Madde 11.1

4314 Kelimeler
"Ciddi misin? Bir yatınız var ve parti veriyorsunuz yani?" Ona ufo gören masum köylü bakışları atmaya başladığımda kahkaha attı ve kafasını iki yana salladı. "Abim üniversite son sınıf öğrencisi ve iş hayatına atılmadan mutlaka istediğini çağırabileceği bir parti vermek istiyordu. Bu sebeple bu arkamdaki yatı uzun bir para biriktirme sonucu kiraladı ve hayali bugün gerçekleşiyor. Gerçekten çok sığ bir abim var." Ben de çok zengin bir arkadaşa kapak attığımı düşünmüştüm. Tüh! Arkadan bir çocuk Nisan'ı kolunun altına aldığında bir süre onda takılı kaldım. Gözleri yeşildi ve saçları kahverengi. Fazlasıyla yakışıklı ve karizmatikti. Bodrum da çokça yakışıklı insan görmüştüm ama bu sanki baştan aşağı özenle yaratılmış gibiydi. O bana gülümseyerek Nisan'ın saçını karıştırmaya başladığında Nisan onun elinden kurtulmaya çalışıyordu. Pek başarılı olduğu söylenemezdi tabi. "Abi, çek şu pençelerini üstümden!" Abisi, Nisan'ın taklidini yaparak kucağına aldığında aklıma Arda geliyordu. O da beni böyle kucağına alıp balkondan aşağı sallamıştı. Gerçekten çok psikopat bir arkadaşım var. Alt tarafı i********: hesabına kız kıyafetleriyle fotoshop yapılmış fotoğrafını atmıştım. He bir de altına bir sürü gökkuşağı emojisi koymuştum. Bir anda bir sürü takipçisi olmuştu ama küçük bir sorun vardı. Hiçbiri kız değildi, hepsi eşcinsel ve erkeklerdi. Tabi flört ihtimali olan tüm kızların onu takipten çıktığını da atlamayalım. "Benim canım kardeşim neden mal mal etrafta dolaşıyor acaba? Parti iki saate başlıyor." Abisi Nisan'ın çığlıklarına karşı onu aşağı indirdi ve saçının başının dağılmasına kahkaha attı. Saçları kuş yuvasına dönmüştü. Nisan abisinden kaçıp yanıma geldi. "Arkadaşımı partiye davet ediyordum. Tanıştırayım." dedi ve beni işaret etti. "Arkadaşım Asya," Sonra abisini işaret etti. "Bu da öküz abim olur kendileri." Elini uzattığında tutup sıktım. "Murat." "Hadi bakalım tanıştığınıza göre yata gidip şu işi halledelim bakalım." Nisan direkt koluma yapıştı ve beni yata bindirdi. İki saat boyunca iki düşman gibi kardeşin birbirleriyle kavgalarını izleyip sürekli güldüm. Murat bir yandan bana Nisan'ın küçükken yaptığı salaklıkları anlatırken, diğer yandan Nisan onun kız arkadaşlarına yaptığı rezilliklerden bahsediyordu. İkisi birbirini duyduğundaysa etraftaki temizlik malzemeleri kılıç görevini görüyordu. Allah'ım iyi ki kardeşim yok. Her şey bittiğinde Murat ve Nisan'ın arkadaşları bir bir gelmeye başlamıştı. Bu insanların hepsi Bodrum da yaşıyordu ve belki bir iki tanesi işime yarardı. Sonuçta buralara yabancıydım. Nisan'ın anlattığına göre yat partisinden tek farkı içip kafası güzel olan insanları denize fırlatabilme lüksüydü ve Nisan bunu yapmak için resmen dört gözle bekliyordu. İnsanlar yata bindikçe her yer daralıyordu. Müziğin sesi son raddeye ulaşmıştı ve kulağımın zarı her an patlayabilirdi. Neden? Çünkü kolonun üstünde oturuyorum. Oradan kalkıp yatın en dibine gittim. Demirlere oturduğumda Nisan yanıma geldi ve elini arkaya uzatarak kocaman sırıttı. "Bak Asya, bu Egemen. Kumsal partisinde tam olarak tanıştığım ve seninle yaptığımız maçta ezdiğimiz çocuklardan biri." Kafamı yukarı kaldırdığımda gördüğüm Egemen ile arkaya yalpalarken bir el beni tuttu. Muhittin ile göz göze geldiğimde gözlerim kocaman oldu. "Bu da Egemen'in arkadaşı Kuzey. " Hadi ama burada da mı? Ben somurturken Murat Nisan'ı çağırdı ve bizden izin isteyerek yanımızdan ayrıldı. Ben ise ayağa kalkıp onlardan uzaklaşacakken Muhittin beni durdurdu. "Sevgilim, neden bana haber vermedin?"  O bunları gülerek söylerken ben sinirleniyordum. "Of Muhittin of! Bir gün bile beni rahat bırakmıyorsunuz. Ece burada yok, sevgilim deme bana." "Ece on iki yönünde." Egemen'in söylediğiyle Muhittin beni kendine çekti.  "Ay mükemmel çiftimiz de buradaymış. Kavgamı ediyordunuz yine?" Gecenin sonunda bu kız için harika planlarım var. "Yok tatlım. Bizim sorunumuz aramıza girmeye çalışanlardı. Merak etme hallettik." Nedense bu kıza karşı ağzına laf vermek istemiyordum. Egemen araya girdi ve "Haydi eller havaya!" diye bağırarak dans edenlerin arasına Muhittin ve Ece'nin kollarından çekerek girdi. Ben de Muhittin'in kollarında olduğumdan dans etmek durumundaydım. Dans edişimiz boyunca Ece durmadan aramıza girmeye kalktı. Ben ise sürekli o girmesin diye Muhittin'e daha çok yapıştım. Egemen habire kahkaha atsa da Nisan gelince onunla ilgilenmeye başladı. Sanırım bir aşk doğuyor. Ya da sadece yaz aşkı. Müzik değiştiğinde aradan çıktım ve içeceklerin yanına  gittim. Alkolsüz bir şey olmaması canımı sıksa da Viski almayı tercih ettim. Normal bir partiden hiçbir farkı yok gibiydi. Hala kıyıdaydık çünkü erkenden dağılacaklardan sonra açılacakmışız. Gece gece ne yapmaya çalıştıkları hakkında hiçbir fikrim yok. Elimdeki bardak bittiğinde rastgele bir tane daha aldım. Henüz şimdiden bir sürü kişi sarhoş olmuştu. Bence eğlencenin dozunu arttırmak için onları denize atmalıydık. Kalabalığın içine atlayarak etrafta Nisan'ı aramaya başladım. Onsuz bu işi yapamazdım. Nisan'ı kafası gidik bir şekilde Egemen ile kahkaha attığını gördüğümde hızla yanlarına ilerledim. Abisi görse onu gebertirdi. Sanırım... "Hey! Nisan henüz erken değil mi sarhoş olmak için?" Nisan kahkaha atarken denize kimi atacağımı bulmuştum. Ona sinsice yaklaşırken sarhoşken bile ne yapacağımı anlamışçasına ayağa kalkıp kaçmaya başladı ve ben de onu kovalamaya. Tüm yatı turlasak da abisinin yanına sığındığında göz göz diye işaret ederek yine içeceklerin yanına gitmiştim. Saat hızla ilerliyordu ve erkenciler evlerinin yolunu tutmaktaydı. Başka bir bardak aldığımda bardağın kaybolmasıyla ellerimi iki yana sarkıttım. Bardak ışınlandı sanırım. "Fazla içtin. Ayrıca iki saattir Ece ile baş başayım. Bil bakalım kimin yüzünden." Muhittin'e göz devirip başka bir bardak aldım ve içmeye başladım. O bardağı da elimden almaya çalışınca geri geri gittim ve birine toslayınca durmak zorunda kaldım. Her yeri koca bir çığlık kaplarken denizden gelen sesle arkamı döndüm. Ece'yi denize düşürmüştüm! Ben ona sırıtarak el salladığımda ellerini suya vurup yüzerek çıktı ve çantasını alıp yatı ter ketti. Ah! İşte huzur. Yat da 10-15 kişi kaldığında Murat dümenin başına geçti ve biz açıldık. Gece saat 12:03'dü ve ben bu saatte ışık sorununu nasıl halledeceklerini bilmiyordum. Müzik hala açıkken Murat, "Sarhoşlar denize!" diye bağırınca bir anda ayık olanlar sarhoşlara saldırdı. Ben de Nisan'a yöneldiğimde kaçamadan tuttum ve denize ittim. Ona kahkaha atarken birden havaya kalktığımda denize doğru yol almadan tek gördüğüm Muhittin'in gülümseyen suratıydı. 11. Madde tamamdı. Yat partisine katılmıştım. *** Başımda feci bir ağrıyla gözlerimi açtığımda odamdaydım. Dün gereğinden fazla içmiş olmalıyım çünkü başım gerçekten çatlayacak gibiydi. Hatta bazı şeyleri çift bile görüyor olabilirdim. Ne kadar içtiğimi bile hatırlayamıyordum, her şey zihnimde karmakarışık bir hal almıştı. Gözlerimi kapattım ve görüşümü düzeltebilmek adına sıktım. Yeniden açtığımda komodinin üstündeki südyedinimi gördüm. O anda bendeki devreler yandı, bir hışımla üstümdeki çarşafı çekip üstüme baktım. Geceliklerim üstümdeydi! Ben ne zaman, hangi akılla giymiştim bunları! Çarşafı kafama kadar çekip tepinmeye başladığımda aklıma gelen şeyle çarşafı kaldırıp yatağı kontrol etmeye başladım. Şuan bir boğa gibi kırmızı renk arıyordum. Tüm yatağı emekleyerek aradığımda tek bir kırmızı lekeye rastlamamıştım. Demek erkek falan atmamış, üstün yeteneklerimle üstümü değişmiştim. Hatta sütyenimi de komodine ben koymuştum. Evet, sakindim. Hiçbir şey yoktu, gece aklım beş karış havadayken hiçbir şey yapmamıştım. Telefonum çalmaya başladığında başımın ağrısı bir ok gibi alnımın çatına saplandı. Yüzümü sızıyla buruşturarak telefonumu aramaya başladım. Yatağın içinden geldiğine emindim ama nerede olduğunu kestiremiyordum. Başım resmen zonkluyordu, sanki yaşam savaşı veriyordum. Ben yatağın içinde savaş verirken kapı bir anda açılıp, "Bu bir soygundur eller havaya kuyruklar aşağıya." diyen bir ses duyduğumda ellerimi kaldırdığım gibi kayıp yataktan aşağı düştüm. Daha yönümü bulamıyordum, yatakta durmayı beceremiyordum! Ellerimi yere düşmeme rağmen yine de kaldırdığımda başıma dayanan silah ile gözlerimi kapattım. Ne oluyordu şu anda? Ölecek miydim? Yoksa çok fazla içip içki komasına mı girmiştim? Belki de bu bir rüyaydı, kendimden geçiyordum. Yoksa neden odamda bir soygun olsun! "Soyun!" dediği an elim bol tişörtüme gitmişken anında durup gözlerimi açtım. Dakikalardır sergilediğim uyku hali o anda son bulmuştu. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Gözlerimin önünde olduklarına emin olduğum adamın bacaklarına ellerimi geçirirken çığlık atarak bağırmaya başladım. "Sapık! Seni pis sapık!" Benim ellerimden kaçtığı anda odayı kahkaha sesleri doldurdu. Kafamı kaldırıp yukarı baktığımda zevkten dört köşe olan Muhittin'i görmüştüm. O kadar çok eğlenmişti ki karnını tutuyor, yatağıma yatarak gülmeyi sürdürüyordu. Egemen de kapının önündeydi, dizlerini döve döve kahkahalar atıyordu. İntikamım acı olacaktı! Öncelikle Muhittin'in elindeki su tabancasını aldım ve sırıttım. İçi ağzına kadar su doluydu. "Biraz da gerçek zombi öldürelim." dediğimde ikisi de gülmeyi kesip elimdekine odaklanmışlardı. Muhittin yatakta geri gitmeye başladığında Egemen'e küfür ediyordu. "Su mu doldurdun içine?" "Ne bileyim kıza vereceğini. Çek şimdi cezanı." dedi ve Egemen ayaklarını kıçına vura vura kaçtı. Muhittin'e baktığımda kaçmaya çalışıyordu ama çok geçti. Suyu üzerine sıkmaya başladığımda yataktan düştü. Ben ona gülerken ellerini yüzüne siper ederek kapıdan çıktığında yatağa çıkıp aşağı atladım ve koridorda peşinden koşmaya başladım. Cidden zombi öldürmek beni geliştirmişti. Şimdiden üstü sırılsıklam olmuştu. Odasının kapısının önünde durdu ve açmaya çalıştı. Fakat Egemen kapıyı kilitlemişti ve içeri girmesine izin vermiyordu. Onu yakalamıştım, kuru kalan yerlerini de zevkle ıslatmayı sürdürüyordum. Egemen kapının arkasından bağırdı. "Dostum, bu son görüşmemiz biliyorum. Sen çok fedakar bir askersin bunu bil ve ıslan." Egemen'e güldüğüm sırada tabancanın içindeki su bitti. Hiç bozuntuya vermedim, namlusunu ağzıma doğru götürdüm ve ucunda duman varmış gibi üfledim. Onu alt etmiştim. Bir zombi daha başarıyla ellerimde can vermişti. Muhittin çenesinden su damlatarak bana döndüğünde üstünde yakalanmanın verdiği bir sinir vardı. Omuz silkip tabancayı omzuma koydum ve odama doğru ilerledim. Muhteşem bir iş çıkarttım. Yaşa ben! Odama gittiğimde telefonumun sesi kesilmişti. Kapımı kilitleyip yatağa atladım. Islak olan kısımlardan rahatsız olup üstüme örttüğüm çarşafı da altıma koydum ve bir yastığı bacağımın arasına sıkıştırarak uyumama devam ettim. Gece kaçta geldiğimi bilmiyordum ama geç olduğuna eminim. Gözlerim yerinden çıkmış gibi acıyordu, üstümde garip bir uyuşukluk vardı. Günlerce uyuyabilirdim, sanki anca öyle toparlanabilecek gibiydim. Yavaş yavaş uykuya daldığımı hissettiğimde bir anda kendimi teknenin içine atlarken bulmuştum. Armut yastıkların üstüne düştüğümde şansın benim tarafımda olduğuna sevinerek yastığın baş tarafına sarıldım ve uyumama devam ettim. Ne demiş Asya Soylu? Uyu, uyu, uyu! Tekrar uykunun kollarına kavuşurken yüzüme gelen suyla gözlerimi tekrar açmak zorunda kaldım. Elimi yüzüme siper ettiğimde su da kesilmişti. Bunu kimin yaptığına bakmak için ayağa kalktığımda ortalıkta kimse yoktu. Teknenin etrafına dolaştığımda dümenin başından bana el sallayan Egemen'i fark ettim. Kesin o yapmıştı. Yanına gittiğimde sırıtarak denize bakıyordu. "Yüzüme neden su attın? Canına mı susadın sen? Muhittin'i ıslattığımdan daha beter yapar denize atarım seni." O bana kahkaha atarak saçlarını düzelttiğinde onu dürttüm. Beni takmayınca tekrar armutların yanına gittim ama yatamadan duyduğum kahkahalarla denize baktım. Muhittin! Ördekli bir simidin ortasında! Bacaklarını dışarı sarkıtmış! O kaslı göğsünün üstünde sutyenim var! Sanırım denize düşüyorum! "İkinci askeri de feda ettik, zombilerle başarılar." Egemen'in sesini duyduğumda denize gömüldüm. Yüzeye çıkamadan bana doğru yüzen zombileri gördüğümde gözlerim neredeyse yerlerinden fırlayacaktı. Korkudan elim ayağım birbirine dolandı, yüzmeye başladım ama karşıma sutyenimi takan Muhittin çıkınca gidemedim. Bana sırıtarak sutyeni sıktığında atabildiğim en büyük çığlığı attım ama suyun içinde attığımdan ağzıma dolan sularla öksürerek gözlerimi açtım. Kabus. Sadece bir kabus. Hayatımda gördüğüm ve görüp görebileceğim en kötü kabus. Kendime gelmem biraz zaman aldı. Bu sırada telefonumun yeniden çalmaya başladığını duydum. Bu kez pes etmedim ve sesi takip ettim. Yatağın altında bulmuştum ve oraya nasıl gittiği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Ekrana baktığımda Arda'nın aradığını gördüm. Önceki aramalar ona mı aitti bilmiyorum ama çok ısrarlı bir aramaya benziyordu. Telefonu açıp kulağıma yasladım. "Ne haber dinozor fosili?" dediğimde homurdanışını duysam da ters dönüp gülerek yastığa sarıldım. "Amasya!" dediğinde kaşlarımı çattım. "O ne be öyle? İsmimin başına- bir dakika. Ne diyorsun sen! Arda oraya gelir seni topukluyla kovalarım. Pis sapık." "Ya nasıl oluyormuş Asya hanım." diyerek güldü. "Neyse ben seni onun için aramadım. Sonra alay ederim seninle." "Ne için aradın fosil sapığı." dediğimde gözlerini devirdiğini hissedebiliyordum. "Temmuza girdik ve ben hala burada pinekliyorum. Senin dönmene bir buçuk ay ve Buse'nin dönmesine bir hafta var. Yani bu demek oluyor ki senin yanına gelmemize en az iki hafta var. Daha fazla bu ebeveynuslara katlanabileceğimi sanmıyorum." "Birileri yalnızlıktan şikayet mi ediyor ne? Senin için ne yapabilirim fosil sapığı." dediğimde yastığı ayaklarımın arasına aldım. "Buraya gel ve bir ebeveynus ikna operasyonu düzenleyip Bodrum'a beraber dönelim." "Saçmalama Arda." diye hayıflandım. "Bir daha beni gönderirler mi sanıyorsun, iki hafta dayanamaz mısın?" "Yap bir güzellik kızım ya." "Telefonla konuşurum ama babanın izin vereceğini sanmıyorum. Orada en az bir ay çalışman gerekiyor Arda. Baban bu konuda çok ısrarcı." diyerek olanı izah etmeye çalıştığımda beni taklit etti. Gözlerimi devirerek bu tavrını görmezden geldim, sonuçta yalnızlıkla cebelleşiyordu ondan normal tepkiler beklemem saçma olurdu.  "Bir hafta daha dayan, bir hafta sonra da Buse ile gelirsiniz. Ama istersen sana Bodrum'un nefis fotoğraflarını çekip atabilirim. Kız da atarım. Hadi yine iyisin." dedim ve görmeyeceğini bilerek göz kırpıp kafa salladım. Arda'dan bir süre ses gelmeyince telefonu yüzüme kapattığını anlayarak homurdandım ve yataktan kalkıp duşa girdim. Olduğu durum pek hoş olmasa da buna katlanmak zorundaydı. Onun babası bizimkilere göre biraz sert e otoriterdi. Arda'nın ileride kendi işini devam ettirmesini istiyordu ve bunun için onu her fırsatta alıştırmaya çalışıyordu. Bu yüzden bu yaz onu erkenden bırakacağını düşünmüyordum. Ne kadar dil dökersek dökelim oğlunu süründürmeden tatile yollamazdı. Bir saatlik soğuk duşun ardından uçuş uçuş beyaz bir elbise giyip, kafama kahverengi şapka geçirdim. Ayaklarıma da kahverengi sandalet giyip, çantamı takarak aşağı indim. Kahvaltı saati çoktan geçtiği için bir kafeye gitmeye karar verdim. Bugün hayvanat bahçesine gidecektim. Bakalım etrafımdakilerden daha iyi bir hayvan var mıymış. Oldukça kalabalık olan deniz kenarı bir kafeye girdiğimde tüm masalar dolu gözüküyordu. Bir garson yanıma gelip beni bir yere yönlendirmeye başladığında etrafı inceliyordum. Tüm masalar farklı renklerdeydi. Koltuk ve sandalyeler tek renk olarak beyazdı. Masaların üstünde kırmızı çiçekler bulunuyordu. Bir masanın önüne geldiğimizde koltuk kısmına oturdum ve kahvaltı tabağıyla, meyve suyu istedim. Onu beklerken Buse'yi aradım ve bir süre açmasını bekledim. Roma'da olmasa şuan beş bininci sövüşüme geçmiştim. Açtığında kahvaltı tabağımı önüme koymuşlardı. Kafamla teşekkür ettim ve Buse'ye kulak verdim. "Ya uyuyor olsam, hiç düşünmüyorsun değil mi?" dediğinde telefonu kulağımdan indirip arka planda dünya saatini açtım. Roma yazdığımda bizden sadece bir saat önde olduklarını gördüm. Pis yalancı. "Alt tarafı bir saat öndesin. Çok konuşma da oradaki yavrulardan bahset." "Kızım! Görmen gerek. Tarih eserlerinden sonra taş, meteor yapımına geçmişler resmen. Hepsi birer sanat eseri mübarek." Ağzıma tıktığım salataya eziyet çektirirken dudak büzdüm. "Hadi ya. Kızım böyle söylenir mi?" Bu kızdaki şans kimse de yoktu. Ben Bodrum'a geldim diye sevinirken o Roma'ya gitmişti. Dediğim gibi, Hayaller Roma hayatlar Bodrum! "Ağzının suyunun akmasına sebep olduğum için müteşekkirim. Şuan nerede olduğumu tahmin bile edemezsin." dediğinde gözlerimi kısıp çatalımı salama batırıp ağzıma attım. "Dan Brown'un Melekler ve Şeytanlar kitabında geçen tarihi bir yerde çocuk kesiyorsun değil mi?" O kahkaha attığında Arda gibi yapıp telefonu yüzüne kapattım. Zaten Roma'ya olan merakım o kitap yüzündendi. Tarihe bir şekilde ilgim vardı ama Osmanlı dönemi falan değil. Sanat tarihine. Meyve suyumu içmeye başladığımda telefon yine çalmaya başladı. Buse ben değildi ki telefon yüzüne kapatıldıktan sonra aramasın. Telefonu açıp kulağıma yasladım. "Eğer daha fazla ağzımı sulandıracaksan tekrar kapatıyorum." O öksürerek onay verdiğinde peynir attım ağzıma. "Asya sen onu bunu bırak da, bana yat partisine katılabildin mi onu söyle. Keşke ben de Roma ile ilgili bir liste hazırlasaymışım." O an aklıma dank eden şeyle peynir boğazımda kaldı ve ben öksürmeye başladım. "Asya iyi misin?" Buse'nin konuşmasına karşılık telefonu masaya koyup meyve suyunu kafama diktim. Boğazımı temizleyip nefes alabildiğimde telefonu yeniden kulağıma yasladım. "Ben iyiyim. Peynir boğazım da kaldı da." "Yüreğim ağzıma kaçtı Asya! Senin yüzünden taş gibi çocukların karşısında ciyakladım." "Sen çocukları bırak şimdi. Ben fotoğraf çekilmedim! Aslına bakarsan dün ile ilgili pek bir anım olduğu da söylenemez. İçkiyi fazla kaçırmışım!" Elimi alnıma sertçe vurdum. Tekrar bir yat partisini bulamazdım ve şansımı da kaybetmiştim. Nasıl unuturdum böyle bir şeyi? Bu yaptığım maddeyi direkt sıfırlıyordu. "Ne! Alt tarafı bir fotoğraf çekilecektin, nasıl unutursun? Sarhoş olduğunu söylüyorsun. Belki çekilmişsindir de hatırlamıyorsundur." dediğinde gözlerimi kısıp telefonu yüzüne kapattım. Hemen galerime girdim, fotoğrafları didiklemeye başladım. En başta gördüğüm fotoğraflarla neredeyse kalp krizi geçirecektim. Yatın tepesinde, Muhittin'in sırtında, kafamdaki simitle ne yapıyorum ben? Yüzümü buruşturarak ekrana baktığım sırada Buse tekrar aramaya başladığı için fotoğraf gözümün önünden kaybolmuştu ve bundan gayet memnundum. Aramayı yanıtlar yanıtlamaz fotoğrafların olduğundan bahsettim ve o da tam bir orangutan olduğu için fotoğrafları yollamamı, çocuk kesmeye devam edeceğini söyleyip telefonu yüzüme kapattı. Tabii, çocuk kesmek benden ve sarhoş anılarımdan daha önemliydi. Ona bir yerde hak veriyordum.  Kahvaltımı bitirip kafeden dışarı attım kendimi. Bugün madde heyecanı yaşamadan gidip hayvanları ziyaret edecektim. Çok yorgundum, bu bünye bir maddeyi daha kaldıracak durumda değildi. Her ne kadar midem dolup taşsa da, biraz enerji depolasam da hazır hissetmiyordum. Güneş gözlüğümü takarak dondurmacıya ilerledim. Hava çok sıcaktı, soğuk bir şeylerle anca hayatta kalabilirdim. Dondurmayı yerken taksi durağına doğru ilerledim. Taksiye bineceğim sırada biri arkamdan ellerini gözlerime doğru uzatınca elimdeki dondurmayı kendimi koruma iç güdüsüyle arkaya doğru atmıştım. Eller gözlerime dokunamadan geri çekildiklerinde telaşla arkama döndüm. Bu görmeye alışık olmadığım bir manzaraydı. En azından Egemen ve Muhittin'i beklerdim ama bu kez onlar değillerdi. "Mete!" diye şaşkın bir tavırla adını mırıldandım. "Senin burada ne işin var?" Mete kafasının üstündeki dondurmayı alıp yan taraftaki çöp konteynırına atarken dudakları sıkı sıkıya kapalıydı. Onun yerinde Kuzeycik olsa çoktan bana sövmeye başlamıştı. Bana döndüğünde otuz iki dişimi göstererek sırıttım. "Sadece küçük bir şaka yapayım demiştim ama şuan benden komiği yok sanırım." Ona kafa salladığımda etrafa bakındı. Ben de çantamdan su çıkarttığımda gülümsedi. Sokak banyosu zamanı. "Gel şu kaldırıma geçelim de saçını yıkayalım. Kurumasın." dediğimde kaldırıma geçtik. Şişenin kapağını açtığımda o da kafasını eğdi ve ben suyu dondurma olan kısma boşaltarak temizledim. Kafasını kaldırdığında bilerek sallayıp beni ıslatsa da bu durumda ikimiz de kahkaha atmıştık. O saçına eliyle şekil verirken boş su şişesini konteynıra atıp yanına döndüm. "Ee nereye gidiyordun.? Hem de sevgilin yanında olmadan." dediğinde sırıtıp, "Hayvanat bahçesine gidecektim. Son zamanlarda hayvanlar ve insanları ayırmakta zorlanıyorum da." dedim.  Kaşları hayretle havaya kalkarken, "Sana eşlik edebilir miyim peki?" diye sorduğunda dudaklarımı aşağı doğru kararsız bir şekilde büktüm. "Bilmem, arkadaşınla pek iyi geçindiğim söylenemez." "Aslında Ece benim kuzenim. Ama merak etme, benim de pek iyi geçindiğim söylenemez." diye resmen bir itirafta bulunduğunda gözlerim kocaman olmuştu. Bunu beklemiyordum, gerçekten şok olmuştu. Hiç benzemiyorlardı, çok zıt görünüyorlardı. Kardeş dememişti ama yine de kuzenlikten de bir benzerlik bekliyordu insan. "Bir insan kuzenini bile kendinden soğutacak ne yapabilir merak ediyorum." diyerek düşünceli bir tavra büründüğümde Mete beni belimden hafif ittirerek yürümemi sağladı. "Bunu hayvanat bahçesinde sana eşlik ederken anlatabilirim hanımefendi." Ona gülerek, "Tabii beyefendi." dediğimde ikimiz de gülerek önümüzdeki taksiye doğru döndük. Mete kapımı açarken tatlı dille teşekkür ederek arabaya bindim. Kapımı kapatıp arabanın arkasından dolandı ve o da bindiğinde araba ilerlemeye başladı. Camı sonuna kadar açtıktan sonra şoförden müzik açmasını isteyerek kendimi rüzgar ve müziğin akışına bıraktım. "Neredesin aşkım, buradayım aşkım." diyerek şarkıya eşlik ederken Mete'nin samimi kahkahalarını duyuyordum. Hayvanat bahçesine varana dek zoraki şarkıya eşlik eden Mete ile kahkahalar atarak eğlenmiştik. Hayvanat bahçesinin koca girişinde indiğimizde Mete parayı ödeyerek arkamdan indi ve bilet alıp içeri girdik. İlk girişte direk dikkatimi çeken su hayvanları sırıtmama sebep olmuştu. Adlarını bilmediğim için kendimi cahil gibi hissetsem de fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyordum. "Mete baksana çok tatlı." dediğimde Mete elimi tutup beni çekiştirmeye başladı. "Birde şunları gör." diyerek beni küçük aslancıkların olduğu yere getirdiğinde sevinçten dört köşe olmuştum. "Ya çok tatlılar, bunları evde besleyebiliyor muyuz?" diye yandaki görevliye soru yönelttiğimde küçük çaplı bir kahkaha atmıştı. "Bir kafes içinde olursa, neden olmasın." dediğinde somurtarak yüzümü buruşturdum. Beni 7-24 bir kafese tıksalar kesinlikle kendimi boğarak öldürürdüm. Bu sırada aslancıkların yanından uzaklaştık, maymunların olduğu kısma geldik. Daldan dala atlayan, birbirlerinin sırtlarıyla oyalanan, onları izleyen insanlara bağıran maymunlara kahkaha atarken önümde beliren telefonla Mete'ye döndüm. "Hatıra olsun, bir fotoğraf çekilelim." dediğinde kafa salladım ve birlikte birkaç poz verdik. O teşekkür ederken ben görevlinin verdiği muzlardan birini alıp demirlerden içeri uzattım. Bir maymun zıplayarak dibimde bittiğinde elleriyle muzu aldı. Muzu açarken şaşkınlıkla onu izliyordum. Gerçekten insanlara en çok benzeyen hayvan denilebilirdi. Özellikle Muhittin'e. Şuan önümdeki maymunu sarı kafalı falan hayal ediyorum. Yüzünü de hayal ettiğimde bir anda galipten Muhittin sesleri duyulmaya başladı. "Asya'nın ikizini bulduk. Kaçın." dediğinde nasıl bir gaipten gelen ses olduğunu düşünmeye başladım. "Ah, dur, maymuna hakaret oldu." diye tekrar onun sesini duyduğumda Egemen'in kahkahasıyla arkama döndüm. Ellerinin biri cebinde diğeriyle maymuna muz veren Muhittin gülerken, Egemen onun arkasında ellerini dizine vura vura kahkaha atıyordu. Cidden! Burada olduğumu nereden öğrendiler? "Sevgilini de mi çağırdın?" diyen Mete'ye dönüp, " Sen kuşların yanına git, ben geleceğim." dediğimde kafa sallayıp uzaklaştı. Sarı kafadarlara döndüğümde Muhittin artık gülmüyordu. Oh, oh canıma değsin! "Buradan defolmanız için üç saniyeniz var. Aksi taktirde midem sizi kaldıramayabilir ve üstünüze Ece yapabilirim." dediğimde, dediğimin farkına varıp kendi kendime çaktım. "Ece mi yapacaksın? Dünya dilinde konuş. Arkadaşların burada değil." diyen Muhittin'e görevlinin elinden bir muz alıp attığımda gülerek geri kaçtı. "Sen buradasın ya." dediğimde bu sefer sadece Egemen gülüyordu. "Çok büyük laf, aman aman. Dünya dili diyorum." dediğinde göz devirdim. "Ece eşittir kusmuk. Anlamayan?" Egemen daha çok gülerken etrafta kafasına atacak sert bir şey aradım ama en serti Muhittin odunu olduğundan vuramadım. "Çok değişik bir kızsın. Mete piçiyle ne işin var burada?" diyerek konuyu milyon derece döndürdüğünde ellerimi önümde bağladım. "Sana ne bundan? Arkadaşımla arkadaşlarını ziyaret edemeyecek miyim?" "Asya vurdu gol oldu." diyen Egemen'e elimi uzattığımda beşlik çaktı. "Kızım sen benim sevgilim olarak bilinirken nasıl bu itle gezersin? Çok istiyorsan sana şuradan bir köpek alalım rahatla.' "Kuzey vurdu, kale çöktü!" diyen Egemen'e Muhittin yumruk tokuşturdu. "Arkadaşlarınız diyorum ama alınmayın lütfen. Sizin kadar olamaz." dediğimde Muhittin böbürlenmeye başlamıştı ki gülerek maymunlara döndüm. "Değil mi ama?" Egemen artık höykürme moduna geçtiğinde ona dönüp yumruk tokuşturdum. Suratı asılan Muhittin, "Açıklasana sen şu işi, ne işin var Mete'yle?" diye sorduğunda derin bir iç çektim. "Yolda karşılaştık, gelmek istedi. Yani anlaşılmış bir plan değildi. Şimdi siz açıklayın. Burada olduğumu nereden biliyordunuz?" Egemen, "Senin geri zekalı, Swarm'dan bildirim yapmış." dediğinde Muhittin homurdandı. "Nereden onun oluyor?" "Seninki olamayacağına göre? Lütfen yani bana şimdi gay olduğunu söyleme." Bu seferde ben onların atışmalarına kahkaha atarken, Muhittin kafasına geçirdi. "Tamam uzatma." Bana doğru döndü. "Hadi Asya, yürü." "Pardon? Nereye? Neden?" diye sorarken etrafıma başka bir Asya var mı diye bakmadan edemedim. Bana emir verecek insan henüz anasının karnından doğmamıştı çünkü. "Anan. Otele. Canım öyle istiyor."  Cevaplarına karşılık, "Benim canım da arkadaşlarınla tanışmak istiyor." dediğimde arkamdan hayıflanmayı sürdürüyordu ama pek umurumda olduğu söylenemezdi. Bir sürü çeşit hayvanın yanından geçerken kuşları bir türlü bulamıyordum. Seslerden takip etmeye çalışsam da bir sürü hayvandan çeşit çeşit ses çıktığı için kuş seslerini ayırt edemiyordum. Bir sürü yöne dönerken arkamdan gelen ikiliyi umursamıyordum. Şuan tek derdim, kuşların yanına gönderdiğim Mete'yi bulmaktı. Bir sağ daha yaptığımda karşıma kocaman bir alanda, uçuşan rengarenk kuşlar çıktı. Hepsi birbirinden güzel görünüyordu. Hızlıca demirlerin önüne geldiğimde, Mete'de onlara yem atarak beni bekliyordu. Elinden biraz yem aldığımda beni fark ederek bana döndü. "Hiç gelmeyeceksin sanmıştım." dediğinde gülümsedim. "Sevgilileri bilirsin, fazla kıskanç olurlar." Onun bakışları arkama kayarken ben yemleri atmaya başladım. Kendimi dünyadaki tüm kuşların karnını doyuran iyi bir insan gibi hissettim. Bu his her ne kadar yılda bir olsa da güzeldi. "Asyacığım, seninle vakit geçirmek harikaydı ama ben seni sevgilin ve arkadaşınla yalnız bırakayım. Rahatsız etmeden." diyerek harekete geçen Mete'ye karşılık önüne atıldım. "Saçmalama ne rahatsızlığı, sen de benim arkadaşımsın. Lütfen, kal." O kararsız bir gülüş atıp, arkama baktığında arkama döndüm. Bana da delici bakışlar atılsa, ben de böyle kaçarım. "Şunu yapmayı keser misin? Mete benim arkadaşım ve burada onunla vakit geçirmek istiyorum...sevgilim." diyerek direkt kaşlarımı kaldırdım.  "Tabii." diyerek beni çektiği gibi kolunun altına aldığında pot kırmamaya çabalayarak Mete'ye gülümsedim. "Hadi gezelim. Kuzeycim, istersen sen nereye gideceğimizi belirt. Malum..." dediğim an beni kolunun altında sıkıştırıp, göğsüne yapıştırdı ve kafamdan öptü. "Tabii, tabi. Hayvan severliğin gözü kör olsun." Onu karnından cimcikleyip bırakmasını sağlarken Mete bize şaşkınca bakıyordu. "Tam bir domuz...." diyerek başladığım lafıma, Egemen araya atılıp Mete'nin omzuna elini atarak sürüklemeye başlarken kesti. "Ya işte, o kadar aşıklar ki aşktan beyinleri göç etmiş. Biz çifte kumruları yalnız bırakalım kardeşim." Muhittin onun arkasından el hareketi çekerken ben taklidini yapıyordum.  Egemen Mete'yi sürüklerken ben Muhittin'in kolunun altından çıkmaya çalışıyordum. Onu itmeye çalıştıkça daha çok kendine çekiyordu ve yüzüne yayılan sinsi gülüş, bunu bilerek yaptığının kanıtıydı. Ona bakmak için kafamı iyice kaldırdığımda o da bana döndü. Hala gülerken kaşlarımı çattım. "Bıraksana, bu ne yapışkanlık." Sustuğum an gelen alkış sesiyle önüme döndüm. Egemen elinde telefonla bileğiyle alkış yapıyordu. "Süpersiniz, harika bir fotoğraf oldu kesinlikle evlendiğinizde yatağın üst tarafına boydan boya asın." Ona şaşkınca ağzımı açarken tekrar fotoğraf çekişiyle Muhittin ile aynı anda ona ilerledik. Kolunun altından eğilip çıktığımda direkt Egemen'i hayvanat bahçesinin içinde kovalamaya başladı. "Aslında iyi çocuklar." dediğinde Mete'ye döndüm. Hafif sırıtarak arkalarından bakıyordu ama çoktan yok olmuşlardı. "Aslında evet." dediğimde bana döndü. "Yakışıyorsunuz." Ona kaşlarımı kaldıracakken son anda yaptığımız anlaşma aklıma gelip kafa salladım. "Teşekkürler." Bana doğru yaklaştı ve ellerini cebine koydu. "Bak, sana itiraf edeceğim. En başta Ece dediği için seninle ilgileniyordum ama artık Ece umurumda değil. Ece sizi her ne kadar ayırmak istese de çok yakışıyorsunuz." "Biliyordum!" diyerek elimi yumruk yapıp salladığımda güldü. "Ama ben Ece olmasa  da seninle ilgilenirdim." Son söylediğiyle yumruğum havada kalıp beton gibi aşağı düştü. Kendimi bir an çizgi film karakteri gibi hissetsem de sırıttım. "Teşekkürler." diye saçma bir cevap vermek zorunda kaldım çünkü açıkçası ne diyeceğimi şaşırmıştım. Bu onu güldürdü, dışarıdan nasıl göründüğümü bilmiyordum ama sanırım komikti. Zaten daha fazla da konuşamadık, Egemen koşturup arkama saklandı ve sıkıca sarıldı. O kadar sıkı sarılmıştı ki resmen nefesimi kesmişti. Onun ellerinden kurtulmaya çalıştığım sırada Muhittin koşturarak dibimizde bitti. O kadar hızlıydı ki son anda omuzlarımdan tutarak kendini frenleyebilmişti. Fakat bana çarpacağını sandığım için ister istemez çığlık patlatmıştım.  Çığlığımla yanlarında olduğumuz şempanzeler çığlık atmaya başladığında ben bir anda korkup daha çok çığlık atmıştım. Mete bu halime gülerken Egemen hala sarılıyordu. "Asya beni koru! Sevgilin aşkınıza dayanamayıp, bana yürüyor." dediğinde Egemen, ona arkadan tekme atmaya kalksam da, ona vurmaya kalkan Muhittin'in darbelerinden kurtulmak için habire beni çevirdiğinden pek mümkün olmamıştı. Sonrasındaysa Egemen kaçarken küçük bir kıza çarpıp dondurmayı yüzüne yapıştırdığı için kız ağlaması ve çığlığıyla tüm hayvanları telaşa kaptırmıştı. Ben de kızı susturmaya çalışırken arkadan gelen annesine çarpıp o kilosuyla devrilmesini sağlayınca güvenlik görevlileri ve kadın tarafından oradan çıkıp caddeye kadar kovalanmıştık. Dördümüz de bir apartmanın asansöründe nefes nefeseyken Mete çok şaşkın görünüyordu. Eh, bu saçmalıkları başka bir yerde göremezdi. "Lan a... s... o... ç... p...k..." diyerek bin bir küfrü ard arda sıralayan Muhittin hepimizin gözlerini fal taşı gibi açtırmıştı. "Kuzey hatırlat da bu küfürlerinden bir kitap çıkartayım. Çok satanlara ilk sıradan girer." diyerek dalga geçen Egemen'e Muhittin saldırmaya kalkınca asansörden kaçarak çıkmıştık. Muhittin, Egemen'i nereye kadar kovaladı bilmiyorum ama uzun bir süre onları göremedim. Onlar gelmeyince sıcak havanın altında daha fazla beklemek istemedik. Mete ile ortak bir taksi tuttuk, ilk benim otele gittik ve ben orada indim. Sonra Mete kendi evine geçti. Bu yorucu günün ardından kendimi yatağımda buldum. Hiçbir günüm sakin geçmiyordu ve benim artık tek istediğim uyumaktı. Neyse ki maddenin tamamlandığını biliyorduk. Fotoğraflar her ne kadar iç karartıcı olsa da elimdeki maddeye dair tek kanıtlardı. Bu yüzden onları kullanmaktan çekinmiyordum.  Bir dahaki madde içinse şimdiden heyecanlanmıştım çünkü bugün itibariyle kendimi biraz olsun şarj olmuş gibi hissediyordum. Bekle beni on ikinci madde!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE