Bazen beynimin aslında şişme balon olduğunu ve her an patlayabileceğini hissediyorum. Hatta bazen cam fanus olduğunu düşünüyor, içinde köpek balıklarının dolaştığını düşünüyordum. Şok olduğumda, ciddi manada beni kendimden geçirecek şeylerle karşı karşıya kaldığımda beynimde inanması güç şeyler dönüyordu. Ayrıca midem bulanıyordu, bunu hissedebiliyordum. Heyecandan mı yoksa korkudan mıydı? Onun sözlerinden olduğunu sanmıyordum çünkü ona ancak düşülürdü. Açık sözlü bir kızdım, bu konuda en azından kendime yalan söylemezdim.
"Kızım ne yapıyorsun öyle orangutan yavrusu gibi?" diye sordu Buse. "Düzgün dur da bir yüzünü göreyim."
Yataktan başımı aşağıya sarkıtarak düşünürken Buse'nin tabletimden bağırmasıyla düzelmeye çalıştım. Lakin bu hiç kolay değildi. Öne doğru yatağı tutarak kafamı aşağıdan kaldırmaya çalışırken, yatak çarşafıyla beraber kafa üstü yere düştüğümde inledim. Neden böyleydim, beynimi nerede unutmuştum? Tamam, her zaman aklı başında bir kız olmamıştım ama bu kadarı da biraz saçma değil miydi?
"Asya yemin ediyorum buradaki tarihi taşlardan hiçbir farkın yok." Sızlayan kafamı tutarak yatağın üstüne düşen tableti de elime aldım. "Biliyorum, çok güzelim." dediğimde yatağa çıkıyordum. En azından yatağa geri yatabilecek kadar beynimin kaldığını düşünüyordum. "Hayır tatlım, ikinizin de beyni yok."
Gözlerimi devirerek yatağa oturdum ve bacaklarımı önümde bağdaştırdım. Tableti de önüme koyduğumda Buse beni tam olarak görebiliyordu artık. Görmese de olurdu aslında, görülecek bir tarafım yoktu. Yürüyen depresyon ya da zombi olabilirdim. Öyle karmaşık ve soğuk bir haldeydim. Ben bile ne yaptığımdan bir haberdim.
"Kızım onu bunu boş ver anlat bakalım neler oldu?"
"Buse bence sen aklındaki onu bunu bırak da şuna sevin. Babam artık otelde kalmayacağımı, ev kiralayabileceğimi söyledi!" diyerek yeni aldığım mucizevi haberi ona söyleyerek en azından konuyu değiştirmeye çalıştığımda, Buse ilk önce ellerini havaya kaldırarak salladı ve, "Heeeey!" dedi. Ardından somurtuşunu bozmayarak, "Şimdi anlat!" dediğinde tableti yüzüne kapatsam nasıl olurdu acaba diye düşündüm. Sanırım Roma'dan Bodrum'a uçar, beni gözlerimden ve ellerimden bıçaklayarak ağzıma da domates koyarak fırına verir.
"Anlatıyorum tamam ama sakın ola ki pozitif düşünceler etrafa yayma oraya gelir seni o taşların kıçına sokarım."
Bu konuda ciddiydim, tek bir pozitif cümleye katlanabilecek gibi hissetmiyordum. Çünkü sanki bu beni yönlendirecekti. Ne tepki alırsam oraya doğru koşacak kadar iradesiz hissediyordum kendimi.
Buse kafasını hızlıca aşağı yukarı sallayarak gözlerini kocaman açarak gülümsediğinde iyice somurttum. Hiç anlatasım yoktu o Muhittin görünümlü Kuzey çakmasını. Onu andıkça burnum kırışıyor, yüzüm buruşuyor ve şekilden şekle giriyordum. Bunun sebebini iste hiç anlayabilmiş değildim.
"Şimdi-" diye başlayarak kendimin bile anlayamayacağı kadar hızlı bir şekilde olanı kısaca anlattıktan sonra derin bir nefes alıp bıraktığımda üzerimden bir yük kalkmış gibi hissetmiştim. Anlatmıştım, evet. Atlatmıştım bunu.
Buse ağzı açık dediğimi anlamaya çalışırken ona yalandan sırıttım, başka nasıl yırtardım bilmiyordum. Buse kendine geldiğinde ilk önce bir güzel küfrünü etti ardından, "Kızım düzgün anlat şunu yoksa gömerim seni oraya." dediğinde somurtarak aynı şeyleri yavaşça söyledim.
"Şimdi biz bununla mutfakta dururken bana beni dinlemek istediğini falan filan söyledi, ben de su tabancasıyla yüzüne su sıkarak kandıramazsın diyerek yanından sıvıştım ve bir daha gözüne gözükmemek için otele kaçtım."
Buse bir anda kahkaha atmaya başladığında ciddi ciddi yüzüne tableti kapattım. Bir kankanın kankasına böyle bir kahpeliği yapmaması gerektiğini savunuyordum ama aynı zamanda bir kankanın her daim böyle şeylere benim kankam gibi tepki vermesi gerektiğini de savunabiliyordum. Şuan hem kendimi haklı çıkartıp, hem de kendimi yere sermiş olabilirim ama bu Buse'yi haklı çıkartmazdı. Zaten bu konuda iyice hassaslaşmıştım. Dünyaya at gözlüğüyle bakıyormuş gibi davranmak benim klasik tavrım olmuşken şuan at gözlüğümü bir kenara bırakıp olasılıkları tartmam gerekiyordu.
Kuzey'in dün söyledikleri aklımı çelmedi değil. Bazı şeyleri kalbimin derinliklerinden çıkartmamı bile sağlamış olabilir ama tam olarak ne demek istediğini bilemiyordum. Tamam, seni dinlemek istiyorum bla bla ama bu bir çok anlama çıkabilir. Benim boş konuştuğumdan bile bahsediyor olabilir ve eğer öyleyse o zaman benden çekeceği var!
Tabletimden çağrı gelmeye başlayınca tekrar Buse'nin yüzüne kapattığımda bir süre sonra Arda aramaya başladı. Kocaman sırıtarak açtığımda Arda üstünde tişörtü olmadan tahminen sitenin havuz başında bana kocaman gülümsüyordu. Onu özlemiştim. Buse şırfıntısının yanında melek kalıyordu. Bir de erkeklere şeytan derler, Buse onlardan bin kat şeytandı. Sonuçta yardıma en muhtaç olduğum bu zamanda bana gülebiliyor ve böylece sırtımdan bıçaklayabiliyordu.
"Kankaların en kaskilotoşkosu! Seni ne kadar özledim tahmin bile edemezsin!" Arda saçlarını eliyle geriye atarak kaşlarını gülümsemesiyle çattığında ağzımı otuz iki dişin tamamını gösterecek şekilde gerdim. "Kas-ki-lo-toş-ko mu?"
Kafamı hızlıca aşağı yukarı sallayarak cevap verdim. "Benim en iyi, en güvenilir, en dalga geçmeyen, en yakışıklı, en sır küpü, en sağ duyulu, en karizmatik, en kaskilotoşkoma başka ne diyebilirim ki değil mi en..."
"En Allah belanı vermeyesice Asya." diyerek bir anda lafımı kesti. "Tamam anladık Buse seninle bir konuda dalga geçti. Dökül!"
Sırıtışımı eskisi kadar genişlettim. Eh, en kanki olmanın sonuçları.
"Ya şimdi iki kişi var. Bunlara X kişisi ve Y kişisi diyelim. Bu..." Başka ne türlü anlatabilirim bilemediğim için matematiğin büyülü gücünü kullanacaktım ki Arda yine ve yine lafımı kesti. "Neden?"
Göz bebeklerimi 360 derece hedefleyerek 180 derece döndürdüğümde yutkundum. "Şey... çünkü izleyicimiz ismini vermedi Müge Anlı bey."
Arda benim yapamadığım gibi gözlerini 360 derece çevirince imrenerek birkaç kere yapmayı denediğimde başım dönmeye başladı ve kendimi yastığa atarken yerde buldum. Bence bu yer beni bir şekilde çekiyordu ya da benim ciddi sorunlarım vardı.
"Ulan Asya yemin ediyorum senin beyninin yerine uyurken marul falan koymadılarsa ben de kızların sevgilisi kaslı Arda değilim!" Alnımı tutarak yatağa çıktım ve yatağa düşen tableti alarak, "Zaten değilsin dinozor fosili." dediğimde küfür etse de takmadım. "Neyse konumuza dönelim Müge Anlı Bey. Bu X kişisi dünyanın en güzel kızı. Y kişisi ise dünyanın en geri zekalı, hödük, tipsiz, yamuk ağızlı, çukur gamzeli, sarı ördek gibi bir malı."
"O zaman bu X kişisi senden başka herkes olabilir."
Ona kafam biraz eğik gözlerim yukarıda kaşlarım birleşecek kadar çatık bakarken gülerek, "Tamam, tamam devam et." dediğinde öksürerek devam ettim. "Öhöm! İşte bu iki kişi normalde birbirleriyle sürekli kavga eden kişicikler. Fakat bir gün Y kişisi, X kişisine 'Seni dinlemek istiyorum bla bla, söylediklerine gülmek bla bla' gibi şeyler söylüyorsa bu ne demek oluyor? X kişisi ne yapmalı? Y kişisi mal mı? -ki bence evet- Sence Y kişisi ciddi mi? Yoksa Y kişisi salak mı? -ki bence yine evet-"
Arda kaşlarını havaya kaldırdığında sırıttım. Umarım ben olduğumu anlamamıştır. "Hımm, anladım X kişisi sensin de. Ulan kim o pezevenk! Sana nasıl öyle laga luga der lan? Oraya gelir onu yamuk ağzından çiviler, çukur gamzelerine gömerim."
Böyle bir tepkiyi beklemeyen ben gözlerimi kocaman açarak yataktan aşağı atladığım gibi hızlıca odadan çıktım. Kapıyı kapatıp sırtımı yasladığımda ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Sonuçta Arda'nın bu çıkışlarına pek alışkın olduğum söylenemezdi. Tamam gene böyle yaptığı olmuştu ama bu kadar ciddi bir şekilde değil. Sanırım onu kızdırdım...
"Asya?" Hızlıca sesin geldiği yöne, sola döndüğümde Egemen'i gördüm. Görmek istediğim son insanlar listesine ilk ikiden giriş yapabilirdi çünkü ilk sırada en yakın arkadaşı Muhittin vardı. Her an arkasından bir yerden çıkabilirdi ve ben henüz onunla yüzleşmeye hazır olduğumu sanmıyordum. "Egemen?"
Yanıma geldiğinde kapıya yapışan beni süzmeye başlamıştı. Kapıdan hızlıca ayrıldım. "Neler oluyor, iyi misin? Yİne başına bir bela açmış gibisin."
Dudaklarımı birbirine bastırarak hafifçe sırıttım. "Anormal bir durum olmasa gerek."
Egemen gülerek kafa salladı. "Biliyorum. Neyse ben sana bir şey soracaktım." Kafamı sorması için aşağı yukarı salladığımda devam etti. "Kuzey ile aranızda kötü bir şey mi geçti? Dün sen ortadan kaybolduğunda kötü görünüyordu."
Bir anda elektrik çarpmışa döndüm. Hatta saçlarımın havalandığından ve uçlarından mavi mavi şimşeklerin çarptığından şüpheleniyordum. Ne cevap verecektim? Aramızda bir şeyler geçmişti ama bu iyi miydi yoksa kötü müydü ben bilmiyordum ki. İyi olabilirdi, bir yere kadar. Kötü de olabilirdi, o da bir yere kadar. Ama hangisiydi ben bilmiyordum, karar da veremiyordum zaten!
"Iııı şey, Aaa hııı, yaaa ımm..." diye garip sesler çıkardığımı fark ettiğimde dudaklarımı sıkıca birbirine bastırarak burnumdan sesli bir nefes alıp bıraktım. Sanırım kafayı yiyordum.
"Asya şaka mısın yoksa önemli bir şey mi var?" diye sorduğunda derin bir iç çekerek dudaklarımı araladım. Sırıtmaya çalışarak saçlarımla oynamaya başladım. "Şey, biz sadece... Yani, hayır. Sadece onun yüzüne biraz su sıkmış olabilirim. Sanırım sinirlendirdim."
Egemen kafasını anladığını belli edercesine salladığında içim rahatlamıştı. Egemen'e söylemek istemiyordum çünkü Kuzey'in söylemesi daha doğru olurdu. Aslında söylenecek bir şey var mıydı ondan bile emin değildim!
"Pekala, ben havuza gidiyorum. Gelmek ister misin?" diye sorarak konuyu tamamen değiştirdiğinde içten içe rahat bir nefes almıştım. Eğer biraz daha uzatsaydı ve beni sorguya çekseydi şuracıkta bayılabilirdim.
"Kuzey'de orada olacak mı?" diye sorarak yanlış bir hamle yaptığım anda kaşları kalktı, gözleri büyüdü ve yumruk yaptığı elini sanki bir zafer kazanmış gibi havaya salladı. "Kuzey dediğine göre bir şeyler oluyor. Biliyordum!"
"Ben şimdi sana ne olacağını göstereceğim." diyerek üstüne yürümeye başladığımda o da otomatikman kaçmaya başladı. Havuza kadar kovaladığımda ıslanarak kendini feda etti ve havuza atladı. Ben ise kendimi şezlonga atarak güneşlenmeye başladım. Aslında üstüme un sürsem bence altın rengine dönüşebilirim! Böylece altın insan devrimi başlar. Hani patatesler sarı ya. Una batırınca altın rengini alıyormuş ya. Bende sarışınım ya. İşte ondan... tamam sustum biliyorum, bu çok kötüydü. Ama anlaşılır olmam gerekiyordu, berbat bir durumun içindeydim ve bu durum benim beynimin yarısını kullanmama engel gibiydi.
Üzerime bir gölge düşmeye başlayınca kapalı gözlerimle, "Sırık, güneşimi kapatma." dedim. Bir süre daha güneşim geri gelmeyince gözlerimi beddua sıralamak adına açınca karşımda gördüğüm kişi ile ağzım yarım açık kaldı. Buradan koşarak kaçmak istiyordum.
"Şimdi de sırık ha? Daha ne diyeceksiniz Matmazel?"
Matmazel?! Kezbanella'dan Matmazel'e geçiş yaptığıma göre bu çocukta kesin bir şeyler var. Bana iyi davranıyor olmasının bir sebebi olmalı. Ondan çıkar ilişkisi dışında bir şey beklemem imkansızdı. Bu zamana kadar her şey karşılıklı olmuştu değil mi?
"Güneş ışınları kafana dik açıyla mı düştü Muhittin, bu ne iyilik?"
Gülümseyerek şezlongumun boşta kalan yan kısmına oturduğunda kaşlarımı havaya kaldırdım. Az önce okuduğunuza şaşırmadıysanız küserim. Çünkü gülümseyerek dedim. Bu çocuk gülümseyebiliyor muydu bana? Ayrıca Muhittin dedim, ona bile birş ey demedi yahu! Bu terste bir işlik var.
"Güneş ışınları değil de, belki de kalbime biri düşmüştür."
Şuan biri beni şu şezlongdan aşağı atıp, yerde samanyolu geçidi açarak beni oraya gömebilir mi? Ne demek ulan kalbime biri düşmüştür. Kim ulan o! Bir saniye. Jeton köşelide birazcık. Ulan o ne dedi!
"Ne, nasıl?" diye merakla ve daha çok bir aptal gibi afallayarak sorduğumda gülümsemesi genişlemişti. Hatta gamzeleri böyle dünyanın en büyük platosu kadar bile olmuş olabilir.
"Ben..." diye başladığı cümlenin başka bir hödük üstü geri zekalı tarafından bölündüğünde sertçe yutkunmam gerekmişti. Çünkü bu dünyada ilgimi çekebilecek birkaç mucizevi cümle vardı ve Egemen onlardan birini kurmuştu.
"Asya, şu çocuk seni kesiyor."
Egemen'in dediğiyle, "Hani, nerede?" diyerek öne atıldığımda Muhittin daha göremeden şezlonga yapıştırdı beni. "N'apıyorsun! Çocuğu kaçıracağım!"
"Kızım otur oturduğun yerde yemin ediyorum gömerim o çocuğu." diye çıkıştığında ona kaşlarımı öyle sert çattım ki bundan korkması gerekiyordu. "Sana ne?"
"Asıl o çocuktan sana ne?" diye karşılık verdiğinde ona ölümcül bakışlardan çok daha fazlasını atıyordum. Artık gözlerime bakarken ölümün tadını alabilirdi. "Benim talibim!"
"Şimdi o çocuğa çok güzel talip konduracağım, bir daha kimseyi kesemeyecek. Hatta kız isteme törenlerinde kahveye tuz atan tarafta olacak."
Beni bırakıp ayağa kalktı ve Egemen'e döndü. "Kim?" diye kısaca sorduğunda hızlıca ayağa kalktım. Talibimi kaçıramazdım, ya yakışıklıysa? Bu Muhittin yüzünden kaçıracak mıydım? Bu fırsat başıma her seferinde gelmezdi, öylece kaçıramazdım. Hem de bu Muhittin denen herif yüzünden.
"Kardeşim dikkat et, şu yakışıklı." diyerek bir yeri işaret Egemen'e aynı anda Muhittin ile baktığımızda kalbimi tutarak kendimi şezlonga attım. Ama Şezlongun diğer tarafına ağırlığım daha fazla gelince kafa üstü yere düştüm ve şezlong da benimle birlikte ters döndü. Hayır yani, bu ne şansızlık. Bu ne yer aşkı. Bak bu bugün üç oluyor, Azrail benimle oyun falan oynuyorsa hiç hoş değil. Azrail abi lütfen kısa yoldan al kellemi içinde hücre falan kalmadı çünkü.
"Ulan Asya, sen ölüme kafa atarsın." Egemen benimle dalga geçerken Muhittin bir elini belime koyarken diğer eliyle elimden tutarak beni kaldırdı. "Ben sana şimdi bir kafa atacağım ölüm bile yanından geçemeyecek."
Egemen bana ellerini kaldırarak pes ettiğini belirtirken Muhittin kafamı tuttuğum yeri yavaşça okşayarak, "İyi misin? Buz koyalım, şişecek gibi." dedi. Ona kafa salladığımda şakaklarım zonkluyordu. Beynim hiç olmadığı kadar ağrıyordu sanki. Bugün üstümde ciddi bir uğursuzluk vardı.
"Ben alırım, siz baş başa kalın." diyerek göz kaş işareti yapan Egemen ikimizi de sinirlendirirken Muhittin kafasına şezlongdaki havluyu atmıştı bile. Egemen havluyu geri atarak dilini çıkarttı ve koşarak kaçtı. Muhittin ve ben ise sadece kaşlarımızı çatmakla yetindik. Ben Muhittin'e döndüğümde o da bana bakıyordu. İkimizin de kaşları çatıktı ve baya uyumlu gözüküyorduk sanırım.
"Asya."
"Mu-hit-tin?" Yavaş yavaş, hece hece söylediğimde kaşlarını daha çok çatsa da bu benim hoşuma gitmişti. "Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?" diye sorduğunda dilimi damağıma vurarak kafamı iki yana salladım. "Asla."
Bu sefer kaşlarını havaya kaldırarak gülümsedi ve bana yaklaşmaya başladı. Başta gözümü korkutmak için olduğunu düşünerek geri çekilmesem de şahsi alanıma fazlaca girdiğinde gözlerimi kocaman açtım. Gözleri aşağılara kayarken tam sapık mısın diye bağıracakken birden beni sırtına attığında çığlık attım. Bunu beklemiyordum, her şeyi beklerdim ama bunu beklemezdim.
"Kuzey!" diye haykırdım, bu tamamen korkudandı. Beni bir tarafa doğru çektiği anda ondan bir cümle duyabildim.
"Bende asla vazgeçmeyeceğim!" dediği anda henüz cümlenin anlamını kavrayamadan havuza atladığında içimdeki küçük şeytan intikam çanlarını çalmaya başlamıştı. Sıra ben de olacaktı ve Muhittin korksa iyi olurdu. Aramızda bitmek bilmeyen bir savaş vardı, ben ise çanların çalındığını anca fark ediyordum. Bu sandığımdan fazlasıydı, çok daha fazlası...