarak yeniden fileye yaklaştım. Resmen otuz iki diştim, onları gülüşümle bile alt edebilirdim şu durumda. Fileye ellerimi koydum ve derin, sesli bir iç çekerek onlara küçükser bir tavırla bakmaya başladım. Bunu dibine kadar hak ediyorlardı. Beni bambaşka bir insan olmaya onlar zorluyorlardı.  "Muhitin?" dediğimde bundan o kadar zevk almıştım ki hemen ardından sesli kahkaha atmadan edememiştim. Yalan yok, kısa bir an kazanacaklarını düşünmüştüm. Nisan'ı tanımadan önce öyle bir korku gelmişti ama tanıdıktan sonra direkt geçmişti. Kazanacağımıza emin olmuştum.  Muhittin yerdeki kumlara tekmesini geçirip savurarak bana yaklaşmaya başladı. Yerdeki kumları benim suratım olarak gördüğüne yemin edebilirdim ama kanıtlayamazdım. Hemen karşıma geçti, ellerini hemen ellerimin dibinden fileye geçirdi. Dilini kuruyan dudaklarının üzerinde yavaşça gezdirip boğazını temizlediğinde istemsiz tekrar etme ihtiyacı hissetmiştim. Boğazımı temizlemedim ama dilimi kısaca dudaklarımda gezdirdim, bunu fark etmemesini umut ettim ama gözleri dudaklarıma kaymıştı bile. Öksürerek dikkatini yeniden gözlerime çektim, bu onun dudaklarının kenarını alaycıl bir tavırla kıvırdı.  Neyse Asya neyse, sinirlenme. Bilerek yapıyor. Sen kazandın, onu yendin ve o şu an kuduruyor. Bana adını söylemek zorunda, zor bir şey değil ama nedenini bilmediğim bir şekilde artık gerçek adını merak ediyordum. Ayrıca artık peşimde dolanmayacaklardı, daha fenası mı vardı? "Muhittin." dedim, yeniden sırıttığımda dudağının kenarındaki kıvrılma yok oldu. "Yoksa gerçek adında mı muhittin?" Gözlerimi kıstım ve onu baştan aşağı süzdüm. "Aslında biliyor musun, Muhitin adı senin için yaratılmış gibi. Doğruyu söyle, tutturdum değil mi? Göbek adın ya da ikinci adın falan kesin Muhittin senin." Ben ona dil döküp sinirlerini köpürtürken derin bir nefes alıp yavaşça bıraktı. Sinirlendikçe hoşuma gidiyordu, dört köşe oluyordum. "Kuzey." dedi net bir sesle, hemen dudak büktüm. Adı çök güzeldi, hatta en sevdiğim isimlerden biri bile olabilirdi. Benim ismimle bir bağlantısı bile vardı. Benim de adım Asya'ydı, o da Kuzey. Asya'nın Kuzey'i gibi... Bir saniye... Ne saçmalıyorum ben? "Muhittin daha güzeldi." dedim hemen, burun kıvırdım. Ona Muhittin demeye devam etmek istiyordum. Sadece şimdilik bile olsa bunu yapabilirdim. "Artık bana şu saçma adı söyleyip durma, benim adım Kuzey. Ku ve zey. İki hece, Kuzey." Beğenmediğimi düşünmesini istediğim için yüzümü buruşturup iç çekiştirdim. Ellerimi fileden çekerek göğsümün üzerinde bağladıktan sonra, "Aman, yesinler adını. Muhittin daha güzel, tarz bir kere. Kuzey de neymiş, aşırı sıradan. Bence Muhittin'i kullan, benden bir tavsiye." dedim. "Birinden tavsiye alacak olsam o sen olmazsın." dediğinde neredeyse yüzüne tükürecektim. Şansı yaver gitmişti de Nisan yanıma gelmişti, birlikte fotoğraf çekilmek istemişti. Zaferimizi bir de o şekilde kutlayacaktık. Telefonu verdiğim kız eminim bir sürü fotoğraf çekmişti ama yine de bu selfie güzel bir hatıra olacaktı. Telefonumu kızdan alarak Nisan'ın numarasını kaydettim. Nisan'la biraz daha konuşma fırsatı yakalamıştık. Nisan Bodrum da yaşıyordu, bir otelde kalmıyordu ya da tatilde değildi. İnsanların bu şehide tatil dışında yaşıyor olması bana hep garip geliyordu. Neden bilmiyordum, sanırım tatil şehri olarak algılanmasından dolayı. Nisan Bodrum'u çok iyi biliyormuş ve her fırsatta onu arayabileceğimi söylemişti. Yani başım sıkışırsa, yanıma bir arkadaş lazım olursa, kaybolursam falan hemen onu arayabilirdim. İstanbul da yanı başımda hep Arda ve Buse olurdu, sıkıştığım an yardıma koşarlardı. Burada kimse yoktu. iki sarı çiyanla bile tek uğraşmak zorundaydım. Mesela Arda olsaydı onları birer yumrukla denize sallardı ama ben çekmek zorunda kalıyordum işte. Hatta Buse sarı saçlarını kesin keserdi, yapardı yani. Tek başınayken biraz zor oluyordu işte. Aklım hep Buse ve Arda'ya kayıyordu. Onları gerçekten çok özlemiştim, hemen görüntülü aramak istiyordum. Bu yüzden önce Nisan'a veda ettim, ardından Egemen ve Kuzey'e ölümcül bakışlarımı yollayarak oradan ayrıldım. Saat henüz erkendi, bu yüzden otele dönmek istemiyordum. Bodrum'un sokaklarına daldım, biraz gezindim ve birkaç parça kıyafet aldıktan sonra oturmak için kafelerden birine geçtim. Çok sıcaktı, acilen soğuk bir şeyler içmem gerekiyordu. Soğuk içip ardından Arda ve Buse'yi arayacaktım. Onlarla çaktırmadan özlem giderecektim. Aslında her gün konuşuyorduk ama normalde gün içinde hep birlikte olduğumuz için bana yetmiyordu. Eminim onlar da aynı şeyi düşünüyorlardı ama dile getirmiyorlardı. Zaten ben de dile getirmeyecektim. Şirin, beyaz mobilyalarla döşenmiş ve en önemlisi kliması olan bir kafeye geçmiştim. Köşe koltuklardan birine yerleşip menüyü bekledim. Menü geldikten sonra seçmek bana çok zor gelmişti. Hepsi fotoğraflıydı ve şu an içinde buz olan her şeyi istiyordum. Seçip yapmakta zorlandığım için ise yeni bir tat denemekten vazgeçtim. Şu durumda bildiğim tatlardan gitmek en iyisiydi. Favori içeceğim olan yeşil elmalı, dondurmalı limonata söyledim. Bu muazzam ötesi bir şeydi, önüme gelen herkese içiriyordum. İçeceğimi beklerken sıkıldığım için içmeyi bekleyemedim. Arda ve Buse'yi görüntülü arayarak telefonu önümdeki tuzluğa sabitledim. Şimdi her şey daha güzeldi işte.  Önce Buse açtı, hemen ardından Arda. Çirkin suratlarını görür görmez onlara bulaşmaya başladım çünkü kankalığın ilk kuralı buydu. Kankana asla ve asla iyi davranmazdın. "Nabersiniz kankaların en çirkinleri?" dediğimde Buse'nin gözleri kocaman oldu. Arda ise sadece bakmakla yetiniyordu ki muhtemelen Buse'nin tepkisinin yeterli olacağını düşünüyordu. Birbirimizi o kadar iyi tanıyorduk ki artık sorgulamıyordum bile. Buse, "Sensin çirkin." diye çemkirdi. "Sana kaç defa diyeceğim benimle konuşurken aynaya bakma diye, laf her seferinde yanlış yere gidiyor." O bana laf mı soktu yoksa bana mı öyle geldi? Hani sokmuşta olabilirdi, saçmalamış da olabilirdi. Sonuçta bazen ikisi de aynı şey olabiliyordu.  Arda koca bir kahkaha patlattığında bunun bir laf sokma olduğunu anlamış olmuştum. Somurtan bendim, onlar değildi. Bir de onları özlediğimi söylemiştim değil mi? Özlememiştim ya, ikisinden de nefret ediyordum. Karşıma çıktıkları ilk anda kafalarını alıp birbirine tokuşturacaktım. Aynı Muhittin ve Egemen'e yapmayı planladığım gibi. "Zombilerin Kraliçesi lafı yiyip yerine mi oturdu ya!" diye keyifle şakıdığında kameraya doğru vurdum. Onu buradan tokatlayabilme yeteneğinin şu anda bünyeme bahşedilmesini istiyordum. "Nasıl bir duygu kraliçem?" "Sen daha iyi bilirsin Arda." dedim ve başımı hafif yana eğdim. "Sahi, sen Buse senin bacaklarına ağda yaparken nasıl hissediyordun? Acıtıyor muydu?" Asya vurdu gol oldu, Arda'nın suratı bir tuğla gibi yere düşmüştü. Arda pürüzsüz bir vücudun kızlara daha çekici geldiğini savunuyordu. Tabii Buse ve ben de aynı şekilde düşünüyorduk. Sürekli bunun hakkında yorumda bulunduğumuz için Arda bey etkilenmiş olabilirdi ama umurumuzda bile değildi, çok daha iyin olmuştu. Yine de bununla dalga geçmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Bu kez Buse koca bir kahkaha patlattı, Arda acı çekiyordu. Bazı zamanlarda Arda'ya ağda yapmak için gece düzenlerdik. Ailelerimiz bunu görünce aynı evde bir daha yapamazdık. Bu yüzden sadece üç kez yapabilmiştik, hep yanlış anlaşılmalara sebep oluyordu. Arda'nın kaşları çatılmıştı, dudakları mühürlenmişti ve içten içe küfür ediyor gibi görünüyordu. Bu her ne kadar doğal bir şey olsa da, yaparken bilsek bile onun o hallerini hatırladıkça dalga geçmeden edemiyorduk. Çığlıkları ve girdiği haller gözle görülmeye değerdi. Gülmemi mecburi olarak kesen içeceğimin getirilmesi olmuştu. Garsona teşekkür ederek içecekten birkaç yudum aldım ve serinleme aşamasını da böylelikle tamamladım. Şimdi asıl mevzuya giriş yapabilirdim. "Ee anlatın." dedim, bir yudum daha aldım. "Bensiz neler yaptınız, neyden geri kaldım?" "Neyden kalmadın ki." diyerek ojelerini silmeye başladı Buse, odasındaydı. Arda da babasının restoranındaydı. "Hemen anlatıyorum. Bugün sabah on iki de uyandım." Lafını böldüm. "Sabah olduğuna emin misin? Öğlen olmasın o. Beş dakika önce uyanmışsın geri zekalı." "Aramasaydın bir beş dakika daha uyurdum be Asya." diyerek esnedi. "Ne bekliyorsun kızım? Biz tatilde değiliz, hala İstanbul'dayız. Havuza giriyoruz, denizler pislik içinde zaten. Sen de her şey var, sonsuz hizmet bile var." Hatta tatilini mükemmel kılacak maddelerin bile var." "Biliyorum, ben mükemmelim ve siz bu mükemmelliğin altında eziliyorsunuz." diye alay ettiğimde Buse elindeki pamuğu ekrana doğru fırlattı. İşte benim arkadaşım, ruh ikizim.  "Sana öyle bir madde atacağım ki..." diyerek araya girdi Arda. "Çığlık kıyamet kalacaksın. Ne yaptın, bitirdin mi sana attığım maddeyi? Öğlen oldu, bir zahmet bitirmiş ol." "Bitirdim tabii." diye yanıtladım. "Bir sürü fotoğrafım olmalı, konuşma bitince bakacağım. Maçı kazandık, çok zevkliydi. Bunun üzerine hangi maddeyi atarsan at umurumda olmaz. Resmen yetenek abideyim." "Bu yine kendini övmeye başladı." dedi Buse, Arda başını sallayarak onayladı. "En fazla iki dakika yapmadan durabiliyor zaten." "Bence oldukça mütavaziyim." diyerek göz kırptığımda ikisi de burun kıvırdı. "Aman ne mütavazi." "Neyse." dedi Arda, heveslenmiş gibiydi. "Fotoğrafları at da sana yeni maddeni atayım." "Yapmamam ki." Omuz silktikten sonra içeceğimden birkaç büyük yudum aldım. Soğuk içecek mideme her indiğinde içerisi bayram ediyordum. "Bugün yaptım bir madde, yeterli. Yarın yaparım diğerini." "Ya sen at." dedi Buse, ikna etmek ister gibi. "İstediğin zaman yaparsın, sadece görmeni istiyoruz. Belki hazırlık yapman gerekir falan." Bu madde kesin nefret edeceğim bir şey olacak. İkisi birleşip bütün şeytancıl düşüncelerini üzerimde uyguluyorlardı. Yine de şeytanlara boyun eğmek yoktu, bütün maddeleri yapabilirdim ben. "Tamam, atarım birazdan." dediğimde ikisi aynı adan kötü adam kahkahası patlattılar. Sonra aynı anda ekrana uzandılar. "Şimdi kapat." dedi Buse, gerisini Arda ekledi. "İşimiz var, hadi defol." Telefonu resmen suratıma kapattıklarında ağzım beş karış açık kalmıştı. Ekrana doğru küfür savurduktan sonra Voleybol maçındaki fotoğraflardan birkaçını ve video yolladım. Sonra içeceğimi içmeye devam ettim. Sıcak bir günde yapılacak son şey yeni bir madde yapmak olurdu herhalde. Kendi kendime takılırken karşımda, iki masa ilerimde oturan kumral bir çocukla göz göze geldim. Uzay ötesi bir yakışıklılığı vardı ve bana göz kırpmıştı. Bu tavrına düşüp ona dudağımın kenarıyla gülümsediğimde ayağa kalkması ve bana doğru yürümeye başlaması çok zaman almadı. Evet, bu yaz sap kalmak kesinlikle yok. Hem iki sarı kafa da beni bölemez, maçı kazanmıştım. Çocuk tam gelmişti ki bir anda önümdeki koltuklar doldu. İki sarı kafayı gördüğümde ağzım kocamana açık ve çatık kaşlarla kala kalmıştım. Muhittin yani Kuzey ve Egemen yine karşımdaydılar. Yine her şeyi mahvediyorlardı işte.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE