Sabah uyandığımda, dün aklıma geldiği için direkt kahkahalara boğulmuştum. Kuzey'i bu kadar sinirlendirip, peşinden koşturabilen bir Egemen'dir herhalde. Bir saniye, ben Kuzey mi dedim? Olamaz! Hayır, hayır onun adı Muhittin! Kendine gel Asya!
Kendi kendime kafa sallayıp yataktan çıktım ve lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. Dişlerimi de fırçaladığımda aynadan kendime otuz iki diş sırıtıp diş macunu reklamındaki kadınlar gibi güldüm. Her zaman bir reklam filminde oynamak istemişimdir. O yapmacık tavırları çok güzel sergilerdim kesin.
Kendime, "Parlaksın!" diyerek yavaş adımlarla bavulumun başına geçtim. Sanırım dünyadaki en üşengeç insan ödülüne layık olmalıyım. Bavulumu hala yerleştirmemiştim. Her seferinde, bu bavulun başına her geçtiğimde elimle şöyle dolaba doğru ittiriyordum, bir parça alıp dolaba koymak istiyordum ama bir türlü o yerleştirme evresine gelemiyordum. Sanki bir büyüyle engelleniyordum, adı da üşengeçlik büyüsüydü.
Kendi kendime anne felsefesi uygularken siyah bikinimi giyip, üstüne salaş bir çiçekli elbise geçirdim. Artık kombinin başını çeken plaj çantamı, sandaletimi ve gözlüğümü de alıp odadan çıktım. Gönül isterdi ki bugün de o bavulun başında geçirdiğim dakikaların birazını kıyafetlerimi dolaba yerleştirmek için harcayayım ama işte, bir türlü olmuyordu.
Asansörün önüne geldiğimde en alt katta oluşu somurtmama yol açarken düğmeye basıp telefonumu çıkarttım. Buse'yi aradığımda fazla geçmeden açmıştı. Eh, beddualarıma maruz kalmamak istemesi normaldi. Kanka dediğin her koşulda telefonunu açmalıydı. Sonuçta ben asansör beklerken birileriyle boş yapmak zorundaydım değil mi?
"Best of the kankamakankam. Madde tamam mı?" dediğinde kaşımın birini kaldırıp birini çattım. Üstün yetenekliyim, biliyorum. "Ne maddesi ya, o yeniyor mu? Başka işlerim vardı, bugün yaparım." dediğimde homurdandı. "Ne gibi işler? İşin içinde şu en son bahsettiğin taş çocuk yoksa o işi bir taraflarına sokarım."
Gözlerimi devirip açılan asansör kapısından girip zemin kata bastım. "Hangi taştan bahsediyoruz? Eğer şu fotoğraftaki öküzden bahsediyorsan taş ile odunu karıştırma derim."
"Kızım beynine kuş mu sıçtı senin, gözlerini kızarmış dondurmamı yaptılar, çocuk taşlıktan meteorluğa direkt geçiş yapmış." diyerek nefret ettiğime üzerine yeminler edebileceğim Muhittin'e yersiz övgüler yağdırdığında yüzüm resmen şekilde şekle girmişti. Onun bu şekilde övülmesi hoşuma gitmiyordu. Yakışıklı olduğunu biliyordum ama bence abartmamak lazımdı. O kadarını da hak etmiyordu. En azından benim gözümde...
"Tatlım o çocuk tam bir Muhittin görünümlü Kuzey çakması. Yani şansı yok." diye hayıflandığımda Buse'nin kıkırdadığını duydum. Oysaki ben çok ciddiydim. "Eğer sen birine isim taktıysan ya ondan çok nefret ediyorsundur ya da onu çok seviyorsundur."
Asansör açıldığında yavaş adımlarla restorana girdim. "İşte diyorum ya, nefret ediyorum. Tam bir Muhittin işte. Hem anlatmadığım bazı şeyler var." Kendime bir tabak alıp, telefonu kulağımla omzum arasına sıkıştırdım ve yiyecek bir şeyler seçmeye koyuldum. Tabağıma gözüme gelen birkaç şeyi doldurduktan sonra bir elime de vişneli meyve suyu alıp bir masaya yöneldim. "Kızım hemen anlat yoksa çatlarım. Yoksa sevgili misiniz?" diye gereksiz bir heyecanla sorduğunda masaya oturup onun dırdırının devamını masaya dinletmesi için telefonu masaya koydum. Cidden çekilecek gibi değildi. Masaya tam olarak yerleştirdiğimde Buse'nin, "Nedime olarak hangi renk giymeliyim?" dediğini duyduğumda yüzümü buna inanamıyormuş gibi buruşturmadan edemedim. Şimdi telefonu Buse'nin yüzüne kapatmamak için kendimi çok zor tutuyordum. Hayal gücü serbestti ama bu kadarı da akıl hastalığına giriyordu.
"Kızım bir saçmalama!" diye öfkeyle çıkıştım, Muhittin'le evlendiğimizi düşünemiyordum bile. "Ne kıyafeti, ne nedimesi? Yahu nefret ediyorum diyorum, hala evlenmenin ana dallarına geçiş yapıyorsun."
"Üf..." diye homurdandı. "O zaman çok boş yapmada anlat, nedir ne değildir. Burada meraktan çatlayayım mı istiyorsun anlamadım ki."
"Şöyle ki..." diye başlayarak kahvaltım boyunca Muhittin'den Kuzey'ine, Kuzey'inden Egemen'ine, Egemen'inden Ece'sine, Ece'sinden Mete'si ne her şeyi anlattım. Ağzım fazlasıyla yorulsa da Buse'nin heyecanlı yorumları işin eğlenceli kısmıydı. Fakat bir süreden sonra Muhittin ile beni ship ilan ettiğinde ona bin bir küfür geceleri sıralayıp laflarının hepsini yarıda kesmek zorunda kaldım. Çünkü benim hayal gücüm inanılmaz genişti ve onun söylediklerinden sonra zihnimde Muhittin ile düğün yapmak istemiyordum. Buse yine de bunu kabullenmedi, Muhittin ile geleceğimiz hakkında akla hayale sığmayacak şeyler söylemeye başladığında derin bir iç çektim ve madde yapacağımı söyleyerek telefonu kapattım. Bundan başka türlü kurtulamazdım.
Dediğimi gerçekten yapmaya karar vererek Buse'nin daha önce gönderdiği maddeye baktım. Maddeyi görür görmez ise kara kara düşünmeye başlamıştım. Nasıl yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Yine de toparlanıp plaja geçtim. Sanırım canım yatmak, yanmak, denize girmek istiyordu.
Bir şezlonga yayıldığım sırada niyetim güneşlenmekti. Henüz denize bir adım dahi atmamıştım, güneşin altında uyuklamak istiyordum sadece.
Ta ki...
"Asya hanım, sörf derslerinize gelmeme sebebinizi öğrenebilir miyim?" diyen sese dek. Gözlerimi direkt açıp başımda dikilene baktığımda onun şu adıyla beni hüsrana uğratan yakışıklı olduğunu anladım. Sörf hocamdı, güya ders alacağım sörf hocam. Nasıl da unutmuştum ama onu. Maddeyi tamamlamış gibi gösterdiğimden aklımdan uçup gitmişti.
"Şey, ben unutmuşum. Üzgünüm." diyerek kısa bir açıklama yapmaya çalıştığımda kaşlarını çatmıştı. "İsterseniz şimdi başlayabiliriz." dediğinde kafa salladım. Peşimi bırakmayacakmış gibi bakıyordu. Aslında ben de maddeyi gerçek anlamda gerçekleştirsem fena olmazdı. Sonuçta listeye bunu kendim yazmıştım, öyle bir anda üstünden geçmek yazıma ve listeme ihanet olurdu.
Geçen sefer kumsalda olan sörf tahtalarının yanına ilerlerken yandan yandan Kazım'ı süzüyordum. Kaslı, yakışıklı ve karizmatikti. Bunu kimse inkar edemezdi. Tahtların yanına vardığımızda elini birine uzattı ve bana doğru döndü.
"Şimdi derslerimiz haftada iki kere ve iki hafta sürecek. Dört derste çok rahat sörf tahtasının üstünde durmayı ve onunla rahat hareket etmeyi, birlik olmayı öğrenebilirsin."
Onu dikkatlice dinlerken yapmam gereken maddeyi yarına bırakmak istemediğimi hatırladım. Zaten madde için bir alanda bir sürü malzemeye ihtiyacım vardı. Herkese bir taneden, kişi sayısına göre ayarlamalıydım. Bunun için de arkadaşlarımın olması gerekliydi ki, şansa bak. Arkadaşım yoktu!
Sanırım tanıdığım üç-beş kişiden bu konuda yardım istemeliydim. Sonuçta burada yaşayanlar vardı. Mesela Eric, Nisan, Murat, Mete, Egemen ve Muhittin'den yardım alabilirdim. Egemen ve Muhittin burada yaşamasalar da bu konuda yardım edebileceklerini düşünüyordum. Hem onlar da olursa çok daha güzel olurdu.
Kazım bana sörf ile ilgili bir şeyler anlatıyordu ama benim aklım tamamen yeni maddemdeydi. O sırada bana bir tahta seçebileceğimi söylediğinde olduğum yerde irkilerek tahtalara baktım. Elim direkt sarıya kaydı. Bu bana bazı şeyleri hatırlatıyordu.
"Tahtayı seçtiğine göre başlayabiliriz." diyerek tahtayı kolunun altına alıp denize ilerlerken ellerimle oynaya oynaya peşinden ilerledim. O tahtayla denize girip biraz ilerlerken ben denizin soğukluğundan dolayı girmeye tırsıyordum. Anlamadığım, bu kavurucu sıcaklıkta neden deniz buz gibi? Zaten çok tuzlu ve kirli bir deniz olduğundan genelde havuzu tercih ediyorum. İşte denizi tercih edersen böyle yakalanıp, zorla denize sürüklenirsin. Bodrum'un her şeyi her ne kadar güzel olsa da, tatilin ana maddesi denizi tuzlu ve kirli olunca pek güzel gelmiyordu.
"E, hadi. Oradan sörf öğrenebileceğini sanmıyorum. Tabi uçup gelebiliyorsan ayrı." diyerek güldüğünde yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutuyordum. Sanırım bir anda ona karşı kötü şeyler beslemeye başlamış olmalıyım. Her ne kadar çok yakışıklı olsa da her hareketi beni soğutuyordu. Sebebini bilmiyordum, kesinlikle. Belki aklım başka maddedeyken bana eski maddem için ısrarda bulunduğu için olabilirdi. Aslında ona istemiyorum desem eminim bir şey demeyecekti ama içten içe bunun doğru olduğunu biliyor gibiydim. İşte yine de kendi kendime insanlardan soğumadan edemiyordum. Bu konuda pek tutarsızdım doğrusu.
Karar verip sağ ayağımı denize sokmak için yavaş yavaş uzattığımda bir anda arkamdan hızlıca dokunulup, "Bö." denilince çığlık atıp denize dokunmamak için ona tutundum. Gülüşü direkt kahkahaya dönüşen Muhittin'e dirsek atıp ondan geri çekildiğimde kahkahasına gülesim gelmişti. Gamzeleri tam olarak belli olurken gözleri kısılıyordu. Sarı saçları parlak güneşin altında daha da sarı gözüküyordu. Boyunun uzun oluşu kafamı biraz yukarı kaldırmama ve gözlerime hücum eden güneşe yol veriyordu. Üstünde bir şey olmadığı için karın kasları ağız sulandıracak cinstendi.
"Ne o, gözlerini alamadın. Sırıttığına göre." dediğinde bir anda kafa sallayıp kendime geldim. Sırıttığımın farkına varıp kendimi somurtmaya zorlarken elimi karnına geçirdim. "Ne diyorsun ya! Sen kimsin ki gözlerimi senden alamayacağım? Dalmışım sadeceç" dediğimde kafasını inanmadığını belli edercesine salladı. "Bak şimdi senin dilinden konuşacağım." dedi ve ellerini iki yana açtı. Sesini değiştirerek, "İneklerde uçuyordu çünkü." dediğinde gülesim gelse de karnına vurmak için tekrar hareketlensem de elimi tuttu. "Biliyorum, karın kaslarıma dokunmak için yer arıyorsun ama..." dedi ve elimi karnının üstüne koydu. "...İstersen bu kaslar sana hep açık." dediği an ona saldırmaya hazırlansam da elimi bırakıp koşmaya başladı. Benim onun peşinden koşmamı yarıda kesen ise...
"Asyacığım!" diye bağıran ve, "Dersimiz başladı. Lütfen gelir misin?" diye nazikçe konuşan Kazım'ın sorusu olmuştu.
Ayağım yere vurduğumda ellerimi önümde birleştirip denize adımımı attığım an bir titreme geldi. "Ben farkına varmadan kutuplar buraya mı taşındı? Bu ne soğuk!"
Kendi kendime isyan ederken arkamdan itildiğim gibi denize gömüldüm. Ağzıma tuzun en ağır hallerinden biri hücum ederken çırpınarak yukarı çıktığım gibi öksürmeye başladım. Şuan kusmamam için hiçbir sebep yoktu. Boğazım aşırı tuzdan dolayı yanıyorken kusmamak için elimi ağzıma götürüp sövmeye başladım.
"Hayatının en kötü dönemini hayvanat bahçesinde maymunlara yancılık yaparken yaşayan ey domuz! Günah falan demem seni kesip, çiğ çiğ yerim!" dediğimde omzumda bir el hissedip gözlerimi tamamen açıp sahibine döndüm. Az önce duyulan Muhittin'in kahkahası kesilirken Kazım, "İyi misin?" diye sormuştu. Öksürüp kafamı salladığımda kafamı hala kumların üstünde olan Muhittin'e çevirdim. Ona o kadar öfkeliydim ki denizden çıkıp o sarı saçlarını yolabilirdim.
"Ya sen bela mısın, beni rahat bırakmayacak mısın? Her an karşıma çıkıp beni sinir etmekten bıkmadın mı? Hayır, anlamıyorum bir yerime takip cihazı taktın da haberim mi yok." diyerek isyan ettiğimde gözleri arkamdan bana kaymıştı. "Hala farkına varmadıysan söyleyeyim. Alışkanlıklarımdan kopamıyorum."
Ona su fırlattığımda geri kaçmaya tenezzül etmedi. Kaşlarımı çatarak ona bakarken, "Biz derse başlayabiliriz hocacığım." dediğimde ben yalandan sırıtırken o son kelimede kaşlarını iyice çatmıştı. Neden bilmiyorum ama onun buna sinirleneceğini içten içe hissetmiştim. Mete olaylarını hatırlayınca da aslında bunu tahmin etmek çok zor olmuyordu. Çakma sevgilisi olsam bile bir şekilde kıskanıyordu işte bunu.
Arkamı döndüğümde hocam ile berabe sarı sörf tahtamın yanına yüzmeye başladık. En başta biraz donsam da şuan ılık geliyordu deniz. Tahtanın yanına geldiğimizde ellerimi üstüne koydum. Suyun üstünde dalgalanırken bana, "Hadi, üstüne çık bakalım." dediğinde yakışıklı demeyip ağzına çakmayı falan düşündüm. Yahu, çıkabilsem senin hoca olmanın anlamı ne? Ne güzel geçen sefer Muhittin beni zorla da olsa üstüne çıkartmıştı.
"Imm, şu işin kolay bir yolu yok mu? Ben pek beceremiyorum da." diyerek sıkıla sıkıla konuştuğumda kafa sallayarak tahtaya ellerini koydu ve baskı yaparak tahtanın suyun altına inmesini sağladı. "Hadi, atla." dediğinde elleri hala sarı tahtanın üstündeydi. Biraz çaba sarf ederek ilk önce suyun üstünde kendimi kaldırdım ve sağ ayağımı tahtanın üstüne attım. Ayağımı diğer taraftan sarkıttığımda gene de korkarak iki elimi sıkı sıkı tahtanın iki yanına sabitledim.
"Başardım!" diye bağırdığımda, "Şimdi ellerimi çekiyorum, sallandığında velveleye verme." dedi. Ona kafa salladığımda ellerini çekti ve tahta resmen deprem oluyormuşçasına yalpalanmaya başladı. Kalbime inme iner gibi olsa da sesimi çıkartmayıp, sabitleşmesini bekledim. Yavaşça daha az sallanır hale geldiğinde, hocacığım elleri iki yanda, "Şimdi öne doğru eğilmeni istiyorum. Tahtayla beraber yüzmeni istiyorum." dediğinde yüzümü korku dolu bir ifade aldı. Bu maddeyi yazanı dokuz köyde, tek şirine olmaya zorlasınlar inşallah! Bir saniye... bu maddeyi ben yazdım.
Kendi kendime beddua etmenin hüznüyle öne doğru yavaşça eğilmeye başladım. Sarı tahta haddinden fazla sallanırken her an çığlık atabilme kapasitesine sahip olan ben, kendimi zor tutuyordum.
"Şimdi ellerini normalde nasıl yüzüyorsan aynı o şekil, kulaç atmaya başla. Tahtayı vücudundan bir parça olarak gör lütfen."
"Taş olmaz mı malum, taş gibi kızım." dediğimde aslında bunu içimden söylemem gerektiğini fark ettim.
Kazımcığım sanki teselli edercesine kafa salladığında dudaklarımı büzdüm. Tamam, biraz çirkinlik bulutları üzerimde dolanıyor olabilir ama elbet ben de küllerimden doğup Victoria Secret'a baş manken olarak falan katılabilirim. Fakat o işte zor ya. Ben en fazla ne kadar cips yemeden durabilirim bilemiyorum çünkü. O kızların tek yediğinin bildiğimiz çoban salata olduğunu hepimiz biliyoruz sanırım. Bir de kırk yaşında bizden genç gözükmüyorlar mı, kafayı yiyorum. Kendimi de Allah bazılarına akılla bazılarını güzellikle sınıyor diye avutuyorum. Bence onların işleri daha zor. Gerçi üçüncü bir sınama şeklide olabilir çünkü bende ikisi de olmayabilir. Yine de kendi güzelliğime ve zekama güveniyordum, çok da kurcalamamak lazımdı.
Kendi içimdeki konuya o kadar dalmıştım ki suya dalmadan olmaz dedim ve suya atladım. Hayır, tabi ki de tahta sakarlığım yüzünden ters çevrilmedi ve ben çığlık atarak tuzlu suya gömülmedim.
Vakit dolana kadar Kazım bana birkaç şey daha öğretti ve dersimiz sona erdi. Beni bıraktıktan sonra diğer seksi kızların peşine dolandığını gördüğümde burun kıvırdım. Adından sonra ondan soğumalarını beklemek hataydı zaten.
Şimdi ise sıra maddeyi tamamlamaktaydı. İlk durak ise Egemen oluyordu.
¤¤¤
Kendimi yorgunlukla armut yastıkların üstüne attım. Kafamı geriye attığımda göz kapaklarımı delen güneş ile elimi gözlerimin üstüne koyarak diğer elimle boynumdan akan teri sildim. Ayağımdaki beyaz konversleri çıkarmamak için kendimi zor tutuyordum. Feci bir sıcak vardı ve ben bu sıcağın altında küçük bir parti hazırlamak zorundaydım. Sebebiyse o lanet olasıca maddeydi.
Dün yapmakta kararlı olduğum madde Egemen'in dün için söylediği bugüne asla yetişmez cümlesi yüzünden bugüne sarktı. Dün parti için ortam hazırlamak, yani adam toplamak ve maddenin ana temasını almak dışında hiçbir şey yapmadım. Parti bana ait olmasa da, hatta parti bile denemeyecek olsa da en çok ben yoruluyormuşum gibi hissediyordum. Oysaki tek yaptığım Nisan'ın abisi Murat'ın zengin arkadaşının evinin bahçesine otelden rica ederek aldığım beş-altı şezlongu koymaktı. Aslında evet, en çok ben yoruluyorum.
"Asya! O koca kıçını kaldır ve yardım et, sabahtan beri tek yaptığın yatmak. Ben oraya gelmeden kalksan iyi olur!"
Keşke gerçekten bu ses gaipten falan geliyor olsa. Hatta Nisan'ın sesi bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmayı bırak, daha kulağımın tekine giremeden çarpıp tek tek tüm harfler yere düşse falan.
Yüzüm güneşten kavrulurken kendimi havuza atmak istiyordum. Suyun beni kendine çektiğini biliyordum. Hem de geçen yatağımda olduğu gibi. Ama bu sefer yat bana yat yat demek yerine gir bana gir gir diyordu hayali rahatlık perim. Evet, böyle perilerimiz olduğuna inanmaya başlayacağım. Ve sanırım kendi perimin rahatlığa düşkün olduğuna da inanmak üzereyim.
Rahatlık perimin sesini duymaya başladığımda yüzümde hafif bir tebessüm belirdi.
"Çok yoruldun Arya, biraz suya ne dersin?"
"Ah, ne kadarda güzel konuşan bir peri."
İç ses kıvamında ki periciğimin sesinin biraz kalın oluşu dikkatimden kaçmamıştı. Eh, ben diyorum benim içimde aslında bir erkek yatıyor ama siz bilmiyorsunuz diye. Tabi bunu söylemeyi yıllar önce annem kafama topuklu ayakkabısını attığında bıraktım orası ayrı mesele.
"Asya şimdi rahatlayacaksın. Perin sana yol gösterecek. Şimdi ayağa kalk ama sakın gözlerini açma."
Kaşlarımı çatarak konuştum.
"Rahatlık perim, sence rahatlığımdan vazgeçip gözlerimi açar mıyım? Hem senin sesin harbi kalınmış ya."
Gözlerimi açmadan ayağa kalktığımda bu konuşmayı kimsenin duymadığına dua ediyordum. Ama aynı zamanda da perimin yolundan ilerliyordum.
"Şimdi arkana dön." dediğinde kafa sallayarak arkamı döndüm.
"Şimdi bırak kendini. Ben seni tutacağım. Bulutların üstüne götüreceğim seni. Orada seni iki yakışıklı karşılayacak." dediğinde peri kendimi arkaya doğru bıraktım.
Önce sırtım sonra kendim tamamen suyla buluştuğumda çığlık atarak yüzeye çıktım. Etrafımda duyduğum kahkahalar sinirden köpürmeme yardımcı olurken bana gülen Muhittin'e su fırlattım.
Geri kaçarak, "Rahatlık perin seni bıraktı mı yoksa Asya." dediğinde mermere yaklaşarak kendimi zemine çektim. Mermere oturduğumda Nisan yüzüme su atarak gülüyordu. "Ben sana kalk demiştim ama." dediğinde ayağımdaki ıslak ayakkabımı zoraki çıkarıp ona fırlattım. Egemen Nisan'ın önüne atlayıp ayakkabıyı havada yakalarken diğer ayakkabımı da çıkarıp onun kafasına attım. Bu sefer ben, Murat ve Muhittin kahkaha atarken Egemen kafasını tutuyor, Nisan ise habire 'Canın acıdı mı Egemen? İyi misin Egemen?' diye sorup duruyordu. Ben diyeyim, bunların arasında ya bir şey var, yoksa da ben yapacağım.
Gözlerimi kısarak ayağa kalktım ve elimi alnıma koydum.
"Arkadaşlar sanırım güneş ışınları beynime dik açıyla düştü. Çünkü aşırı sıcaktan beynim yanmış olabilir. Yoksa ben peri meri yok yani." diyerek az önce ki saçmalığımı ortadan yok etmeye çalışırken Muhittin yanıma gelip elini omzuma attı. "Tabii ki tüm suç güneş ışınlarının, yoksa senin beynin aslında tek bir nörondan oluşmuyor."
Kafamı ona hızla çevirip yüzümü buruşturdum. Karnına dirseğimi geçirip kolunun altından çıktığımda hepsi gülüyordu. Islak olmam benim kendime gelmemi sağlarken ayakkabılarımı alıp dibimdeki Egemen ve Nisan'ı havuza iterek içeri koştum. Eh, intikam soğuk yenen bir yemektir. Burada soğuk yemeği havuzla bağdaştırabiliriz sanırım.
Bir saat içinde tüm ev tam bir parti evine dönerken ben sürekli Egemen ve Nisan'dan kaçıyordum. Onlardan herhangi biriyle göz göze geldiğimde bana öyle bir bakıyorlardı ki sanırsın Doktor Who'da ki bir türlü ölmeyen dalekler gibi bana gözleriyle ışın kılıcı fırlatıyorlar. Ben sadece onlar serinlesinler, benim iyilik haneme bir çizik daha atılsın istedim. Kötü mü ettim ayol!
Kendimi bir an otuz yıllık evli, her hafta altın gününün altın dedikodularını patlatan koca karılar gibi hissederken ellerimi önümde birleştirerek saçlarımı savurdum ve havuz kenarıma geçtim. Kaşlarımı havaya kaldırarak kendimi seksi göstermeye başlamışken bir çocukla göz göze geldim. Saniyesinde tavladığıma emin olduğum çocuk bana yaklaşırken masadan iki içecek alarak devam etti. Onu gülümseyerek beklerken onun arkasında gördüğüm Nisan bende beyin sarsıntısına sebep olurken direkt yere eğilip hızlıca oradan kaçmaya çalıştım. Bir vampir edasıyla misafirleri es geçerek kırmızı gibi hayal ettiğim gözleriyle beni delercesine takip ederken arkamda bıraktığım -kaçırdığım- çocuk bana şaşkın bakışlar yolluyordu. Yerde sürünmeyi keserek ayağa kalktığım gibi birine çarptığımda alnımı tutarak geri sendeledim.
"Ulan senin o sert kaslarını dönenceler arasında kıstırsınlar inşallah. Kamu malına zarar diye içeri tıkarlar ulan o kaslarını." diyerek içimdeki asabi kızın sövmesine izin verdiğimde karşımdakinin Egemen olduğunu gördüğümde asabi kız birden Muhittin'in deyişiyle tek nöronumun arkasına saklandı.
Egemen sırıtarak üzerime üzerime gelmeye başladığında ben de gerilemeye başladım. Karşımdakini bir Damon Salvatore edasıyla yere sermek içimden gelse de boyumun buna yeteceğini sanmıyordum. Ya da insani güçlerimin bir vampir kadar yeterli olabileceğine, her neyse. Yutkunarak arkamı döneceğimi sırada birine çarpmamla duraksadım. Bu seferki ne öylesine bir erkekti ne de düşman kesilmeyen biri. Bu sırtıma değen iki koca çıkığından anladığım kadarıyla bir kızdı ve bu kız benim buradan bir Flash hızıyla kaçmama sebep olacaktı.
"Sakın kaçmaya kalkma, havuzu boylarsın yoksa." diye fısıldadığında Nisan, Egemen tam dibimde durmuştu.
"Iıı, yani kaçmazsam havuza falan atmayacaksınız. Tamam o zaman ben niye kaçayım ki. Hem biliyor musunuz siz benim en sevdiğim arkadaşlarımsınız. Yani Buse, Arda, Eric, Murat ve Muhittin'den sonra. Ya da dur, o Muhittin benim arkadaşım falan olamaz. Ben onu anca köpeğim diye tasmayla gezdiririm, sonra da bir ormana götürüp kendi kazacağı mezara gömerim." dediğimde Egemen bana ağzı açık bir şekilde bakıyordu. Gözü arkaya kaydığında aralarından tüm Flash hızımla kaçıp koştuğumda peşime düştüler.
O anda Muhittin, "Yakala!" diye bağırdığında attığı su tabancasını tutarak arkamı hep hayal ettiğim , dizilerdeki savaşçılar gibi dönerek peşimde olan Egemen'in suratına sıktım. Elimdekini fark eden Nisan kaçacak delik ararken onu da sırılsıklam yaptım. Tam bayrak bende, şehir benim diye bağıracağım sırada benim yerime Muhittin, "Su savaşı başlasın!" diye bağırınca gülerek onunla sırt sırta verdik.
Herkes ortalarda duran sepetlerin içinden renkli su tabancalarını alıp sıkmaya başladığında ortalık savaş alanına dönmüştü. Ben yan taraftaki Murat'ı ıslatırken Muhittin bir anda beni arkasına çektiğinde Nisan ve Egemen'in bana sıkmaya çalıştıklarını fark ettim. Muhittin beni onlardan korurken nedense yüzümde bir tebessüm belirmişti. Beni koruyan bir erkek. Düşüncesi bile garip. Şu ana dek bu görev hep Arda'daydı oysaki.
Murat tarafından yüzüme su yediğimde çığlık atarak düşüncelerimden sıyrıldım. Muhittin kolumdan tutup beni çekiştirirken ben arkada kalanlara su sıkıyordum. İşte benim tatlı ve bir o kadar zor maddem buydu.
12. Madde su savaşı idi.
İnsanların olmadığı bir alana geldiğimizde su tabancamda çok az su kalmıştı. Kafamı kaldırdığımda bahçede değil de evin içinde olduğumuzu fark ettim. Muhittin'e döndüğümde o da bana bakıyordu. Kaşlarımı çatarak mutfaktaki lavaboya ilerledim. Neden insanların arasından sıyrılıp evin içine, hatta mutfağa girdiğimizi bilmiyordum ama zaten su tabancamdaki su neredeyse bitmek üzereydi. Onu kaos ortamında havuzdan da doldurabilirdim ama sakince mutfakta doldurmak da iyi bir fikir gibi görünüyordu
"Niye buraya geldik? Su savaşının dışarıda olduğunun farkındasın değil mi?" Ona bakmadan tabancaya su doldurduğumda, "Evet." diye yanıtladı. Ses tonu bu kez garipti, sanki bir yabancı gibiydi ama buna anlam verememiştim. Neden böyle konuşuyordu, alaycıl tavrı nereye kaybolmuştu? Ben onunla sürekli alay ediyordum, ona karşı farklı bir duruşum vardı. Bu da onu ister istemez diğer insanlardan ayırıyordu ama bu iyi bir şey miydi yoksa kötü mü emin olamıyordum.
"Ee o zaman? Yoksa ben prenses miyim? Sen de benim hizmetkarım, kölem, savaşçım mısın? Beni bu ölüm kokan, ıslak ceset torbalarından kurtarmak için mi geldin? Ya da sen düşman mısın? Beni kaçırıp köle pazarında beş altına verecek misin?" diyerek elimi alnıma koyduğumda gülerek ellerini arkamdaki tezgaha yerleştirdiğinde onunla tezgah arasında sıkıştığımı fark ettim. Üst üste sıraladığım ihtimaller ve havanın sıcaklığı ağzımı kurutan sebepler olsa bile kalbimin ritmini arşa çıkaran onun benim çok yakınımda olmasıydı. Çok garip ve ikimizden beklenmedik bir pozisyondu ve ben onun bunu neyi düşünerek yaptığını bilmiyordum.
Muhittin düşman kuvvetlerinin prensi sayılırdı. Ben de bizim tarafın prensesi. Yani hiç yan yana gelmemesi gereken, bu şekilde olmaması gereken ikili bizdik. Ama garip bir şekilde Muhittin bundan rahatsızmış gibi görünmüyordu. Ve daha da garibi, ben de kendimi çok rahatsız hissetmiyordum. Sadece şaşırmıştım ve hala buna bir anlam vermeye çalışıyordum.
"Asya," dediğinde adımın kulağa bu kadar güzel geldiğini hiç hatırlamıyordum. Sanki büyüleniyordum,. Tamam şimdi anlamıştım, Muhittin için bütün saydıklarımı bir kenara atalım. O büyücüydü, ben de büyülenen. Ona kaşlarımı kaldırdığımda dudaklarını ıslattı ve dudağının kenarını davetkar bir tavırla kıvırdı.
"Bazen sadece seni dinlemek istiyorum, dediklerine gülmek." dediğinde kaşlarım sanki dahası mümkünmüş gibi hayretle havalanmıştı. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmediğim nokta tam olarak burasıydı. Ne demek istemişti, neyi kast ediyordu? Yine benimle alay mı ediyordu yoksa suratındaki yabancı ifade kadar ciddi miydi? Karşımda duran adam sanki başkaydı, benimle alay eden ve sürekli sinirlerimi bozmaya çalışan adam gibi değildi. Sanki benim kalbimi çalmaya çalışan bir adam gibiydi...
Ona kocaman olmuş gözlerle baktığımda lafın nereye gideceğini bilmiyordum. Hatta lafın gideceği yönün ihtimallerini bir bir hayali taramamdan geçirsem de hangi sonucu istediğime karar veremiyordum. Tek bildiğim maddenin tamam olduğu idi.
12. Su savaşı yapıldı.