"Lütfen ben kazanmış olayım, lütfen ben kazanmış olayım." diyerek ellerimi önümde birleştirdiğimde, omzuma konulan elle kafamı yana çevirdim. Muhittin kocaman sırıtarak, "O hesaplardaki adlarının hepsini kendi ellerimle değiştireceğim Kezbanella." dediğinde çığlık atıp suyun içine girip debelenmeye başladım. Allah'ın öküzü beni nasıl yener ya!
Artık ona Muhittin diyemeyecek miyim? Sinirden laf atmasına şahit olamayacak mıyım? En önemlisi bana Kezbanella deyip hesap adlarımı mı değiştirecek?
Hayır, hayır! Ben buna katlanamam. Şuracıkta kendimi boğarım. Yüzerek en dibe gittim ve havuzun duvarına yaslanarak kollarımı bacaklarıma sardım. Tuttuğum nefesi bıraktığımda, ağzıma dolan sular verdiğim karar hakkında tekrar düşünmemi sağlarken bir kol tutup beni yukarı çıkarttı.
Sudan çıkar çıkmaz öksürük krizine girdiğimde, Muhittin sırtıma sertçe vurarak, "Helal, helal canım. Ha bu arada, birinci Egemen olmuş. Sana bugün çok koyduk, bugün sana daha az Kezbanella diyeceğim." dediğinde eline vurup onu geri ittim. "Defol git! Git!"
"İnşallah, şişeye oturursun! Issız bir sokakta beş erkek, hatta sekiz erkek seni sıkıştırır inşallah! b****y Mary ziyaretine gelirde altına işersin inşallah, amin."
Muhittin hala ağzını açıp bir şeyler söyleyecekken üzerine su fırlatarak, "Gözüme gözükme!" diye bağırdım ve o gülerken havuzdan çıktım. Önüme çıkan herkesi itekleyerek, eşyalarımın yanına gidip aldım ve telefonumu da alarak otele girdim.
Tüm dünyam başıma yıkılmıştı. Ben nasıl yenilirdim ona ya? Madde karşılığında bir yenilgi farklı, bu farklıydı. Sanki tüm oyunları kaybetmiştim. Mutlu dünya tablolu resmim aslında kocaman bir resimmiş gibi üstüme çökmüştü ve ben onu yırtıp içinde koca bir delik açmıştım. Tüm pembe boyalar üzerime akmış gibi hissediyordum. Tablomdaki en şirin ve çocuksu renk oydu oysa ki. Yenilgi vardı, bir de Muhittin'e yenilgi vardı.
Asansörün düğmesine onuncu defa ard arda basarak, sinirden yerimde tepindim ve merdivenlere yöneldim. Kat sayısı umurumda bile değildi. Sinirden kendimi merdivenlerden aşağı yuvarlamak istiyordum. Karanlık ve ıssız olan dünyamın kapılarını sonuna kadar açıp, kendimi oraya hapsetmek istiyordum. Issız bir adaya düşüp, yanıma yalnızlık, abur-cubur ve zombi oyunları almak istiyordum.
Evet! Zombi oyunları iyi fikir.
Issız bir adaya düşmek gibi bir ihtimalim, uçağa atlayıp kendimi hazine avına çıkartmadan olamayacağı için onun yerine odamı kullanacaktım.
Henüz ikinci katın merdivenlerindeyken yaşlı teyzeler gibi dilimi dışarı çıkartarak ellerim dizlerimde nefes nefese kaldığımda koşar adımlarla duran asansöre bindim. Bir gün, elbet bir gün o merdivenleri soluksuz çıkacağım.
Asansör durduğunda ve kapıları yavaşça açıldığında uçan tekme nasıl atılıyordu diye düşünmeye başladım. İlk önce tekmeyi mi atmalıyım, yoksa uçmayı öğrendikten sonra mı oluyordu o iş. Çünkü karşımda bana sırıtarak bakan Muhittin ve yancısı Egemen'e şuan uçan tekme atmak istiyordum.
İkisine de dil çıkartarak aralarından geçeceğim sırada ikisinin de omzuna vurdum. "Oğlum, o merdivenleri benden önce nasıl çıktınız. Sizin müsait bir yerlerinizden ter akmadı mı? Bu kadar sportiflik benim bünyeme fazla. Lütfen benimle daha fazla muhatap olmayın. Benim muhataplarım çekirdek komasına girip, sadece yürüyen merdivende yürüyerek kendini Flash sanan insanlardır. Hadi bay."
Sanırım canım çekirdek çekti. En iyisi odama birde çekirdek isteyeyim. Hızlıca yanlarından geçip koridorda saptığımda hala peşimden geliyorlardı. O kadar konuşmanın ardından ayaklarını vura vura kaçmalarını beklemem hataydı zaten.
Muhittin ıslık öttürürken arkamı dönüp ağzının ortasına çakmak istemem çok psikopatça değildi sanırım. Resmen ıslığından bile alay çıkıyor. Egemen'de gülmeye başladığında tam kapımın önünde aniden onlara döndüm. Bu tepkimi beklemediklerinden ikisi de geri sıçradılar.
"Çok saygı değersiz sarı çiyanlar, gidin başımdan!" diye bağırdıktan sonra çantamı üzerlerine atıyormuş gibi yaparak geri çekilmelerini sağladım ve saçlarımı savurarak odama girdim. Kapımı kilitleyerek kendimi yatağa attım ve biraz debelenerek Buse'yi aradım. İçimi dökmezsem, zombilere kendimi akşam yemeği niyetine yedirtirdim.
Telefon dört kere çaldıktan sonra Buse meşgule verdiğinde kendimi yalnızlığın everestinde, öksüzlüğün ağrısında, hüznün bok çukurunda gibi hissettim. Sanırım ağır bir depresyona gireceğim.
Buse beni meşgule aldığı için numarasını engelleyip Arda'yı aradım. Canım Arda'm beşinci çalışta açsa da depresyon belirtilerimi fazla tetiklememişti.
"Asyoloji, ne yapıyorsun kız." dediğinde mızmızlanmaya başladım. "Arda! Çok kötüyüm. Mallığın ödüllerini toplamış biri beni yüzme yarışında yendi. Tüm sosyal medya hesaplarımda adımı Kezbanella olarak değişecek. Yardım et bana."
Arda bir şeyi sertçe bir yere bırakmış gibi sesler çıkarttı ve ardından keskin bir dille, "Oda numarasını ver. Oraya gelip, o sakız beyinliyi çöp kovasına atacağım." dediğinde yastığa acımayacağını bilerek yumruk attım. "Saçmalama! Arda kendimi bilerek dondurma kabında sarma bulmaya zorlamak istiyorum. Serçe parmağımı sehpa kenarına vurmak istiyorum. En sevdiğim kıyafetlerimi, çamaşır suyuna bulayıp, anneme temizlik bezi yapsın diye vermek istiyorum."
Arda yaşlı teyzeler gibi vah vah çekti ve, "Ağır depresyon belirtileri. Sen ne zaman depresyona girecek olsan böyle olursun. Lan kırk yılda bir depresyona giriyorsun, onda da geri kalan kırk yılı aratmıyorsun. Sana bir paket Buse lazım. En iyisi onu ara, senin ayarlarınla oynasın." dedi.
Dudaklarımı büzerek yatakta sırt üstü döndüm. Elimi otel telefonuna uzatıp, sıfıra bastım. "O kıçı kırık çirkin yaratık, telefonumu meşgule verdi. Bu bana yapılır mı be."
Otel telefonundan, "Buyurun, Asya hanım." diye bir kız sesi geldiğinde kendi telefonumu omzuma koyup oraya yöneldim. "Imm, ben sizden çekirdek, zombi oyunları ve gerekli gereksiz bir sürü abur cubur isteyecektim."
"Tabi Asya hanım. Hemen dışarıdan söyleteceğiz. En kısa zamanda elinize ulaşacaktır." dediğinde teşekkür ederek kendi telefonumu kulağıma aldım.
"Lan! Asya! Geri zekalı, daha çok depresyona sokacaksın kendini. Oraya gelir o iti gebertirim lan."
Arda'nın boş atarlarına göz devirerek, "Atara atar, gidere gider, Arda'nın kızıyız dinazorlarımız yeter." dedim ve telefonu yüzüne kapattım. Muhtemelen hala telefonu yüzüne kapattığımın farkında değil ve kendini bana övüyor. Bunu dinleyeceğime, dinazorların buzullarda bulunacağına inanırım daha iyi.
Kapım çalındığında gözlerimi kapatarak, "Kim o!" diye bağırdım. Bu kadar hızlı isteklerimi getirmiş olma ihtimali var mıydı acaba?
"Orada bir Kezbanella olacaktı, gelebilir mi acaba?" Muhittin'in sesine ve söylediklerine karşılık yastığımı yüzüme bastırarak, Kiralık Aşk'daki Yasemin cadısı gibi çığlık attım. Ah, gerçekten işe yarıyor.
Egemen'in kapı ardından, "Lan, içerden boğma sesleri geliyor. Kızı öldürüyor olmasınlar." diyen sesini duyduğumda gözlerimi kocaman açıp onları dinlemeye başladım. Muhittin dalga geçercesine bir ses tonuyla, "Saçmalama lan. Kezbanella sinir krizi geçiriyordur. Malum, çok koyduk." dediğinde tekrar yastığı yüzüme alıp çığlık attım. Egemen endişeli bir ses tonu takındı. "Bak yine oldu. Lan ya Asya'nın Mardin'li bir kocası varsa ve Asya ondan kaçtığı için kızı yastıkla boğuyorsa. Allah! Ben kahraman olmaya gidiyorum."
Muhittin, "Dur!" dediği an kapım gürültüyle açılıp duvara çarptı ve Egemen, Muhittin ile beraber yeri boyladı. Kapıyı kıran Egemen ama Muhittin'de yerde. Çok garip.
Yataktan kalkıp ellerimi önümde çapraz yaptım. "Ay! Sapık var. Yetişin komşular!"
Muhittin ilk önce Egemen'in kafasına vurdu sonra ayağa kalkıp yanıma geldi ve üstüme yastığı attı. Son anda tutup önüme koydum yastığı.
"Lan! Ya ben vallahi böyle salak ikili görmedim. Ulan biri ben kapıya yaslanırken kapıyı kırar, biri dışarıda gezdiği bikinisi üstündeyken sapık var deyip saçma sapan hareketler yapar. Başıma bela mısınız lan siz." dediğinde Muhittin yastığı kafasına geçirdim. "Salak! Çık dışarı! Öküz Muhittin çık."
Egemen yerden kalkarak, hiç düşmemiş gibi cool hareketlerle duvara yaslandı. "Asya, senin devreler yanmış kuzum."
Bu seferde Egemen'in kafasına yastığı geçirmek için atak yaptığımda Muhittin önüme çıktı. "Sen az önce en son ne dedin." dediğinde kaşlarımı çatıp, "Salak! "diye bağırarak yastığı yine kafasına geçirdim.
Muhittin sabırla, "Ondan sonra." dediğinde Egemen ile aynı anda "Dokuz." deyince Muhittin yaklaşık otuz saniye ikimize bakmakla yetindi. Sonra ellerini sıktı ve saçlarını çekiştirerek ellerini önde birleştirdi. Sabırla tekrar sordu." Salaktan sonra ne dedin? Yani en son."
"Çık dışarı!" diye cırlayıp tekrar yastığı kafasına geçirdiğimde bu sefer yastığı alıp yatağa attı. Egemen bu halimize kahkaha atarken bir ara kayıp yere düşecekti ki son anda duvara tutundu.
"Lan ondan sonra. Sakın dokuz deme." Oysa ki Egemen ile aynı anda ağzımızı dokuz demek için açmıştık.
"Öküz!" dediğimde Muhittin dişlerini dudağına geçirip sabır dilercesine ellerini yukarı kaldırdı. "Allah'ım lütfen şuna benim aklımın dörtte birini ver de mantıklı cümleler kurabilsin."
"Tekmelerim hala işlek."
Hemen öksürerek toparlandı. "Bana son söylediğin şeyi söyler misin? "
Düşünür gibi pozisyonlara girdiğimde kendini yatağa atmamak için direniyordu. Gülerek, "Buldum!" dedim. "Salak, çık dışarı. Çık."
Muhittin gözlerini devirerek, "Muhittin dediğini duydum sanki. Yanlışım varmış demek Kezbanella. Şimdi o telefonunu ver de ödülümü kucaklayayım." dediğinde elimi alnıma koyarak bayılıyormuş gibi yapmaya başladım. "Ayh! Bana bir şeyler oluyor. Galiba sana alerjim var. Çık dışarı."
Muhittin gülerek yatağımın üstündeki telefonu aldığında rol yapmayı keserek yatağa oturdum. O da benim yanıma oturduğunda onun yanına da Egemen oturdu. Karşısına şifre çıkınca "Şifre." diyerek sinirlerimi bozdu. Elinden telefonumu alıp ona döndüm ve telefonu görmemesini sağladım. Yani çok zor bir şifrem vardı ve o öğrenirse bir daha ondan iyisini bulamazdım. Yani katiyen bulamazdım.
En yavaş halimle '0000' ı tuşladığımda Muhittin telefonu gülerek elimden aldı. "Ciddi misin. "0000' diye şifre mi olur. Senin gibi üstün zekasını herkese göstermek isteyen bir kızdan bir logaritma soru cevabı koymasını beklerdim."
Omzuna vurdum. "İşine bak!"
Muhittin gülerek kız gibi taklidimi yaptığında Egemen ile ona onaylamaz bakışlar atmaya başladık. O da gözlerini devirip, "Biraz sizin rolünüze bürüneyim dedim." dediğinde Egemen elini bana doğru uzattı ve, "Önden bayanlar." dedi.
Bende gülerek kafamı hafif yana eğdim ve Muhittin'in kolunu cimcikledim. Sonra da Egemen kafasına pat diye indirdiğinde karşımızda sinirden kasılan bir adet Muhittin belirdi. Sanırım çifte kötülük onu azgın bir köpek kadar sinirlendiriyordu.
"Üçe kadar sayacağım. Hala buradaysanız, kellenizi kopartıp köpeklere yem edeceğim."
Egemen ve ben bir süre bakıştıktan sonra ciddi olup olmadığını hala anlayamamıştık. Ta ki Muhittin bir ve iki demeden üç diyene kadar. İkimizde aynı anda kapıya koşmak için kalktığımızda Muhittin beni belimden yakalayıp yatağa attı.
Egemen, "Asya, hakkını helal et!" diye bağırdığında sesi uzaklaşıyordu. Muhittin beni sıkıştırıp, yastığı yüzüme bastırdığında cehennemin en fazla kaç derece olabileceğini düşünmeye başladım. Yani ben şuracıkta, bu yastığın altında geberip gideceğim ve bir dahaki durağım cehennem bekçilerinin kırmızı suratları olacak.
Nefesimin beni terk ettiği noktada yüzümden çekilen kuş tüyü, belki de tavuk tüyü yastık ile Muhittin'e saydırmaya başladım.
"İnşallah ölünce yanlışlıkla hayvan mezarlığına gömülürsün, Muhittin! İnsanlar hayvan koruyacağız diye seni beslemek için evlerine alırlar inşallah. Erkeklerle aynı evde dört gün üç gece hapsolursun da psikolojik travma yaşarsın inşallah!"
Muhittin tekrar yastığı üzerime tuttuğunda ellerimi engel olmak istercesine yukarı kaldırıp gözlerimi kıstım. "Sen az önce bana Muhittin mi dedin?" diye sorduğunda yavaşça yutkundum ve gözlerimi kısmayı bıraktım. Yatakta yavaşça yana kaymaya başladığımda Muhittin elini yanıma koyarak beni engelledi.
"Muhittin demedin değil mi Asya'cığım. Ah, ya da Kezbanella mı demeliyim. Benim adım ne canım?"
Gözlerimi devirerek, kendim bile zor duyacağım bir şekilde, "Kuzey." dedim. Muhittin kulağını bana yaklaştırarak duyamadığını belli ettiğinde ben de kulağına yaklaşarak, "Kuzey!" diye bağırdım. O direkt geri kaçarken sırıtarak yataktan kalktım.
"Oldu mu canım. Oldu mu Kuzey'cim. Beğendin mi Kuzey dememi."
Muhittin telefonumu yatağa atıp üstüme gelmeye başladığı an Egemen kapıda belirdi. "Lan, hadi hazırlanın. Yemekten sonra kumsal partisi zamanı."
Muhittin sırıtarak, "Güzel giyin yoksa tüm gece sana Kezbanella derim. Sosyal medya hesaplarından adını otele döndüğümüzde değişeceğim. Daha zevkli olacak." dedi ve ikisi de gülerek odadan çıkıp kapıyı kapattılar.
Tsunami gelip beni bulsun, şimşek gelip bana çarpsın, meteor benim kafama düşsün, Allah Muhittin ile Egemen'in belasını versin!
Ayaklarımı sürüyerek yatağıma gidip yattım. Nerede benim zombi oyunlarım!
Kapı tıklandığında üç dilek hakkım mı var lan diye düşünmedim değil. Çünkü zombi oyunlarım gelmişti. Yataktan kalkıp kapıyı açtım ve oyunlarımı, çekirdeğimi, abur-cuburumu alıp teşekkür ederek odama girdim.
Direk kendimi yatağıma atarak poşette ki her şeyi yatağıma yığdım. O kadar güzel gözüküyorlardı ki dayanamayıp adaya giderken yanıma alacağım üç şeyle fotoğraf çekildim. Aslında çekirdekte abur-cubura katılırdı ama üçüncü şeyi bulana kadar öyle kalsın.
Cipslerin altında bir sürü zombi oyunu gördüğümde sevinçten çığlık atacaktım ki, bunları neden istediğim aklıma geldi. Ah bahtsız kader. En mutlu anımda bile mutsuz olduğum için mutluyum. Tam türk filmlerinde ağlayan kadınlara dönecektim ki, zaten benden anca Hafize teyzenin ağlaması çıkar, birden kapı gürültüyle iki kez çalındı.
Kalkmak için hareketlendiğim an, hani şu el ayağa dolanır ya. O külliyen yalan. Benim ayaklarım birbirine dolandı ve en son kendimi yere hızlı bir geçiş yaparken buldum. Hepsi o kapının ardındaki şahıs yüzünden. Hele ki o Muhittin öküzüyse var ya elimden çekeceği var.
Yerde yüz üstü yatarken, "Gir!" diye bağırdım. Muhittin bir anda kapıyı açıp beni yatakta göremeyince elimi sallayarak yerimi belli ettim, düşman kuvvetlerine. Muhittin beni gördüğünde gülmemek için elini ağzına siper etti. Sinirden dudağımı dişlerken yanıma gelip kol altlarımdan tutarak beni kaldırdı.
"Yerle fantezin bittiyse yemeğe gel diyecektim." Gülmeye başladığında tırnaklarımı gösterdim. O da mesajı aldığını belli ederek geri geri kapıya gitti. "Yemeğe ge-"
"Çık!"
"Yeme-"
"Çık!"
"Ye-"
"Çık dışarı, Mu-..." diye bağıracağım sırada lafımı kesen onun kaşlarını kaldırması olmuştu. Daha kısık bir sesle devam ettim. "...Yani Kuzey."
Ah, ah! İçimden de Muhittin diyemesem oturur ağlardım. O kadar alışmışım ki çocuğun adını bile gerçekten sorsalar Muhittin derim herhâlde.
"Aferin, öğreniyorsun." Elime güneş kremini aldım ve ona fırlattım. Şanslıydı ki tam zamanın da kaçıp, kapıyı kapatmıştı.
Kendi kendime dudak büzerek tekrar yatağa attım kendimi. Henüz iki saniye olmadan kapı bir anda açıldı. "Kalk giyin, parti zamanı Kezbanella." diyerek kalkıp kafasını uçurmama izin vermeden tekrar çıktı odadan.
"Allah'ım depresyona bile giremiyorum!"
Yataktan sürüne sürüne kalkıp, hayalet gibi banyoya girdim. Kısa bir duş aldım ve saçlarımı kurutmakla uğraşmayarak, üstün yeteneklerimle balık sırtı ördüm. Peki ya üstüme ne giyecektim. Ben daha önce kumsal partisine gitmedim ki. Sanırım Buse'ye danışmalıydım. O hayaller kraliçesiydi, ben zombi kraliçesi.
Her ne kadar gidemeyeceğini bilse de internetten farklı konseptler için kıyafet araştırır ve alırdı. Ya hu kız, kostüm partisine gidemeyeceğini bilse bile, iskelet kostümü falan almıştı. Yani benim hatırladığım bir o vardı çünkü kostüm partisi gibi bir durum olursa nasıl bir kostüm giyeceğine karar verememe depresyonuna girmişti. Bu sebeple evinde bir sürü kostüm vardı. Hepsi gereksizdi, hiçbir tanıdık kostüm partisi vermezdi. Ya hu parti vermeye kalktıklarında bile anneleri eve topuklu ayakkabısını çıkartarak girerdi. Her ne kadar villalarla dolu bir sitede yaşıyor olsam da, burası Türkiye'ydi.
Sanırım konumdan üç yüz altmış derece sapmış bulunmaktayım. Kendi kendime onay vererek yatağıma oturdum ve telefonumdan Buse'nin engelini kaldırdım. Beni defalarca aramış ama engelli olduğu için direkt meşgule alınmış. Sanırım bu ceza ona yeter. Buse'yi arayıp, telefonu kulağıma yasladım ve valizimin başına geçtim. Bunu ne zaman dolaba yerleştireceğim bilmiyorum.
Buse ilk çalışta açtığında, konuşmama fırsat vermeden dırdır moduna geçti. "Hayat felsefeni ölmek ya da ölmek diye değiştireceğim! Sen hangi vasıfla benim telefonumu engellersin lan. On altıncı aramamda tekrar meşgule alınca anladım senin asla habire meşgule almakla uğraşmayacağını. Kimmiş kıçı kırık çirkin yaratık lan. Senin o ağzını yırtar, kıçına monte ederim, Asya Kıtası!"
Gözlerimi onun görmeyeceğini bilerek devirdim. "Benim felsefem, 'Hayat kötü, kolla götü." canım. Bundan iyisini bulamazsın. Ayrıca telefonumu ilk meşgule veren sensin. Tam bir kıçı kırık çirkin yaratık örneğisin. Seni buzullarda asla bulunmayacak, dinozor yumurtalarına yem etmek istiyorum."
Haklıydım! Bu kız benim telefonumu meşgule verdi. Asla, en yakın arkadaşın telefonunu meşgule veremez. Ama hayat felsefem bir harika. Hayat kötü kolla götü, bundan iyisi yoktur. Resmen beni anlatıyor. Maddeler sağ olsun kollamakta güçlük çekiyorum, o ayrı mesele.
"Sensin o kıçı kırık çirkin yaratık. Okunması ne kadar güzel olsa da sensin. İnternetten aldığım Roma tişörtleri gelmişti. Biliyorsun ki yarın Roma'ya gidiyorum. İki hafta boyunca yakışıklı çocuk keseceğim."
"Ay, doğru ya. Kızım bırak Roma'yı seneye gidersiniz. Bodrum'a gel."
Ben anca Bodrum'a tatile gidebiliyorken, bu kızın Roma'ya gidecek olması beni kahrediyor. Tamam, Bodrum harika bir yer ama Roma'dan bahsediyoruz. Orayı acayip merak ediyorum.
"Sence bir daha ikna edebilir miyim ebeveynuslarımı? Daha iki hafta sonra senin yanına gelebilmek için ebeveynus ikna operasyonu düzenleyeceğim. Hem Arda depresyona girdiğini söyledi. Saçmalamasyon yapma. Her maddeyi kazanacaksın diye bir şey yok. Yenildiysen ne olmuş yani."
Bir an hiç susmayacak sanmıştım. "Çünkü sosyal medya hesaplarımda adımı Kezbanella olarak değişecek! Dahası mı var yahu."
"Eee, salak! Nasıl kaybedersin. Git depresyona gir ve bir daha çıkma. Hala girmemen hata zaten. Böyle bir sonucu varsa riske bile atmaman gerekiyordu. Şimdi gelmiş geçmiş tüm sevgililerine rezil olacaksın."
Ne kadar da destekçi bir arkadaşım var ya. Utanmasa gelip kendi sokacak depresyona. "Bana çözüm bulman gerekirken, depresyona gir mi diyorsun! Daha ikinci kaybedişim olan kumsal partisine o iki hödükle gitmem gerek. Ne için aradığımı bile unutturdun be."
"Oha! Kumsal partisi mi? Kızım kalk hazırlan. En başta niye söylemiyorsun."
"Susmadın ki. Ne giymem gerektiğini bilmiyorum. Yardımın lazım."
Bavulumdaki kıyafetleri tek tek çıkartıp yatağa atmaya başladım. Hiç kıyafetim yokmuş gibiydi. Acaba alışverişe falan mı gitsem?
"Tam adresine geldin yavrum. Kumsal partisine kesinlikle salaş ve doğal gözüken bir şeylerle gitmelisin. Şuan kombinelere bakıyorum ve seçenek olarak kot şortun üstüne salaş bir şey giyebilirsin, altına da sandalet. Ama bu çok iddiasız. Salaş ama iddialı bir şeyler olmalı. Mesela senin kolları omuzlarından düşük olan, dizinin üç karış üstünde ki beyaz elbisene ne dersin. Altına da krem, beyaz karışımı sandaletlerini giyersin. Eline de küçük beyaz bir çantayla melek gibi olursun. Tabi bir de saçlar var. Kesinlikle salık bırakıp hafif dalgalandır ve alnının ortasından bir örgü çek. Harika olacaksın kızım!"
Dediklerini bavulumdan çıkartıp yatağımın üstüne attım ve diğer kıyafetleri yerine koyup bavulu yatağın altına ittim. "Saçlarım balık sırtı olsa olmaz mı? Uğraşmak istemiyorum."
"Hayır olmaz! Derhal giyin süslen ve bana fotoğraf at. Bunu da albüme koyacağım. Sana kolay gelsin ben bavul hazırlayacağım." dedi ve cevap vermeme fırsat vermeden yüzüme kapattı.
Kendi kendime lanet ederek çıkardıklarımı giydim ve ördüğüm saçlarımı açtım. Zaten dalgalandıkları için onları taramadan üstten kuruttum. Sonra önden bir örgü çektim ve boynuma küçük bir kolye taktım. Şimdi sıra makyajdaydı. Sarışın ve beyaz tenliydim normalde ama şu bir haftada yanmıştım. Tenim koyu olduğu için saçlarımla çok tatlı duruyordum. Fazla makyaj yapmamayı tercih ederek, rimel, göz kalemi ve dudak nemlendiricisiyle işimi bitirdim. Dudaklarım daha dolgun gözüküyordu.
Cidden muhteşem mi olmuştum ne?
Her şey bittiğinde hava kararmıştı. En iyisi onlar gelmeden aşağıya ineyim. Son kez kendimi aynada kontrol ederek fotoğrafımı çekmeye çalışsam da yüzümü bir türlü alamamıştım. Sanırım Egemen'e çektireceğim.
Odamın kapısını açtığım sırada eli havada Muhittin'le karşılaştım. Bir süre beni süzdükten sonra, gözleri yüzümde fazla oyalanınca onu itip kapımı kapattım. "E, hadi gitmiyor muyuz?"
Öksürerek, kafasını salladı ve ben önde o arkada asansöre yürümeye başladık. Asansörün önüne geldiğimizde, Egemen bizi bekliyordu. O da elimden tutup beni kendi etrafımda döndürdü ve ıslık çaldı. "Bugün ayrı bir şıksınız Asya hanım."
Ona gülerek üçgen yaptığı koluna girdim. "Sizde öyle beyefendi."
İkimiz de gülerken Muhittin asansöre bindi ve yüzünü buruşturarak, "Kibarlığı kesip şu asansöre binin de partiye gidelim. Ayrıca ikiniz de bugün fazlasıyla çirkin olmuşsunuz." dedi.
Egemen ile aynı anda göz devirerek asansöre bindik. Agresifliği üstünde galiba. Hem hiç de çirkin olmadım.
Asansörde sessiz kalmayı tercih ettik ve indiğimizde telefonumu Egemen'e uzatıp fotoğrafımı çekmesini istedim. O kabul ederken Muhittin göz devirerek çıkışa ilerledi. Harbi öküz ya. Egemen fotoğrafımı çektiğinde, her zamanki kumsala gittik. Otele zaten yakındı. Yol boyunca Muhittin ile birbirimize ölümcül bakışlar atıp, Egemen ile saçma sapan şeyler hakkında konuşup kahkaha atmıştık. İkisinin ortasında parti alanına girdiğimde ortamın çok samimi ve eğlenceli olduğunu fark ettim. Uzun direklere turuncu ışıklar asılmıştı ve koca bir daire oluşturuyorlardı. Ortasında rengarenk yastıklarla oluşturulmuş bir çember ve onun ortasında da henüz yakılmamış odunlar vardı.
Yastıkların dışında uzun tahtadan masalar ve bazı yerlerde kırmızı koca tenekeler vardı. Masalarda içecekler ve köşede uzun bir masa, üzerinde bir sürü abur-cubur içki ve kokteyl vardı.
Sanırım geç saatlere doğru ışıklar söndürülecekti ve o koca tenekelerle tahtalar ateşe verilecekti. Buse görse kesinlikle kıskançlıktan çatlardı.
"Sakın, çaktırma sevgilim." diyerek beni kolunun altına alan Muhittin'e orangutan bakışları atmaya başladığım sırada, Ece denen kız yanımızda bitmişti. "Ay Kuzey ! Sadece ikiniz geleceksiniz sanıyordum." dediğinde onu baştan aşağı süzdüm. Mini kırmızı bir etek ve üstüne de salaş siyah bluz giymişti. Ayağında siyah dolgu topuk vardı ve bana az önce nasıl bir şey olduğunu bile bilmediğim orangutan bakışı atıyordu. Gerçekten hayatımda gördüğüm en çirkin kombindi ve sahibi de kombini kadar çirkindi.
Kuzey beni kolunun altından çıkartmadan Ece'ye uzandı ve yanağına öpücük kondurarak, "Bugün harika gözüküyorsun, bazılarının aksine." dediğinde elimi beline sarıp cimcikledim. O acıdığını belli etmek istemeyerek öksürerek güldü. "Ay, sahi mi? Hepsi senin için Kuzey!"
Orangutan bakışı? Nasıldı? Çünkü ben aynen öyle baktığıma eminim. Lan sevgilisi buradayken bile çocuğa sulanıyor ya. Yani çakma sevgilisi ve o bunu bilmemesine rağmen nasıl böyle konuşur be? Ben onun sevgilisiyim, yosma kılıklı şeytan.
Bir adım öne çıkarak, Ece'nin saçlarına yavaşça dokundum. "Benim sevgilim için mi canım? Yoksa ben mi yanlış anladım."
Ece bir adım gerilerken, Muhittin beni kendine çekip susturdu. Egemen de araya dalıp Ece'yi alana doğru çekiştirmeye başladığında az önce dışarıdan nasıl gözüktüğümü merak ettim.
"Dövseydin birde. Tamam, aşıksın anlıyorum ama biraz sakin."
Muhittin'in belini cimcikleyerek onu ittim. "Kim aşık be! Bak gider Ece'ye gerçeği söylerim delirtme beni!"
Muhittin ellerini kaldırdığında, arkamı dönüp alana girdim. Egemen bir masa başında bana el sallarken yanına gittim. Ece iki kızın yanındaydı. Masaya ellerimi koyarak vurmaya başladım. Egemen, "İçecek bir şeyler ister misin? İçki falan." dediğinde tam evet diyecektim ki Muhittin araya girdi. "Ona alkolsüz kokteyl getir Egemen. En son içtiğinde biz olmasak güme gidiyordu."
"Kuzey ama şimdi biz varız."
Egemen gülerek içeceklerin yanına gittiğinde Muhittin'e döndüm. "Sana ne ya! İstediğimi içerim. İstersem güme giderim. Bundan sana ne! Sen bu çakma sevgililiği çok benimsedin, alışma. Bugün son!"
"Kim! Ben mi benimsemişim. Kızım iyiliğini isteyen de kabahat. Ne halin varsa gör." diyerek masadan ayrıldı ve renkli minderlerde oturan bir grup çocuğun yanına gitti. Ortam müsait olsa şuan yerimde tepinebilirdim. Egemen yanıma geldi ve adını bilmediğim bir içkiyi bana verdi. "Kuzey nerede?"
"Cehennemin dibinde!" diyerek bardağı diktim. Tabi sonrasında boğaz yanma seremonisi falan. Ben artık alışmışımdır geçen seferden diye düşünürken bu daha ağır gelmişti.
Tüm gece hafif sarhoşluğumun verdiği etkiyle Egemen ile dans edip, saçma sapan şeylere güldük. Çoğu zaman etrafımızı erkekler kaplasa da Muhittin yanımızda bitmişti ve bize korumacılık yapmıştı. Egemen gayet ayık olsa da bana ayak uydurmuştu. Bazen Ece bizi sevgili değiliz sanmasın diye Muhittin'in kolunun altına falan girmiştim ve şimdi slov bir parça çalıyordu.
Ece yanımıza gelip, "Kuzey dans edelim mi?" dediğinde ona kaşlarımı kaldırarak, "Sevgilimle ben varken sen mi dans edeceksin?" dedim. Muhittin ise bu halime gülerek kolumdan tutup beni ortaya çekmişti ve belimden tutup beni kendine çektiğinde ellerimi omuzlarından boynuna sarıp, göğsüne yaslandım. Sanırım içki biraz mayhoşlaştırdı.
"Keşke hep böyle sessiz ve sakin olsan."
"Sessizim diye sana laf çarpmaktan geri kalacağımı mı düşündün Kuzey?" İkimiz de sallana sallana dans ediyorduk herkes gibi. Göz ucuyla baktığım Egemen ise bir kıza teklif yapmakla meşguldü. Bir saniye. Bu kız Nisan'dı. Voleybol maçını yapıp, kazandığımız Nisan. Sanırım dans bittikten sonra yanına uğrasam iyi olacak.
"Kuzey demen gerçekten gururumu okşuyor."
Kıkırdadım. "Sahi mi. Senin Asya demen benimkini pek etkilemiyor."
O da güldü. "Kezbanella dememi mi tercih ederdin?"
Kafamı göğsünden çekip gözlerine baktım. "Şunu demesen gururum emin ol daha çok okşanacak."
"Bugün demeyeceğim."
İkimiz de güldüğümüzde sanırım ilk düzgün konuşmamızı yapmıştık. Genelde birbirimize bağırıp çağırdığımız için bu gayet normal gelmişti. Şarkı bittiğinde kollarımı yavaşça çektim. O da belimden çekip saçlarını karıştırdığında bir çocuk alkış yapıp ıslık öttürerek bağırdı. "Çiftler, çift olma aşamasındakiler ve benim gibi sap takılanlar! Hadi bakalım, ışıklar sönsün ateşler yakılsın ve müzik dinleyip, şarkı söylemek isteyenler yastıklara doluşsun. İçki içmeyen, kötü bakışlara maruz kalacaktır dikkatinize!"
Ona gülerek yastıklara doluştuk. Ben her zamanki gibi Egemen ile Muhittin'in ortasındaydım. Yanıma birinin oturmasına ve gelmesine katiyen izin vermiyorlardı. Sanırım iki erkekle bir ortamda bulununca böyle oluyordu. Herkes muhabbetin dibine vururken az önce konuşan çocuk elinde gitarla bir yastığa oturdu ve gitara bir iki dokunuş yaparak şarkı söylemeye başladı.
"Yüreğim en derinden, yanıyor alev alev, dinmiyor ta derinde, tükenmez göz yaşlarım."
Herkes gibi ben de salına salına mırıldanarak onu dinliyordum. Çok güzel söylüyordu ve resmen kulaklarımın pasını siliyordu. Önümüzdeki içkilerden birini alıp biraz içe içe onu dinledim ve o bitirdikten sonra birkaç kişi daha gitarı alıp şarkı söyledi. En son gitarı alan çocuk acayip hayvanlara benziyorsun şarkısını çalmaya başlayıp ortamdaki güzel havayı bozup herkesi gülme krizine soktuğunda konuşma yapan çocuk kalkıp onu gitarla kovaladı. Saliseler saniyeleri, saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalarken Egemen gitarı Kuzey'in eline sıkıştırdığında onun itip, Egemen'in tekrar ona itmesiyle oluşan kavgada herkesin gözü onlara dönmüştü.
Ece'nin, "Hadi sevgiline bir şarkı söyle de, kulaklarımız o güzel sesini duysun." demesiyle Kuzey ile bakışlarımız buluştu.
Bir süre ona baktıktan sonra saçlarını karıştırıp gitarı aldı ve Egemen gururla yanıma oturdu. Ben de ona sırtımı dönerek yaslandım ve beni koluyla sarmasına izin verdim. Hava serinlemişti ve ben biraz üşümüştüm. Kuzey öksürerek gitara bir iki kez vurdu ve hazırlanmaya başladı. Sesini merak ediyordum. Benim sesim çok kötü olmasa da çok iyi de değildi. Sadece yoklukta iyi gelirdi.
Kuzey'in ne söyleyeceğini merak ederken hareketli bir şeylerle başlamasına kaşlarım çatıldı. Beni rezil edecekti.
"Gece geçerken evinin önünden, sarhoş muyum ki zati halinden. Zig zaglar çizerim kaldırımlardan, sek sek çizgilerine dayanamam ben. Çirkin miyim ben, tapun muyum ben, beni istemeyenin gözü büzülsün. Koşarak geçerim kaldırımlardan, minik adımlarına dayanamam ben. Chucky olmuşuz chucky senin aşkından, sıktın sıktın içtin beni kansız bıraktın. On kuruş olmuşum on kuruş, harcadın beni, bahçene de diktin beni susuz bıraktın. Ah ne me lazım ah, ah senin aşkından, kime lazımsa alsın da gözüne soksun. Ah ne me lazım ah, senin aşkından, kime lazımsa alsın da gözüne soksun."
Ağzım beş karış açık onu dinlerken o bana sırıtarak söylüyordu. Herkes kahkaha atmaya başlamışken devam etti. Gitara son vuruşu yaparak bitirdiğinde alkışlar ve kahkahalar kat kat arttı. Biz Egemen ile şaşkınca ona bakarken ayağa kalkıp serenat yaptığında hala bana bakarak sırıtıyordu. O neydi ya? Çaki falan dedi. Yerden destek alarak ayağa kalktığımda başım biraz dönünce sendeledim. Muhittin beni tuttuğunda kolunu itip gitarı elinden aldım.
"Çaki ha!" diyerek ona doğru bir adım attığımda kahkahalar kesilmişti ve Muhittin bir adım gerileyip ellerini kaldırmıştı. "Sadece bir şarkı aşkım. Abartmıyor musun?"
Gitarı havaya kaldırarak, "Sıkıp sıkıp içip, kansız bırakacağım Kuzey seni!" dedim ve gitarı ona doğru salladığım an koşmaya başladı. Ben de gitarı sallayarak peşinden kovalamaya başladığımda gitarın sahibi de beni kovalamaya başladı. Egemen'de onu kovalamaya başlayınca en son hatırladığım gitarın sahibinin üçümüzü de kovalamaya başladığıydı.
Depresyonun birinci günü: Sabah uyandığımda keskin bir baş ağrısı beni sarmıştı. Dünkü kıyafetlerim hala üzerimdeydi ve ağzımda iğrenç bir tat vardı. Karnımdan guruldamalar geliyordu. Dün akşam yemek yemediğimden gayet normaldi sanırım.
Mayhoş adımlarla banyoya gidip soğuk bir duş aldım. Saçlarımı kurutmadan balık sırtı ördüm ve kot şort ile siyah askılı giyerek restorana indim. Açtım ama canım fazla bir şey istemiyordu. Bu yüzden azcık kahvaltılık alıp odama çıkmaya karar verdim. Dün ki olay hala aklımdaydı. Muhittin hala adımı değişmemişti ama henüz karşıma çıkabilirdi.
Odama çıktım ve tepsidekileri bitirip dünkü abur-cuburlarımı ve zombi oyunlarımı çıkarttım. Rastgele bir zombi oyununu takıp, oyun konsolundan kolu aldım ve başlatmadan önce yatağıma geçip cipslerin paketlerini açtım. Çekirdeği falan da açıp, elime browni aldım ve ısırarak oyunu başlattım. İlk başta pek korkutucu olmasa da az gelen zombilerin hepsini Muhittin'i vuruyormuşçasına öldürdüm. Oyunda hava kararıp, etraf zar zor görünmeye başladığında her karşıma çıkan zombiye 'Öl öl öl' diye bağırıp çığlık atarak öldürmeye başladım. Aynı zamanda bir çekirdek çitleyip, cips yiyordum.
Oyunda defalarca gece olup sabah olduğunda gerçek hayatta da havanın karardığını fark ettim. Odamın kapısı gürültüyle çalınmasa hiç fark etmezdim sanırım. Oyunu dondurup, kapıyı açtım. Muhittin gülerek ellerini ovuşturdu. "Diyorum ki, akşam yemeğinde senin sosyal medya hesaplarından adını değiştireyim."
Dudaklarımı büzerek, "Yemek yemeyeceğim. Sen yedikten sonra gelir değişirsin. Ya da buyur şimdi değiş. Depresyonumu bölüyorsun." dediğimde Muhittin içeri göz gezdirdi. "Harbiden depresyona mı girdin*"
"Sus ve değiş." dedim ve odadan telefonumu alıp ona uzattım. Başta kararsız gibi gözükse de i********:'ıma girdiğinde neredeyse gözlerim dolacaktı. Bunu fark eden Muhittin telefonumu bana geri uzattı. "Daha sonra yapacağım."
Arkasını döndü ve gitti. Kısa yoldan halletseydi ya. Of! Depresyona devam.
Depresyonun ikinci günü: Göz altlarım oyun oynamaktan çökmüştü ve dünkü çekirdek, cips, çikolatadan dolayı alnımda sivilce çıkmıştı. Kendime lanet ederek tekrar oyuna başvurdum. Odama adımı değişmek için gelen Muhittin bu halimi görüp yarın değişeceğini söyledi ve beni rahat bıraktı.
Depresyonun üçüncü günü: Otel görevlileri üç gündür odayı temizleyemedikleri için beni zorla dışarı çıkarttılar ve ben telefondaki zombi oyunumu otelin havuzunda oynamak zorunda kaldım. Ta ki başıma iki tane sarı çiyan dikilene dek. Beni zorla ayağa kaldırdılar ve telefonumu elimden alıp havuza doğru sallandırmaya başladılar. E, tabi bende çığlık atmaya.
"Bırakın beni! Yüzme bilmiyorum ben."
"Kuzey acaba uçurumdan mı atsaydık." Egemen'e yumruk atmak istesem de çığlık atmaya devam ediyordum. Muhittin gülerek, "Yalancıların yeri orası ama şurada bir yüzünü yıkasın değil mi." dedi ve beni bir anda havuza attılar.
Hainler!
Havuzdan çıkıp yanlarına gittim. "Salak mısınız ya! Niye atıyorsunuz. Defolun gidin."
O sırada çalan telefonum tüm dikkatleri oraya yönlendirdi. Onlara parmağımı sallayarak, yanlarından ayrılıp telefonumun yanına gittim. Buse arıyordu. Telefonu açıp kulağıma yasladım. "Asya! Ben Roma'dayım ve sen bana ne üç gün önceki kumsal partisindeki halinin fotoğrafını ne de son maddeninkini attın. Üç gündür konuşmuyoruz ve sen madde yapmıyor musun! Derhal fotoğrafları yolla. Madde atacağım."
"Buse benim hiç halim yok. Yapmak istemiyorum. Depresyondayım kızım ben. Vallahi odayı temizlemek için zorla odadan çıkartmasalar havuz başına bile gelmezdim."
"Hala mı! Derhal fotoları at. Sana çok kolay ve intikam dolu yeni bir madde yazıp atacağım. Bu sefer kolay yoldan yapalım." dedi ve yüzüme kapattı. Nefesimi dışarı bırakıp, fotoğrafları attım. Bir süre sonra gelen maddeye sırıtarak Muhittin'in yanına gittim. Sonra Egemen'e telefonumu uzatıp, video çek dedim. Videonun içinden alacaktım fotoğrafı.
Muhittin'e yavaş yavaş yaklaşarak havuz kenarına doğru gerilemesini sağladım. Sonuna geldiğimizden elimi göğsüne koydum. "İntikam, soğuk yenen bir yemektir." dedim ve onu hızlıca ittim. Beni tutmaya çalışmasıyla geri geri çekildim ve onun havuza düşüşüne kahkahalar atmaya başladım.
10.Madde tamamdı. Havuz kenarında, nefret ettiğim birini havuza atmıştım.