"Teyze Allah aşkına çık şuradan ya!" diye önümdeki teyzeye resmen yalvardım. "Peşimde bir Muhittin belası var ama sen hala çarşaf değişiyorsun!" Odamı temizleyen teyzeyi zoraki dışarı çıkartarak kapıyı kilitledim ve kendimi yatağa attım. Sürekli kahkaha atasım geliyordu. Eh, Muhittin'i havuza atmıştım. Tabi beni kovalamaya kalkmasaydı iyiydi.
Kapı gürültüyle çalınmaya başladığında yerimden sıçradığım gibi yere yapıştım. Öd boka nasıl karışıyormuş, işte böyle. Zeminle aşk yaşamayı keserek yataktan destek alarak ayağa kalktım. Kapının ardından, "O sarı kafanı mora boyayacağım Asya! Ortada patlıcan gibi dolaşacaksın lan!" diye bir adet Muhittin görünümlü Kuzey çakmasının sesi duyulduğunda ne kadar tehlike arz ettiğini hesaplamaya çalışarak bağırdım.
"Egemen'i de yeşile, seni de kırmızıya boyayalım o zaman. Peşimden ayrılmadığınıza göre, domates biber patlıcan şarkısını rahatlıkla söyleyebiliriz. "
Tırnaklarımla oynarken, Muhittin kapıya vurmayı keserek, "Neden ben kırmızıya boyanıyorum?" diye saçma bir soru yönelttiğinde görmeyeceğini bilerek omuz silktim. "Suratınla uyumlu olsun diye."
O kapıya sanırım tekme attığında geri sıçradım. Sanırım havuza attığımı tekrar hatırladı. Beş dakika kadar debelendikten sonra Egemen kahkaha atarak kapımın önüne geldi ve Muhittin'i alarak gitti. Bugün de ölmemiştim...
Muhittin tehlikesi geçtiğinde kendimi yatağa bırakıp yarım bıraktığım depresyona devam etmeye karar verdim. Zombi Kraliçesi Asya Soylu yine iş başındaydı. Hava karardığında göz kapaklarımın şiştiğini hissederek oyunu kapattım. Çok uzun zamandır oynuyordum ve resmen dünyadan soyutlanmış bir haldeydim. Şimdi yemek zamanıydı, gidip garsonları sinir etsem iyi olacaktı. Aslında niyetim onları huzursuz etmek değildi ama garip bir şekilde elimde olmadan onları huzursuz ediyor gibi hissediyordum.
Üstüme askılı bir bluz, altıma da kot şort geçirerek anahtarımı ve telefonumu elime alarak odadan çıktım. Burası artık ikinci evim olduğu için pek özen gösterdiğim söylenemezdi. Gözlerim ekran ışıklarına fazla maruz kaldığı için çok yorgun hissediyordum. Etrafa bayık gözlerle, tam bir zombi edasıyla bakıyordum. Ölü sayılabilirdim, fazladan zombi oyunu oynamak beni onlardan biri haline getiriyordu.
Paytak adımlarla asansöre bindim ve aynaya yaslanarak gözlerimi kapattım. Şuan ağızdan su akıtarak uyuyabilirdim. Ama önce yemek yemeliydim. Karnım çok açtı, iştahım yine açıktı. Asansörün kapıları henüz kapanırken bir anda tekrar açıldı ve korkulu rüyam geri geldi.
Muhittin!
Ölü taklidi yap, ölü taklidi yap! Sen zombi kraliçesisin, yaparsın. Aynı pozisyonda gözlerim kapalı, nefesimi tuttuğumda ikisi fısıldaşmaya başladı.
"Lan it kızı korkudan öldürdün. Ben fark etmeden odasına girip gözlerine yumruk falan mı attın?" Sanırım gözlerimin ekrana bakmaktan oluşan şişlik ve morluğunu Egemen de fark etmişti. "Sence odasına girsem yumruk mu atarım ?" Aklım fesatlık için çalışmıyor olabilir ama şuan çok fesatça şeyler düşünüyorum. "Ateşli geceler diyorsun yani ?" diyerek kıkırdayan Egemen'e Muhittin'de eşlik edince tam gözlerimi açıp yumruk atacaktım ki yumruğum havada tutuldu.
"Belki oyunculuğun iyi ama benim de zekam seninkinden iyi." Muhittin bana göndermeler yaparken elimi çektim. "Pisliksiniz ya! Ne biçim şeyler konuşuyorsunuz siz?"
Egemen gülerek açılan asansör kapısından çıktı ve üstünü düzeltti. "Sen çok fesatsın, biz birlikte sıcak çorba içip ateşli bir gece yaşayabileceğinizden bahsediyorduk."
"Ben de Brad Pitt'in karısıyım çünkü."
İkisi de bu söylediğime gülerken ellerim önde bağlı bir şekilde, Muhittin yanımda ilerlerken asansörden çıkıp, restorana girdim. Onları umursamadan açık büfenin önüne geçtim ve çorba, kola, pilav, köfte patates menümle ortalarda bir masaya yerleştim. Şu menüde olmasa sebze yemeklerine kalırdım vallahi. Ne kadar beş yıldızlı otelde olsa ev yemeklerini aratmıyordu. Kasten önümüze diziyorlardı.
Ben kolamı yudumlarken Muhittin karşıma, Egemen çaprazıma oturdu. Sonra Muhittin garsonu çağırıp sipariş vermeye başladığında burun kıvırdım. Kalkıp kendileri alamıyorlar.
Garson gittiğinde çorbamı içmeye başladım. İkisini de takmamaya çalışsam da Muhittin sinirli olması gerekirken bana sırıtarak baktığından pek becerikli olduğum söylenemezdi. Kaşığımı çorbamın kenarına bırakarak elime nazikçe bir mendil alarak ağzımın kenarlarımı sildim. "Her seferinde şu soruyu sormamdan zevk mi alıyorsunuz." dedim. "Ne istiyorsunuz?"
İkisine de bakarken, Muhittin sırıtarak konuştu. "Telefonunu."
"Ne?"
"Hatırlatırım, bir yarışma sonucu senin tüm sosyal medya hesaplarından adını Kezbanella olarak değişeceğim. Şimdi şu telefonunu ver bakalım." İstemsizce dudaklarım büzüldü. İşte o an gelmişti. Artık hayatım sona eriyordu. Güneş bana karşı bir daha doğmayacak, arkamdan doğup bana götüyle gülecekti. Azrail'im gelip beni tombala oynarken kalp krizi geçirmem sonucu almayacaktı çünkü hayatım şuan bitiyordu. Kalbim teklerken, "Hıı." diye bir ses çıkardım. Sanki ruhum çekilmişti, bu durum beni o kadar etkiliyordu yani.
"Hadi Kezbanella, eninde sonunda olacak bu iş." Dudaklarım mutsuz emojideki gibi aşağı doğru kıvrılırken telefonumu çıkartıp masa da ona doğru ittim. "Çabuk ol lütfen. Ne kadar hız, o kadar az acı."
"Asya vallahi biraz daha duygu sömürüsü yaparsan ağlayacağım. "Egemen'e elimin tersini gösterdiğimde garson yemeklerini getirmişti. Onlar teşekkür ederken ben kolamı yudumlamaya başlamıştım. Nedense iştahım kaçmıştı. Muhittin dirseklerini masaya yerleştirerek sırıttı. "Evet!" dedi. "Acaba ilk önce nereden başlasak."
İnstagram olmasın, i********: olmasın!
"i********: nasıl?" Şimdi bu söze aslında köpeklerin duası kabul olsaydı gökten kemik yağardı denir ama kendi kendime laf çakmak istemiyorum. Egemen kafa sallarken Muhittin ayağa kalkıp sandalyesini sürükleyerek ikimizin ortasına oturdu. Resmen acı çekmemi izleyecekti. Profilime girdiğinde ilk önce takipçi sayıma baktı. "Oo, 2879 takipçi." 2879 kişiye rezil olacaktım!
Ardından aşağı doğru inmeye başladı ve benim anılarım gözümde bir bir canlandı. Arda ve Buse'yle bir sürü fotoğrafımız vardı. Muhittin bir fotoğrafı açtığında yüzümde gülümseme belirdi. Sitedeki çimlerde Arda, ben ve Buse sırasıyla uzanmıştık. Kafamızın altında çardaktan aldığımız küçük renkli yastıklar vardı. Geceydi ve biz o sırada yıldızları izliyorduk. Bunu da duruma 'Yıldızların Altında ' yazarak belirtmiştim. Onları gerçekten özlemiştim.
Muhittin, "Sevgilin mi?" diye mırıldandığında gözlerimi devirdim. "Fotoğraflarımı incelemeyi kes de şu işi hallet."
Biraz kasılsa da yukarı çıktı ve isim değiştirme yerine girdi. Adımı silip, Kezbanella yazdığında henüz kaydetmeden gözlerimi kapattım. Kalp ne taraftan pompalanıyordu? Çünkü benimkini sanki su pompası pompalıyor.
Benim en değerli şeylerimden biri sosyal medya hesaplarımdı. Herkese rezil mi olacaktım şimdi? Uçurum ne tarafta ? Oradan atlamak daha az acı verir. "Yaptın mı! Daha fazla dayanamayacağım da!"
Muhittin nefesini huzursuzca dışarı üflediğinde tek gözümü açtım. Bana telefonumu uzattığında şaşkınca elinden aldım. O ise ona şaşkınca bakan ben ve Egemen'i umursamadan sandalyesini geri itti ve ayağa kalktı. Egemen, "Ne oldu, yapmayacak mısın?" dediğinde Muhittin gözlerini devirip parmağını bana salladı. "Sinirlerimi bozuyorsun, cidden! Başka..." dedi ve kafasını kendi kendine bir şey onaylarcasına salladı. "Başka bir şey isteyeceğim. Şu çakma sevgililik rolüne bir hafta daha devam edeceksin ve asla Muhittin demeyeceksin."
Gözlerimi kısıp bende sandalyemi iterek ayağa kalktım. Boyu benden uzun olduğu için kafamı kaldırmak zorunda kalıyordum. "Yok öyle Muh- yani Kuzey bey. Çakma sevgililiğe bir hafta devamsa, Muhittin dememe karışamazsın."
Egemen de bizim gibi ayağa kalktığında ortamıza geçerek ellerini omuzlarımıza koydu. "Çok salaksınız, keşke ölseniz." dediğinde ikimizin de birbirimize olan kötü bakışları ona döndü.
"Ne diyorsun lan!" Muhittin benim yerime de atar yaptığında kafamı aşağı eğip kaldırdım. "Diyorum ki, salaksınız." Muhittin ile aynı anda elimizi kaldırdığımızda Egemen geri çekildi. "Yani demek istediğim şu sorunu insanca konuşarak halledin. Bu işin bir süresi olmalı. Eğer bir haftaysa, Asya da bir hafta Muhittin demez."
Ben kocaman sırıtarak kafamı salladığımda Muhittin hala somurtuyordu. Ona elimi anlaşmak için uzattığımda zoraki uzattı ve ellerimizi sıkarak anlaştık. Uçurumdan atlamama gerek kalmamıştı!
"Şimdi ben yemeğimi bitirene kadar kavga etmeyin. Sonra devem edersiniz."
Egemen'e bakmadan göz devirdim ve elimi çektim. Yerime oturduğumda Muhittin'de sandalyesini çekip oturmuştu. Egemen'de oturunca yemeğe kaldığımız yerden devam ettik. Nedense birden iştahım daha da açılmıştı. Resmen ölmekten kurtuldum. Canım, bebeğim, bir tanem sosyal medya hesaplarım vefat etmekten kurtulmuştu. Muhittin'in yerinde başka biri olsa ona sarılabilirdim. Ama ona asla olmaz.
"Tuzu uzatsana." Muhittin bana elini uzattığında dibimde duran tuzluğu fark ettim. Alacaksın şu tuzu, kafasına geçireceksin.
"Uzatır mısın demek istedin sanırım." Zoraki sırıtarak, yandan yandan Egemen'e bakıyordum. Tartışmadan tatlı tatlı konuşuyorduk işte. "Moron musun kızım! Ver şu tuzu." Gözlerim kocaman olurken kafa salladım ve ayağa kalkıp, "Tabi Kuzey'ciğim, hatta ben dökeyim." dediğimde kendinden emin bir şekilde sırıtarak kafa salladı.
Egemen'in telefonunu çıkarttığını fark ettiğimde, sırıtarak yanına gittim ve parmağımla kaydırdığım kapaklı tuzu, ters çevirmemle tüm et tuz oldu. Tuzluğu da üstüne atıp ellerimi ağzıma götürdüm. "A ah! Tuzluk bozukmuş demek. Hay Allah!"
Muhittin ayağa kalktığında yavaşça yutkunarak geri çekildim. Oysa gülerek beni kendi sandalyesine oturttu ve benim yerime geçti. "Hey! O yemek benim."
"O tuz da senin!" diye çıkıştığında, "Bana ne! Kalk yerimden Muhittin!" diye resmen carladım.
"Lan Muhittin demek yok demedim mi!" diye öfkeyle burnundan soluduğunda uyuz bir şekilde omuzlarımı silktim. Şuan bir çocuktan farksız görünüyor olabilirdim ama onlara ancak bu şekilde eşlik edebiliyordum. "Şuan çakma sevgililik yapıyor muyuz ki Muhittin!"
"Lan demesene şunu!" Omuzlarımı bir kez daha silktim. "Çiçekler Muhittin, aynalar Muhittin, duvarlar Muhittin diye sesleniyorlar vallahi Muhittin!"
"Lan ben senin!" diyerek ayağa kalktığında Egemen'in masaya attığı kaşıkla ben kaçmak için kalkacağım pozisyonda, Muhittin de ayakta dikildi. "Ya iki dakika kavga etmeden susun dişimi kıracağım." Egemen'e yandan bir bakış atıp, Muhittin ile yaklaşık iki dakika birbirimize bakarak sustuk. Bu durumu fark eden Egemen bize küfür ederek restorandan çıktı. E biz istediğini yapıyorduk.
Egemen çıkar çıkmaz ikimiz de kahkaha atmaya başladığımızda bize bakan garip bakışları seziyordum. Tabii umurumda değildi o ayrı mesele. Muhittin'e baktığımda gülerken yanağında çıkan gamzeyi fark ettim. Çok tatlı gözüküyordu. Daha önce hiç fark ettiğimi sanmıyorum. Öküz bana hiç gülmüyor ki. Pis gamzeli.
"Senin gamzen varmış!" dediğimde gülmesi kesildi. "Senin de bir türlü susmak bilmeyen çenen varmış!" diyerek yemeğimin başına oturduğunda, göz devirerek restorandan çıkıp havuz başına gittim. Daha önce gece hiç gelmemiştim. Daha sessiz, daha huzurluydu. Bir şezlonga yattım ve yıldızları izlemeye başladım. Bu yıldızların konumlarından nasıl çıkarıyorlardı şu küçük ve büyük ayıyı. Ben bir türlü bulamıyordum. Arda bana göstermeyi denemişti ama ben yine anlamamıştım. Sanırım arkadaşlarımı ve ailemi özledim. Telefonumu çıkartıp ilk önce ailemi aradım. Yaklaşık bir saat muhabbet ettikten sonra Arda ve Buse ile konferans görüşmesi ayarlayarak iki saatten fazla saçmalamasyon yaptık ve sonra ben şezlongda uyumaya karar verdim. Hava çok güzeldi, tatlı bir esinti vardı. Sabahın ilk ışıklarında uyanır ve odama geçerdim.
...
Sabah olduğunda yüzüme atılan suyla uyandım. Gözlerimi açtığımda Muhittin sırıtarak elindeki boş şişeyi sallıyordu. Üstünde bol bir sporcu atleti ve basketbol şortu vardı. Yine benimle uğraşıyordu ve bu resmen onun için rutin bir hale gelmişti. Artık şaşıramıyordum.
Yüzümdeki suyu elimin tersiyle silerken ona öfkeyle bakıyordum. "Ne var ? "dedim en asabi ve huysuz sesimle. Kaslarını şişirerek üzerlerine vurdu. "Günaydın sevgilim." Bu terste bir işlik vardı. Sevgilim? Günaydın?
"Sevgilim mi?" diye mırıldandım, şaşırmıştım. "Evet, sevgilimle sabah sporu yapmak istiyorum." İşte, şimdi şoka girdim. Sizde Bim'e girin topluca intihar edelim. "Sabah sporu da ne?" diye mırıldandığımda nefesini huzursuzca dışarı üfledi. Benim boş sandığım su şişesinden bir iki damlayı da yüzüme fırlattığında hala ona bön bön bakıyordum. "Sabahları daha salak olduğunu söyleyen olmuş muydu?"
Kafamı olumlu anlamda aşağı yukarı salladığımda dudağını dişleyerek saçlarını karıştırdı. "Kalk hadi, sevgilim, daha da zorlama beni yoksa havuzu alır gelirim."
"Sevgilin kim?" dediğimde gülümsemişti. Gamzesini tekrar fark ettiğimde uyku halinden çıkıyordum sanırım. "Benim çakma sevgilim, salağın önde gideni, sabahlarıysa salaklığın kurucusu olan Asya Soylu olabilir mi?"
Kafamı iki yana sallayarak onu reddettiğimde elindeki şişeyi yere attı. Kaşlarımı çattım, Birkaç saniye düşürmüş mü diye beklesem de almayınca sersemliğimi üstümden atarak ayağa kalktım. "Çöp kutuları ne işe yarıyor? Git çöp konteynırına at. Sizin yüzünüzden dünya eskiden dinazorların nesli nasıl tükendiyse öyle tükenecek!"
Ona çemkirdiğimi o ellerini havaya kaldırdığında anladım ama bu durum gerçekten sinirimi bozuyordu. "Hey! Sakin ol. Bir daha olmaz."
O şişeyi alıp çöpe götürdüğünde ben tekrar yerime yattım. Gerçekten şu çöp işinden nefret ediyordum. Dünya insanlar onu yok etsin diye yaratılmıştı. Hem de küçük diye gördükleri o şeyler yüzünden.
Gözlerimi kapattığım an yüzüme yediğim suyla çığlık atarak kalktım. "Hayvan oğlu hayvan!"
"Bana diyene bak." dediğinde ayakkabılarımı çıkaracaktım ki gülerek pes etti. "Hadi kalk!"
"Gelmeyeceğim ben. Bana ne sabah sporundan. O ne ya öyle, sabah sabah bir aktivite yapılabildiğini bilmiyordum. Ben okuldayken bile öğle arasından sonra ders dinleyen insanım yahu. Git kendine başka eziyet çektireceğin insan bul."
Lafım bittikten sonra derin bir nefes verip yatacağım sırada kolumdan tutup beni sürüklemeye başladı. "Ah! Söylemeyi unuttum sevgilim. Ece ile spor yapacağımıza söz vermiştim." Sürüklenirken laf yetiştirmek ne kadar zor olsa da... "Tabi barların striptizcisi sonuçta. Spor yapmadan nasıl beğendirecek değil mi kendini? Ben o kızla spor falan yapmam yahu. İşlerim var benim."
"Sana çok konuştuğunu söyleyen oldu mu?" Görmese de gözlerimi devirdim. Kolumu bıraktığında bulduğum ilk direğe sarılıp uyumayı bile düşündüm. Allah bilir saat kaçtı. Kargalar bile daha bokunu yememiş gibiydi. Güneş orta ayarda, hafif ısıtıyordu etrafı. Kuşların seslerini bile duyabiliyordum. Kendimi yere yapışıp, anında uyuyacak gibi hissediyordum.
"Asya git üstünü değiş. On dakika sonra burada ol yoksa.."
"Beni bırakıp gidebilirsin hiç sorun değil." diyerek lafını kestiğimde omuzlarımdan tutup itti beni. "O odaya gelir, seni çıkartırım. Hem de si- yani sürükleye sürükleye. Şimdi defol."
Ona kafamı iki yana sallayarak karşılık verdiğimde, "Kaybetmenin sonuçlarına katlanacaksın. Bunu yapmak zorundasın. Güzel giyin, ayrıca kısa da giyme. Ece'de bir arkadaşını getirecekmiş." dedi ve beni tekrar otele itti. "Ne yani, senin gerçek sevgilimmiş gibi saçma emirler vermene katlanmak zorunda mıyım ?"
Kafasını salladığın da gözlerimi kıstım. "Of Asya! Tamam git giyin, gel. Sana dondurma alacağım."
Cebimdeki telefona kıymasam çıkarıp atacaktım ama ayakkabıma eğildiğimde ellerini önüne siper etti. "Tamam, iki olsun."
Bu sefer ayakkabıyı çıkarttığımda arkamı işaret etti. Bende dalgınca dönüp kimse olmadığını gördüğümde, önüme döner dönmez Muhittin'in gittiğini gördüm. Beni kandırmıştı. Paytak adımlarla odama çıktım. Büyük holdeki koca saatte oklar, 06:02 'i gösteriyordu. Kargalar gerçekten bokunu bile yememişti.
Odama girdiğimde yatağım bana sesleniyordu. 'Yat, yat bana! Gel bana yat! Yat bana yat yat yat.'
Yatağıma hüzünlü bir şekilde el sallayarak banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkayarak dişlerimi fırçaladığımda kendi kendime 'Muhittin'e sövme seremonileri' başlatarak bavulumun başına geçtim.
"Hayat bana götüyle değil, resmen Muhittin'iyle gülüyor. Hades'in oğlu o sarı kafalının yanında halt yemiş. Muhittin laik Hades'in oğlu olmaya. Ya o nasıl bir küfürdür ya. Sabah sporu da ne ? Sabah yapılacak tek aktivite; Uyumak, uyumak, uyumak! Bir de o barların striptizcisiyle. Resmen düşmanlarla çevrili bir alana ayak basacağım. Şimdi hayatı tespih yapıp o Muhittin'in kafasına fırlatacağım be!"
Bavulumdan kısa bir mavi spor şort çıkartarak, üstüme de beyaz sporcu atleti çıkarttım. Onları giyip, beyaz spor ayakkabılarımı ayaklarıma geçirdim. İşte çok uyumlu olmuştum. Saçlarımı da tarayıp, tepeden at kuyruğu yaptığım da hazırdım. Gerçekten normalden de tatlı gözüküyordum. Mavi bir hoş durmuştu. Banyodaki aynanın karşısına geçip telefonumla rastgele fotoğraflar çekilmeye başladım. i********: beni bekliyordu!
Kapı gürültüyle çalmaya başladığında telefonu neredeyse elimden düşürüyordum. Kameradan çıkarak saate baktığımda 06:38 'di. Beni gerçekten si- yani sürükleyecekti.
Koşarak kapıyı açtığımda cidden Muhittin kolumdan tutup beni sürüklemeye başladı. Ne kadar da sözünün eri ama!
Asansöre binip, otelden çıktığımızda hala kolumu bırakmayarak beni sürüklüyordu ve ben telefondan çekildiğim fotoğraflardan en beğendiğimi seçmeye çalışıyordum. Ne kadar da uyumlu bir çakma çift!
Beğendiğim fotoğrafı i********: da 'Sabah sporu?' başlığı altında paylaştığımda telefonu şortun arka cebine sıkıştırdım. Önüme döndüğümde bize yaklaşan iki kişiyi gördüm. Biri barların striptizcisi, diğeri esmer, uzun boylu benim pek tipim olmayan bir çocuktu. Asıl şaşırtıcı olan barların striptizcisi Ece'nin yüzündeki makyajdı. Spor yaparken makyaj ne alaka yahu! Hele o pespembe ruj da ne?
Onlar yaklaşırken Muhittin kolumu bırakıp elimi tuttu. Bir an kalbim hızlı hızlı atmaya başlayınca kaşlarımı çatıp ellerimize baktım. Daha önce neden kalbim böyle atmamıştı ki? Sanırım hava fazla sıcak ondan. Dudaklarımı ıslatarak güneşin neredeyse kör ettiği gözlerimle Ece'nin renkli yüzüne diktim gözlerimi. Orta yolda buluştuğumuzda bana bakmadan direkt Muhittin'e sarılınca ona orta parmak çekerek birleşik ellerimizi göstermek istedim ve bunu yaptım.
Ellerimiz birleşikken kaldırıp tersiyle saçımı geri itiyormuş gibi yaptım ve bunu fark eden Ece bir süre bozulsa da geri çekilerek bana yalandan gülümsedi. Arkadaşını işaret ederek, "Asya bak bu Mete." dediğinde dişlerimi sıkarak kafamı salladım. Muhittin beni kendine çekip elimi bırakmadan kolunun altına aldığında ona baktım.
Elini Mete'ye uzatarak, "Kuzey." dediğinde bir an Kuzey kim diyecektim. Hala alışamamıştım ama ona bir hafta Kuzey demeliydim. Mete'de Kuzey'e elini uzattığında sanki aradan soğuk rüzgarlar esiyordu ama maalesef hava 60° idi resmen.
Ellerini çektiklerinde ve Mete elini bana uzattığında tam uzatacakken birden Muhittin beni çekti ve onlara arkamızı döndürdü. "Hadi! Spor zamanı." dediğinde bu yaptığı hareket nedense beni gülümsetmişti.
"Sanırım böyle koşamazsınız tatlım. Ayrılın da başlayalım." Ece'yi öldürmek serbest mi?
Ellerimiz ayrıldığında ve onun kolunun altından çıktığımda koşmaya başladık. Tabi en arkada olduğumu saymazsak. Kumsala geldiğimizde resmen altlardan soluyordum. Onlarla aramda fazlasıyla mesafe vardı ve hiç durmuyorlardı. Sanırım sporun faydalarıydı. Ben de hızlı koşardım ama bu kadar süre değil.
Mete yavaşlarken, Muhittin ile Ece eşit hizada baya önden koşuyorlardı. Mete'nin bir anda hızını düşürmesine şaşırsam da yanıma gelişine sevinmiştim. Yalnız kalmamış oluyordum. Eşit hizaya düştüğümüzde bana gülümsedi. "Ne haber?"
Ben de ona sırıtarak, "Halimden belli olmuyor mu?" diye nefes nefese koşarken cevap verdim. Bana güldüğünde onunla iyi anlaşabileceğimizi düşünmeye başladım. Tipim olmasa da iyi çocuktu aslında. "Kuzey ile ne zamandır birliktesiniz?" Şaşırsam da rastgele bir cevap vermeye karar verdim.
"Zamanın önemsiz olduğu bir tarihte başladık." Muhittin duysa gözleri dolardı ama bunu asla onun duyabileceği bir yerde söylemezdim.
"O kadar aşıksın yani, zamanın değerini unutacak kadar ?" Ona kafa salladığımda dudaklarını dişledi. "Çok kaba bir sevgilin var. Senin kadar güzel bir kıza daha iyisi lazım." Ah ne kaba ne kaba. Sonunda beni anlayan birileri. Utanmasam evladım deyip bağrıma basacağım.
"Elimizdekilerle yetiniyoruz işte." İkimiz de kahkaha attığımızda "Yetinme." dedi.
Ona "Nasıl?" diye sorduğumda cevap veremeden bir ağaca tosladım. Kumsal'da ağacın ne işi var be. Ne sert bir odundur bu. Başımı tutarak kafamı kaldırdığımda sinirli sinirli bakan bir Muhittin beklemiyordum. Ağaç sanmıştım!
"Odun! Nazik olsana biraz."
"Sende sevgilinin yanındayken başkalarıyla kahkaha atmayı kessene!" Bağırarak söyledikleri karşısında zoraki yutkundum. Kendini bu işe fazla kaptırmıştı ama bozuntuya veremezdim.
"Bir daha olmaz Kuzey." diye mırıldandığımda o neredeyse gülümseyecekken Mete aramıza girdi. Kuzey'i ittiğinde Ece de onun yanına geçti. "Adam ol lan biraz. Sevgilim diye geçineceğine yanında olmayı dene. Bağırmaktan başka ne işe yarıyorsun? Asya daha iyilerine layık." Ağzım cidden beş karış açılmış gibiydi. Ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu ama kasılan Muhittin beni korkutuyordu. Ece de onun yanında kolunu tutup kulağına bir şeyler fısıldarken ben de sinirleniyordum!
"Asya yanıma gel!" Muhittin bana bağırdığında yerimde zıplasam da yanına gideceğim sırada Mete beni tekrar arkasına çekti. "Lan it düzgün konuşsana! Karşındaki bir kız lan!"
Ece, "Tamam Mete, sen Asya'yı götür. Ben Kuzey ile kalacağım. İkisini de sakinleştirelim de kavga etmesinler." dediğinde anladım asıl olayı. Ece Muhittin ile yalnız kalmak için yapıyordu her şeyi. Ondan da daha azı beklenemezdi zaten. Yine de Muhittin bu konuda bir atak yapmadan ben de yapmayacaktım. Hadi bakalım, hodri meydan.
Muhittin kolunu Ece'den çekti ve beni kendine çekip, Mete'ye bir hışımla kafa attı. Mete yere düşerken Muhittin'in elini tutup çekiştirmeye başladım ve Ece'ye bağırdım. "Sevgilimle ilgilenmek senin ne haddine. Sen git de bar direklerindeki yerini al. Alıcın bol olsun."
Muhittin'i zoraki kumsaldan çıkardığımda anında kahkaha atmaya başladı. Vallahi devreler yandı. Ben diyorum ama, sabah sporu insanın devrelerini yakar.
"Ne oldu ya? Ama valla ben diyorum. Sabah kalkmak günahtır!" O kahkaha atmayı kesmeyince gözlerimi devirip, "Muhittin!" diye bağırınca bir anda sustu. Eh, yöntemimi bulmuştum. "Neden gülüyorsun acaba?"
"Az önceki halini görmedin mi acaba? Tam bir kıskanç sevgili." dediğinde kaşlarımı çatıp, kollarımı kavuşturdum. "Hiç de bile, ben sadece rolümü iyi oynuyorum o kadar."
O bana inanmamışçasına kaşlarını kaldırınca arkamı dönüp otelin yolunu tuttum. Ben sadece rolümü iyi oynamıştım fakat o bunu başka bir yerlere çekmek için çabalıyordu. Sanki o kıskançlık gösterisi yapmamıştı. Resmen çocuğa kafa attı. Kıskanç diye onun gibilerine denirdi.
Önüme gelen şişeye tekme attığımda omzuma el dokundu. Muhittin beni kolunun altına alıp bir kafeye yönlendirdiğinde kafamı ona kaldırdım. "Nereye? Spor bitti. Otele gidip akşama kadar uyumayı düşünüyorum."
"Dişi ayı olmaman çok yazık. Onlardan çok uyuyorsun." diye mırıldandığında elimin tersiyle karnına vurdum. İnleyerek güldüğünde gamzesi yine ortaya çıkmıştı. Daha önce bu ayrıntıya nasıl değinmemiştim. Sanırım zaman geçtikçe daha çok önemsiyordum hem Muhittin'i hem de Egemen'i.
"Alt tarafı kahvaltı edeceğiz. Merak etme, Egemen'i de çağırdım. O varken seni yemem." Yola bakarak konuşuyordu ve asfalt yolun ortasında rahat adımlar atıyordu. Tenini kolunun altına sıkıştırdığı at kuyruğu saçlarımın açıkta bıraktığı ensemde hissedebiliyordum.
"Zaten yiyemezsin! Hem ne gerek var?" diye sorduğumda boynumdaki elini sıkarak beni kendine daha çok çekti. "Ece gerçekten seni sevip sevmediğimi sorguluyor da ondan. Mete denen it ile seni deniyordu aklınca. Habire peşimde, rahat vermiyor. Sadece senin yanındayken yaklaşamıyor ve ben rahatça kahvaltı etmek istiyorum. Anlayacağın dırdırına bile razıyım Asya." Bu uzun konuşmanın ardından köpek gibi dilini dışarı çıkartıp nefes nefese kalmasını beklerken o sadece bana dikti gözlerini.
Kafamı sallayıp, dudaklarımı birbirine bastırdım. Önüme döndüğümde Egemen bir taksiden indi ve gülümseyerek yanımıza geldi. İlk önce Muhittin'e beşlik çaktı ve sonra benim yanağımı sıktı. "Çakma çiftimiz de buradaymış."
Ona gözlerimi kıstım ve kafeye gittik. Cam kenarında bir yere geçerek mavi çift kişilik koltuğa oturdum. Muhittin ile Egemen'de karşıma oturduğunda tahta masanın üstüne konulan menüyü elime aldım. Tırnaklarımı masaya vurarak diğer elimle menüdeki sayfaları çeviriyordum. Üzerimde bakışlar hissettiğimde gözlerimi kaldırdım. Muhittin ve Egemen bana somurtarak bakıyordu. "Ne var?"dedim ve biraz asabice kaçtığını fark ettim.
Egemen önümden menüyü çekti ve, "Serpme kahvaltı istesek? İçeceklere bakman yeterli olur." dedi. Onlara somurtarak başımızda bekleyen garsona vişne suyu istediğimi söyledim. Muhittin'de vişne suyu istedi ve Egemen çay da karar kıldı.
Kahvaltıyı beklerken ikisi maç muhabbetine girdiğinde arka cebimden telefonumu çıkarttım. Sıkıntıdan Buse'ye madde fotoğrafını gönderdim ve anında mesaj geldi. Acaba Roma da saat kaçtı? Mesajı açtığımda biraz sırıtsam da kararsızdım. Benim yazdığım bir madde olsa da nasıl yapacağım hakkında bir fikrim yoktu.
Kim veriyordur ki acaba? Tanıdık biride yok ki.
Garson geldiğinde masada bir sessizlik oluştu ve masa donatılıp garson gidene kadar kimse konuşmadı. Yemeğe gömüldüğümde biraz da nazik olmaya çalışıyordum. Hem bir kafedeydim, hem de karşımda iki erkek oturuyordu. Kafede hafif tonda çalan müzikle kahvaltı mı ediyordum ki Egemen konuştu.
"Asya sen ne zaman Bodrum'dan ayrılıp İstanbul'a döneceksin?"
"Doğum günümden hemen sonra. Yani yaz sonuna yakın." dediğimde Muhittin hafif gülse de onu pek takmadım. "Belki yine aynı gün uçağa bineriz." Aklıma yine o gün gelince kafa salladım. "Belki de."
"Asya burçlara inanır mısın?" Gözlerimi kocaman açıp sırıtarak bu soruyu bana soran Egemen'e kafa salladım. Ondan böyle bir şey beklemezdim. Muhittin gözlerini devirdiğinde onu yine umursamadım ama biraz sinir ediyordu.
"Kız kardeşim tam bir burç meraklısıdır da. Bana da bir şeyler enjekte etmiş olabilir. Bu yüzden Aslan burcu olduğunu anlayabiliyorum." Egemen'in kız kardeşi var! Burçlara meraklı! Kesinlikle bu kızı sevdim!
Ona sırıttığımda Muhittin kısık bir gülüş attı ortaya ve ben bu sefer sinirlendim. Ona "Artık gülmeyi keser misin? Sinirlerimi bozuyorsun." dedim. Tam o sırada duyulan öksürük sesiyle hepimizin kafası masamızın başında dikilen Mete'ye kaydı. Burada ne işi olduğunu bırak, neden bizim yanımıza gelmişti anlam verememiştim.
Egemen, "Bir sorun mu var?" dediğinde Muhittin, "Tepende dikilen sorunun ta kendisi." diye mırıldandı. Bunu duyan Egemen arkasına yaslandı ve Muhittin'e baktı. Muhittin sanırım bir şey anladı ve çatalını bırakıp, Mete'ye döndü. "Sorun ne? Bir tane yetmedi mi?"
Sanırım kafa atışından bahsediyordu. Mete dudaklarını ıslatıp bir bana bir Muhittin'e baktı. "Sadece ilişkinize müdahale ettiğim için özür dileyecektim ama yine kavga ettiğinizi görünce vazgeçtim."
Ağzım 'O' şeklini alırken Muhittin ellerini yumruk yaptı. Sinirli bir yapısı vardı.
"Sana ne benim ilişkimden? Sana ne benim sevgilimden? Sana ne benim sevgilimin güzelliğinden? Sana ne benim onu hak edip etmediğimden? Sana ne lan?" Kalbim hem pırpır atıyordu hem de korkudan hızlı hızlı çarpıyordu. Ortam fazla gerginleşmişti ve ben gerginliğe gelemezdim. Benim yapımda yoktu. Ne demiş Asya Soylu? Gülümseme varsa kahkaha at, Gerginlik varsa arkana bile bakmadan kaç!
Ayağa kalktım ve telefonumu alıp masadan ayrıldım. Gerçekten kaçacaktım. İkisi de umurumda değildi. Ben sıkıntıya gelebilecek bir yaşta değildim. Şimdiden yüzümde sıkıntıdan sivilce çıksın ya da tek düşündüğüm acaba neden diye meraktan ölmek istemiyordum. Kavga ederlerse etsinler. Onlar erkek. Eminim iyi olacaklardır.
Birinci de tamam ama ikincisine veya daha fazlasına katlanamam. Kafenin kapısına geldiğimde kolumdan çekildim. Arkamı döndüğümde Egemen'i gördüm. O da ne olduğunu anlamamıştı tabi.
"Asya bana ne olduğunu ve neden bir şey söylemeden masadan kalktığını söyler misin?" Ona masayı işaret ettiğimde kafa salladı. "Biz bu çocukla Ece'nin arkadaşı olduğu için tanıştık ve spor yaparken benim yanımdaydı. Kuzey ise önden Ece ile koşuyordu. Ona da sevgili olduğumuzu gösterdiğimizden bunu garipsedi ve Kuzey'in beni hak etmediğini söyledi. Kavga ettiler falan. Ve o masadan kavgaların insanı olmadığım için kalktım. Ne halleri varsa görsünler. Ben sadece kızların saçını başını yolarım ve ardından sadece gülerim."
Egemen kafasını salladı. "Tamam ama böyle gitme. Sizi sevgili sanıyor ve bunu bozmayın. Lütfen Kuzey'in yanında ol yoksa bu olay uzayacak."
İlk önce dirensem de Egemen'in bakışları beni Muhittin'in yanına itti. Onu kolundan tutup çektiğimde birbirlerine laf atmayı kesmişlerdi. Artık küfür modundaydılar ve garsonlar araya giriyordu. Onu sürüklesem de hala Mete'ye dalmak için an kolluyordu ama beni engellemiyordu. Zaten engellese onu bırakıp giderdim.
Egemen Mete'nin yanına gittiğinde biz kafeden çıktık. Çok sinirli olsa bile konuşmayacaktım. Sadece onu otele kadar sürükleyecektim. Hiç konuşmadan otele kadar geldiğimizde onu bırakıp direkt odama çıktım ve yattım. Yarına kadar uyanmayı düşünmüyordum.
Kapatmadığım perdeden gözüme ulaşan delici güneşle uyanmak zorunda kaldım. Cidden sabaha kadar uyanmamıştım. Üzerimde ciddi bir yorgunluk olsa da paytak adımlarla duşa girdim. Uyanmak ve güne iyi başlamak için iyi bir yöntemdi. Çünkü tüm gün iyi bir şeyler bulmak için marinada depar atacaktım.
Duştan çıktım ve üstüme tatlı bir elbise geçirdim. Rengi kremdi ama desenleri kahverengi, siyah ve bordo ile sadelikten çıkarıyordu onu. Ayağıma da bordo ve kalın bir topuklu, önü açık gerisi bileğe kadar kapalı olan çok şık bir ayakkabı geçirdim. Bileğime, siyah kalın bileklikler taktım ve saçımı örüp kurutarak açtım. Saçlarım doğal dalga olmuştu ve bir harika olmuştum. Gözlüğüm kafama taktım ve zincirli küçük, siyah çantamı omzuma asıp odadan çıktım. Restorana indim ve sandviç alarak yola koyuldum. Hem yedim hem de marinayı bulmak için baya yürüdüm. Zaten en sonunda dayanamayıp bir taksiye bindim ve marinanın girişinde rahatladım.
Gözlüğüm taktım ve saate baktım. Henüz 14:21'di. Marinaya girdim ve girmemle biriyle çarpışmam bir oldu. Çarptığım kişiye baktığımda gözlerim ister istemez şaşkınlıkla büyümüştü. Sık sık rastlamaya başladığım Nisan'dı.
"Selam." dedim ve samimi bir şekilde gülümsedim. Aslında onunla takılma gibi planlarım vardı ama Muhittin ve Egemen yüzünden pek fırsat kalmamıştı. Nisan da beni fark ettiğinde sarıldık ve birlikte yürümeye başladık. "Senin burada ne işin var Asya?" diye sorduğunda elimi rastgele salladım. "Bir Yat partisine ihtiyacım var."
Evet, işte buydu. Madde on bir, yat partisine katıl.
Yeni maddem biraz karışıktı aslında. Çünkü nasıl yapacağımı bilmiyordum. Bir yatım yoktu, yatı olan bir tanıdığım da yoktu. Bunun için Bodrum da güzel bir çevre edinmeliydim. Bu madde için çok erkendi ama bunu gel de Buse ve Arda'ya anlat. Bu yüzden hiç dil dökmeye çalışmamıştım, bunun yerine maddenin peşinde koşmaya karar vermiştim. Marinaya gelip yatı olan birileriyle arkadaşlık kuracak, ona yapmak istediğim partiden bahsedecektim. Herkes partileri severdi değil mi? Birini bulmayı ümit ediyordum.
"Garip biri olduğunu söyleyen oldu mu?" diye sorarak esaslı bir kahkaha patlattı. "İlk defa birinin yat partisine ihtiyacı olduğunu duyuyorum." Ah! Bir de bana sor.
"Can sıkıntısı işte. Ee sen burada ne yapıyorsun?" Gülümseyerek bir yatın önünde durdu ve ellerini iki yana açtı. "Abimin hazırladığı yat partisine yardım ediyorum. Ve sanırım sen de davetlimsin."
Sanırım ben dünyanın en şanlı insanıydım. Acaba başka bir şey dileseydim olur muydu? Bütün şansımı bu madde için mi kullanmıştım? Maddeyi çok kolay yoldan yapabilecektim. Genelde hep zorluklar karşıma dikilirdi ama bu kez farklı olacaktı. Madde resmen ayağıma gelmişti!