"Pazara gidelim. Bir yem alalım. Pazara gidip, bir yem alıp ne yapalım?" Kafamı sallayarak ve gülerek, Muhittin ve Egemen'in ortasında oturduğumdan, ikisinin sinirden kaskatı kesilmiş yüzlerine bir kez daha bakarak dalgama devam ettim.
"Tabi ki de fıstık ezmesiyle karıştırıp, iki sarı ördeğin tişörtlerine sürelim!" Daha sonra dayanamayıp koca bir kahkaha patlattığımda o anlar aklıma geldi.
Ben kaçtıktan sonra, arkamdan gelmeyip tişörtleri kurtarmak için ağaca koştuklarında ben de uzaktan onları dikizlemiştim. Muhittin ağaca çıktığında tişörtlerin üstüne doluşan bir sürü kuştan bazıları bunu gagalamış, bazıları kaçmış ve bazıları da kaçarken üstüne sıçmıştı ki, sadece ona değil Egemen'in alnına da gelmişti.
Ben daha büyük kahkahalara bürünmüşken, taksi durdu ve ikisi de aynı anda inerek bana rest çektiler. Sanırım taksi parasını bana kilitlediler, yaptığım pislikten dolayı. Ama harbi pislikti. Beni tekrar bir gülme alırken, çantadan para çıkartıp uzattım. O sırada biri elimi itti ve bir miktar parayı taksiciye uzattı. Muhittin, bana kötü bakışlar atarak tekrar otele doğru yol aldığında omuz silkip taksiden Muhittin'in verdiği paranın üstünü alarak indim.
Seke seke otele girdim ve restorana giriş yaptım. Tuzlu sudan harap olmuş saçlarımı yukarda topuz yaptığımdan, pek çirkin gözüktüğümü sanmıyordum.
Artık kankam kıvamına gelmiş olan garsonlara el salladığımda göz devirişlerine tekrar gülerek kendime tavuk, patates, kola üçlüsü yaptım ve masaya oturdum. Ciddi anlamda çok acıkmıştım. Neredeyse hava kararmıştı ve ben henüz yiyordum. Zombilerin insanları iştahla yemek istemesi gibi tüm tabağı bitirdim ve odama çıktım. Şimdi yapmam gereken bazı küçük şeyler vardı.
Mesela anneme hesap vermek gibi. Yaklaşık bir haftadır hiç konuşmamıştık. Belki de daha fazlaydı ama ben pek gün saymamıştım. Yazın kim gün sayar ki zaten. Yaşa hayatını doyasıya. Bu yüzden bana çok kızgın olmalıydı, üzgün de tabii. Buse'nin telefonunu açmamış olsa belki de bütün bunların farkında dahi olmayacaktım. Onun üzgün ve korkak sesini duyduğumda aklım biraz başıma gelmişti. Açıkçası azarı hak ediyordum, bana istediğini söyleyebilecekti ve kesinlikle sesimi dahi çıkarmayacaktım.
Diğer yapmam gereken şey ise buraya geldiğinden beri bir türlü yerleştirmediğim koca bavullarımdı. Fakat sanırım birkaç gün daha bekleyebilirlerdi. Bu konuda çok üşengeçtim. Çamaşırın her türlüsünden nefret ederdim. Yıkamak, asmak, katlamak, dizmek. Şimdi bavulların hepsini boşaltmalı, dolaba bir güzel dizmeliydim. Günlerdir bavulların içinde can çekişiyorlardı ve biraz daha içlerinde bırakırsam kokmalarından korkuyordum. Aslında açıklardı, oradan alıp giyiniyordum ama yine de artık dizme vakti gelmişti de geçiyordu.
Bir diğeriyse... İki sarı çiyanın kapılarının önüne gidip onlarla dalga geçmekti. Ah, bu muhteşem olacak. Onlar benimle sürekli, her koşulda dalga geçiyorlardı. Bunu yapmak en büyük hakkımdı. Sonunda onlarla dalga geçilebilecek çok iyi bir fırsatı bulmuştum, bunu hak ediyordum. Onları ağlatana, sinirden kızartana dek dalga geçecektim.
Ama en önce yapmam gereken şey buz gibi bir suda duş almak olacak. Tuz resmen tüm vücudumu esir aldı. Dudaklarımı yaladığımda bile o yoğun tuz tadını halen alabiliyorum. Bodrum'un en kötü yanı fazlasıyla tuzlu olan denizi olsa gerek. İstanbul da ve birçok tatil beldesinde denize girmiştim, hiç bu kadar tuzlu bir denizle karşılaşmamıştım. Bu yüzden denizden sonra kısa sürede yıkanmak gerekiyordu. Zaten beyaz tenliydim, tuzlu su beni çok hızlı yakıyordu. Tavuk gibi kızarmak istemiyordum.
Derhal üstümü çıkartıp, kendimi buz gibi suyun altına attım. Tuz vücudumdan belli etmeden akarken bugün olanlar benim tekrar kendi kendime gülmeme yol açtı. Çok komiklerdi, her şey tıkırında ilerlemişti. Tişörtlerini geri alamamaları çok kötü oldu, kesinlikle tekrar giymek için can atıyorlardı.
Aslında benim onlara yaptığım pisliğin tek sebebi, onların bana yaptıklarının bedelini ödetmekti. Muhittin beni öpmüştü! Bana Kezbanella demişti! Ve zaten ona gıcık oluyorum. Onu öldürsem yeriydi aslında ama ben insaflı davranmıştım. Hiç inkar edemezdi.
Egemen ise... sanırım onun sebebi bana o gün havaalanında yardım etmesiydi. O, o gün karşıma çıkmasa şuan çok daha güzel bir tatil geçiriyor olabilir, hatta Muhittin ile tanışmamış olurdum. Bana yaptıklarının bedelini bir şekilde ödemeliydiler. Ben de en azından bu şekilde onlara karşılık verebilirdim. Hem eğleniyordum, hem de onların canı sıkılıyordu.
Yaklaşık yirmi dakika kadar suyun altında kendi kendime şarkı söyledikten hemen sonra duştan çıktım. Bir süre bornozla takılmaya karar vererek annemi aradım. Duş sonrasının en sevdiğim tarafı buydu. Bornozla yatakta keyif yapmak.
İlk çalışta açan annem ile gurur duyarak, "Ne haber annelerin en sağduyulusu." dedim ve ilk lafımda resmen çaktım. Çünkü annem bu sefer hiç de sağduyulu falan olmadı. Beni resmen çiğ çiğ yemek için hazırda bekliyormuş kadın.
"Sağduyu falan kalmadı bende, Asya. Biz seni oraya bu kadar ısrar sayesinde gönderdik ama senin şu yaptıklarına bak. Neler karıştırıyorsun sen kızım. Babana söyleyeceğim, sana bir haftalık tatil yeter. Biletini alıyorum, eve döneceksin!"
Daha fazla konuşacak mı diye yaklaşık on saniye nefes alışverişlerini dinledikten sonra, konuşmayacağına emin olarak, annemin dırdırı çarpı beş yaptım.
"Anne! Bir şey karıştırdığım falan yok. O sırada dışarıdaydım ve yanımdan üç adam geçiyordu. Sapıklık yapmasınlar diye rastgele attım. Ne bileyim Buse'nin yanında olup, telefonu senin açacağını. Ona da ayrı dırdırlayacağım zaten ben. Siz bensiz buluşmalar ayarlayıp, takılıyor musunuz? Ayıp ayıp hiç olmadı bu anne. Sen bensiz oralarda neler yapıyorsun."
Daha fazla konuşamadan annemin üzgün sesi girdi araya. "Ne demek o kızım, yolda karşılaştık sadece. Biz de babanla seni tatilde sık sık rahatsız etmeyelim diye çocuklardan alıyorduk haberini. Sonuçta bize takdirli karne getirdin, kolay değil."
Bir anda cin çarpmışa döndüm ve kendimi yatağa attım. "A a doğru. Taktir aldım dimi ben. Evet, evet. Bence de haklısın anneciğim. Ben şimdi kapatayım, çok acıktım yemek yiyeceğim. Sonra tekrar konuşuruz. Öptüm."
Annem bana telefonun diğer ucundan öpücük atarak kapattı. Cidden ben taktir almıştım değil mi. Bunu hep unutuyorum yahu. Almayanlar utansın.
Telefondan saate baktığımda dokuza geliyordu. Yataktan kalkıp altıma kot şort, üstüme de beyaz bir askılı giyerek ayağıma parmak arası terliklerimi giydim. Telefonumu arka cebime tıkıştırarak odamdan çıktım. Hala ıslak olan saçlarımı yürürken tek tarafa aldım ve koridorun sonuna gittim.
Ellerimi şortuma sürdüm ve kapının köşesine yaslanarak ayağımı yasladım. İşaret parmağımı kıvırarak kapılarını iki kere tıklattığımda bir süre hiç ses gelmedi. Tekrar tıklattığımda bu sefer içerden bir kapı kapandı ve birkaç tıkırtı duyuldu. Bu süreçte gözümü kısma gereği duysam da kapı açıldığında direk kapatma gereği duydum. Belinde havluyla kapıya çıkan bir adet Egemen hiç hoş değildi.
Elimi öne atarak kapının kulpunu gözlerim kapalı bulmaya çalıştım. "Kapat şu kapıyı! Git üstünü giy, sapık mısın sen? Ya başka biri olsaydı? Sapık damgasını alnının ortasına sıçan kuş gibi yerdin."
Son cümlemde dayanamayarak, gözlerimi kapalı gülmeye başladım. Cidden her an dalga geçebilirdim.
"Asya, bazen sadece..." dedi ve birkaç garip ses çıkartarak devam etti. "Seni Kuzey'in ellerine bırakıp, sana işkence edişini izlemek istiyorum."
Bir elimi gözümden çekip kolu olduğunu tahmin ettiğim yere vurdum. "Onun adı Muhittin. Sen de kabullen, böylece daha çabuk alışır."
Onun gülüşü kulaklarımı doldururken bende güldüğümde elimi gözümden çekip belime yerleştirdim. Gözlerimi açacağım sırada kolumdan çekilip birinin göğsü olduğunu tahmin ettiğim yere kafam gömülünce ikimizin de gülüşü durmuştu.
"Egemen git üstünü giy istersen, kızın karşısına böyle mi çıkılır lan."
Muhittin'in sesi ve kurduğu cümle kulaklarımı doldurduğunda bir an gülümsemek istesem de tişörtünden yayılan parfüm kokusu beni kendime getirdi ve onu itip himayesinden çıktım. "Bir kıza böyle yakınlaşılmaz da, Muhittin! Beni kendine yapıştırmak için yer arıyorsun resmen!"
Kaşlarının çatıklığı daha da derinleşti, elini saçlarına götürüp çekiştirdi ve o sırada odanın kapısı kapandı. İstediği kadar öfkelenebilir ve hatta orta yerinden çatlayabilirdi. Onun öfkelenmesi şu durumda hoşuma giderdi. Ben yeterince öfkelenmiş ve kudurmuştum. Sıra ondaydı.
"Asya sen gerçekten manyaksın. Senin iyiliğini düşünmek bile senin için bir sapıklık göstergesi. Etrafındaki o erkeklere bak bakalım, gerçek sapıkları görebilecek misin!" dedi ve cevap vermeme fırsat bırakmadan odaya girip kapıyı hızlıca kapattı. Çok geçmeden tekrar açıp " Kezbanella!" diye çemkirdi ve tekrar kapattı.
Sanırım Muhittin'in sınırlarını zorlamıştım ama umurumda değildi. Kapıya bir tekme bir de yumruk geçirerek bağırdım. "İnşallah tüm kuşlar senin kafana tekrar sıçar da o zaman akıllanırsın, Muhittin görünümlü Kuzey çakması!"
Nefesimi yenilmişçesine dışarı bırakıp, ayaklarımı yere sertçe vura vura odama gittim ve kendimi yatağa attım. Tam olarak dalga da geçememiştim zaten. Muhittin'in öfkesi, tersliği bana hep engeldi. Bu çocukta anlam veremediğim bir şey vardı. İyilik yapmaya çalışırken bile kendinden nefret ettirmeyi becerebiliyordu. Ona karşı beslediği tüm hisler sanki öfke dolu olmalıydı, bu histen bir türlü kurtulamıyordum.
Henüz kendi içimde dırdıra başlayamadan kapım çalındığında kalkmaya bin kat daha çok üşendiğimden, "Kim o!" diye bağırdım. Egemen'in kendi adını söyleyişiyle gelmesini söyledim ve içeri girdi. Bir yere oturmadı ve ayakta dikilmeyi tercih etti.
"Ne oldu, Egemen? Umarım kısa bir şeydir çünkü çok uykum var." Dudağını dişledi ve bıraktı. "Unuttun mu benimle bir yere gelecektin bugün. Sana yardım etmiştim, onun karşılığında hani."
Alnıma vurdum ve gözlerimi sıkıp bıraktım. "Unutmuşum, yarın yapsak olmaz mı? Çok yorgunum."
Egemen kafasını salladı ve elini cebine yerleştirdi. "Sorun değil, yarın akşam gideriz. Zaten önemli olan gideceğimiz yerden çok beraber gidecek olmamız. " Ona gülerek karşılık verdim. "Akşam beni alırsın o zaman."
Kafasını salladı ve kapıyı açtı. "İyi geceler."
"İyi geceler."
Egemen çıktığında, sırt üstü yatarak düşünmeye başladım. Ne yapacaktık ki? Benden yardım istemişti ama şimdi önemli olan beraber gitmemiz diyor. Sanırım onların bir yere davet etme anlayışı böyleydi. Yardım et demek. Artık beni dışarıdan nasıl biri olarak görüyorlarsa...
...
Kahvaltımı yaparken, aynı zamanda telefonumla i********: da dolaşıyordum. Çoğu arkadaşımın kitaplarla yatıp kalktığına dair attığı fotoğraflara burun kıvırıyordum. Üniversite sınavını kazanamayan, ilk sınavdan bile çakan çok arkadaşım vardı. Neyse ki ben onlardan değildim, kendimle gurur duyuyordum. Yoksa bu tatili elimde kitaplarla geçirmek zorunda kalacaktım. Bütün yaz evde olduğumu düşünemiyordum bile. Listemi asla gerçekleştiremezdim, çok korkunç.
Karşıma çıkan Buse ve Arda'nın çimenlerdeki fotoğrafına anında kaşlarımı çattım. Bu iki insanoğlu bensiz i********:'a fotoğraf atmışlardı. Bensiz takılmalarına aşırı uyuz oluyordum. Onların da yanımda olmasını bu dünyadaki her şeyi istediğimden daha fazla istiyordum. Ama bazen mümkün olmuyordu işte...
Dudak büzdüm ve ağzıma salam attım. Biraz daha yedikten sonra doyduğuma karar verip havuz başına gittim. Sanırım akşama kadar havuz keyfi yapacağım ve sonra da Egemen ile buluşacağım. Dün ki madde beni çok yormuş ve korkutmuştu. Bu yüzden sadece bugünlük madde yapmayacaktım ve keyfime bakacaktım.
Gözlerimi kapattım ve kendimi güneşin o hiçte merhametli olmayan kavurucu sıcaklığına bıraktım. Güneş ister istemez benim uykumu getiriyordu. Etrafta ağlayan küçük çocukların tiz seslerini, denize atlayan insanların çıkardığı gürültülü sesi ve buraya çok yakın olan denizin sesini duyabiliyordum.
Bazen konuşacak, dedikodu yapacak birilerini arıyorum ama bulmaya kalkışsam bile Buse'nin beni otuz iki yerimden bıçaklayacağını düşünüyordum.
Henüz bir saat dolmadan sıkıldığım için, Arda'yı aramaya karar verdim. Beşinci çalışta açmasına atom bombası fırlatasım gelse bile, "Arda'm ne yapıyorsunuz, bensiz oralarda?" diye sevecenlikle konuştum.
"Valla, Buse ile ayrılmaz ikili olduk. Bu gece beni pijama partisine davet etti. O derece yakınız artık." diye cevap verdiğindeyse alt dudağımı üst dudağımın üstüne geçirdim, gözlerimi daha çok açtım. Buse ve Arda bensiz pijama partisi... bu olamaz. Pijama partisine bir erkek katılamaz ve en yakın arkadaş yanında olmadan pijama partisi verilemez, hatta düşünülemez dahi. Buse pijama partisi kurallarını anbean çiğniyordu.
"Buse'ye söyle, o pijama partisinin kurallarını çiğneyecek olursa, onu Dinazor'lara yem ederim! Sen o partiye giremezsin, Arda! Sen bir erkeksin!"
Kendimi, çok yüksek bir kurumun başkanıymış gibi hissediyordum. Yani bir bakıma, Pijama Partisi Yüksek Kurulu Başkanı, sayılabilirdim.
"Cidden bazen beyninin Dinazor'lar tarafından yendiğini düşünmüyorum değil Asyaloji." dedi. "Sence ben o partiye girsem yaklaşık yedi-sekiz kız tarafından, tırnak görünümlü dinazor pençeleriyle yolunmaz mıyım?"
Mantık çerçevesi içinde düşünürsek, mantıklı olabilirdi ama benim öyle bir çerçeve stilim yoktu.
"O kızlardan önce benim yapmayacağıma, kimse söz veremez tatlım. Şimdi sesini kıs ve idam edilmeye hazır olan Buse'ye ver telefonu." Sesimi mümkün olduğunca aynı seviyede tutmaya çalışmıştım. Seviyemi yükseltip cazgır kız moduna bürünmek gibi bir niyetim, dün Muhittin tarafından yenilgiye uğramamla biraz rafa kaldırılmış durumdaydı.
Arda'nın nefesini bıkkınlıkla dışarı üflediğini duyduktan hemen sonra Buse'nin boğuk sesi duyuldu. "Asya! Sensiz pijama partisi verebileceğime inandığın için belki de gerçekten sensiz pijama partisi vermeliyim. Hem de ikimizin aynı olan Süngerbob'lu pijamalarımla."
Belki de haklıydı, onu böyle bir ihanetle suçlamamalıydım. Sonuçta, Pijama Partisi Yüksek Kurulu Başkan Yardımcısı sayılırdı.
"Hepsi Arda'nın suçu, onu benim yerime o çok sevdiği hayali dinazorlarına yem eder misin? "
Buse henüz cevap vermeden, Arda'nın sesi uzaktan duyuldu. "Dinazorlarım hayali değil seni küçük Asyaloji! Bir gün, bir dinazor yumurtası buzullarda bulunacak ve nesillerini devam ettirecek! Emin ol o zaman ilk yapacağım şey onlara seni şikayet etmek olacak!"
Sinirlendiğinde tam da bir kız gibi carlayabiliyordu. Sesi kulaklarımı tırmalayacak kadar tiz ve sinirli çıkmıştı.
Buse güldüğünde sol ayak bileğimi, sağ ayak bileğimin üstüne attım. Küçük bir kız çocuğu elindeki kova ile havuz başında 'Kale yapacağım!' diye cırlayıp, ağlayarak önümden geçtiğinde, hemen ardından gözlükleri yüzünün yarısını kaplayan incecik bir kız elleri öne atılmış peşinden koşarak ona yetişmeye çalışıyordu. Sanırım küçük kız buraya kumdan kale hayalleriyle gelmişti ama kum yerine mermer bulunca kendini depresyona adamıştı.
"Asya, sen Arda'yı boş ver de bana madde hakkında ve oradaki taşlıktan nasibini almış insancıklarla iletişim kurup kuramadığından bahset." Buse'nin sesi sona doğru kısılsa da uzaktan gelen sesler ve Buse'nin hafif öksürüşü Arda'nın ona küfür ettiğinin kanıtıydı.
Dudaklarımı ıslattım ve etrafta göz gezdirdim. Buralarda bir yerlerde bir Eric Herald olması gerekiyordu. Onu bar kısmında elini tezgaha vururken ve gözlerini etrafta gezdirirken gördüğümde saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Telefonu kapatır kapatmaz bir limonata iyi gelebilirdi.
"İlk önce maddeden bahsedeyim. O kadar şanslıyım ki beynimi o denize akıtmadan aşağı atlayabildim ve fotoğraf çektirebildim. O kadar korkunçtu ki bir an öleceğimi sandım. Küçük bir yardım almasaydım belki de ölebilirdim. Herke-"
Buse lafımı bir anda kesti. "Ne yardımı aldın! Lütfen bana çok taş bir varlıkla sarmaş dolaş aşağı atladığını söyle."
Çok taş bir varlık değildi aslında. Sıradan bir Muhittin vakasıydı sadece. Fakat gerisiyle uyumluydu, bana sarılarak atlatmıştı aşağıya öküzlükten nasibini almış hödük.
Buse'den inleme ve küçük bir çığlık sesi geldiğinde Arda'nın kafasına bir tane geçirdiğine emindim. Arda, her ne kadar bize karışamayacağını bilse de, onun yanındayken böyle şeylerin yapılmaması için küçük uyarılarda bulunabiliyordu. Küfür etmek ve kafalarımıza bir tane geçirmek gibi. Bazen de etrafta yiyecek bir şeyler varsa onu ağzımıza boyutunu umursamadan tıkabiliyordu.
Bir keresinde kafede üçümüz otururken karşı masada oturan çocukla kesişip, Buse ile onun ne kadar taş olduğu hakkında ölçüm yaparken benim ağzıma kocaman suflenin tamamını tıkıştırmaya kalkmıştı. Ağzımın etrafından akan çikolata ve yarısı düşen sufle ile çocuk bana bir daha bakmamış hatta arkadaşlarıyla gülüşmeye bile başlamışlardı. Ben de rezil olmama dayanamayarak masada ki bir Çizkek ve diğer sufleyi Arda'nın yüzüne yapıştırıp masayı iğrenç bir hale dönüştürdüğümüzde garsonlar bizi yaka paça dışarı atmışlardı. Sonrasındaysa Buse onu atılmasına sebep olup rezil ettiğimiz için bizi eve kadar kovalamıştı.
"Çok taş olmasa da aynen dediğin gibi olmuş olabilir." Buse bu cevabım karşısında çığlık attığında telefonu kulağımdan biraz çekip yüzümü buruşturdum. Cidden çok tiz bir sesi vardı.
Tekrar kulağıma yasladığımda telefondan gelen hışırtı sesleriyle Buse'nin koştuğunu anlamıştım. Ne zaman heyecanlansa mutlaka koşardı. Bu onu küçük bir çocuk gibi gösterse bile bunu umursamıyor hatta şirin bile olduğunu söylüyordu her seferinde. Biz ise Arda ile ona el hareketi çekmemek için büyük bir sınav veriyorduk.
Buse'nin sesi nefes nefese duyulduğunda, kendimi gülmekten alamamıştım. "Lütfen bana o çocuğun aktif bir i********: hesabının olduğunu ve en yakın arkadaşının da en az onun kadar yakışıklı olduğunu söyle!"
Öncelikle onun yakışıklı olduğunu savunmam çok saçma olurdu fakat Egemen'in yakışıklı olduğunu söyleyebilirdim. Ve i********: hesabı varsa bile bilmiyordum. Soyadını dahi bilmiyordum ki! Bir ara baksam iyi olacaktı.
"i********:'ı var mı bilmiyorum ama yakışıklı bir arkadaşı olduğunu söyleyebilirim." Konuşmanın devamında, Arda'nın küfürleriyle beraber bazı insanlar hakkında dedikodu yapmıştık ve ardından bana babamı aramamı falan söylemişti. Bende onunla konuşmayı kesip babamla telefonda yarım saat kadar baba-kız sohbeti yaparak tekrar sıkılmaya koy vermiştim.
Bodrum'daydım ama yanımda tek bir arkadaşım bile yokken bu tatil bile bana işkence gibi geliyordu. En mantıklı şeyin bir madde olduğunu biliyordum ama tehlikeli bir şey olup olmayacağı konusunda şüpheliydim. Aslında sıra ben de olduğu için bu ihtimal düşüktü ama o iki insancıktan her şey beklenirdi.
Vücudum o kadar çok ısınmıştı ki her an patlayabilirdim. Buna rağmen telefonumdan dün çekilen resmi açtım. Üçümüzün yan yana olduğu ama Muhittin'in beni kendine çekip atladığım andı. Ayaklarımız havadaydı bir nevi. Aslında kız çoklu poz yapıp bir sürü fotoğraf çekmişti ama atladığıma dair tek kanıt buydu. Arda'nın bana bin bir küfür geceleri yaşatacağını bilsem dahi, resmi Buse'ye atarak yeni maddenin gelmesini bekledim. Havuza girmek istiyordum ama cevap beklediğim için sonraya ertelemeye karar vererek, elimi kaldırıp bar kısmımdaki görevli adamın bana bir garson yollamasını bekledim.
Şansıma bir kız bana doğru yürürken, geldiği gibi bana Eric'i yollamasını söyleyerek göndermiştim. Eric beni gördüğünde gülerek bana yaklaşmaya başlamıştı. Ben de kendimi tutamayarak gülümsediğimde gülüşümü bozan bilerek yapılan bir öksürük sesiydi.
Kafamı sağıma çevirip, yukarı kaldırdığımda iki sarışın bana bakıyordu. Muhittin kollarını önde bağlamış pek mutlu olmadığını belli eden tavırlar sergilerken, Egemen gayet sevecen haliyle yan taraftaki şezlonga oturmuştu. Muhittin benim güneşimi hafif kapatırken, "Güneşimi kapatıyorsun!" diye carladım birden bire. Bu halime ben dahil herkes şaşırmıştı sanırım.
Muhittin kaşlarını çatarken, Egemen kaldırmıştı. Eric ise tam karşıma geçerek iyi olup olmadığımı anlamak istercesine kafasını yana yatırmıştı. Sanırım fazla tepki göstermiş gibi bulundum.
Hafif öksürerek, Eric'e gülümseyerek baktım. "N'aber Eric."
Dudağının kenarını dişleyerek kafasını salladı. "Ben iyiyim de sen bugün pek sinirli gibisin."
Aslında hiç değildim ama bu çocuk benim sinirlerimi oynatıyordu. Nedense onu her gördüğümde bağırasım geliyor ve onu laflarımla ezmek istiyordum. Laflarımla ezmeyi beceremediğim için genelde bağırmayı tercih ediyordum.
"Yok, iyiyim. Senden limonata isteyecektim. Ayrıca seninle konuşmak falan isterdim ama meşgulsün galiba."
Eric kafasını sallayarak etrafı parmağıyla işaret etti. "İnsanlar havuz başını seviyor maalesef. Bekle ben limonatanı getireyim."
Eric bar kısmına yönelince, Egemen'in beni dürtüşüyle ona döndüm. Bana gülümseyerek, eliyle Muhittin'i gösterdi. "Akşam gideceğimiz yer hakkında bazı sorunlar yaşandı. Ece de kumsal partisine katılacakmış. İkimizi görürse, Kuzey'in işi yaş."
Kaşlarımı çatarak yatmayı keserek diklendim ve oturma konumuna geçtim. "Peki bundan bana ne? Bizim oyunumuz bir seferlikti, bunu yaz boyu yapmamı beklemeyin. Ayrıldığımızı söyleyin gitsin."
Muhittin derin bir nefes bırakarak ayak ucuma oturdu. "Bazen sana aptal sarışın diyesim geliyor. Ayrılırsak, sence seninle olan numaramızın bir anlamı kalacak mı bayan çok bilmiş kezbanella!"
Sinirlenerek omzuna bir tane geçirdim. "Aptal sarışında, çok bilmiş de, kezbanella'da sensin! Umurumda değilsin, ne halin varsa gör!"
İkimizin arasına soğuk duvarlar örülürken, Egemen'in bize seslenişi bile bizim bakışmamızı kesmedi. "Ah! Cidden iki çocuklu baba gibi hissediyorum kendimi. Bir kere de tartışmadan duramaz mısınız?"
Bu benzetmeye Muhittin ile aynı anda gülerken, birbirimizin gülüşü tekrar aynı konuma getirdi bizi. Gülmeyi keserek, diktim ateş saçan gözlerimi.
Bu sefer ki bakışmamız daha sert oldu, Egemen gelip aramıza oturmaya kalkışınca, ben de ayaklarımı çekip aşağı sarkıttım. O ikimize de küçük birer bakış atarak bana sabitlendi. "Asya, sana gerçekten çok ihtiyacımız var. Bu kız bizim yazımızı mahvedecek ve bunu engelleyecek tek kişi Kuzey'in sevgilisi olan sen. Sadece o size bakarken biraz konuşun o kadar. Geri kalanıyla sadece üçümüzün katıldığı bir kumsal partisi gibi de düşünebilirsin."
Dudaklarımı ıslatıp, önüme gelen saçı arkaya attım. "Egemen sadece ikimiz için sözleştik. Ben bir oyuna daha bulaşmak istemiyorum."
Muhittin sinirlendiğini belli eden bir tavırla ayağa kalkarak üstündeki tişörtü bana fırlatıp havuza atladı. Tişörtü sıkarak Egemen'in kucağına bastırdığımda, gözlerimi yüzen Muhittin'den alamıyordum. Dün gece o tavrı koyan benmişim gibi davranması sinirlerimi bozuyordu.
"Bakma sen ona, konu Ece olunca sinirleniyor."
Kafamı iki yana salladığımda Eric yanımıza gelip bana limonatayı uzatmıştı. Ben alıp teşekkür ederken o karşı şezlonga oturmuştu. "Beş dakikalık bir molaya ses çıkartacaklarını sanmam." dediğinde gülümseyerek limonatamdan içtim. "Asya akşam bir kumsal partisi var, benimle katılmak ister misin?"
Böyle bir teklif beklemememin verdiği şaşkınlıkla ağzım aralanmışken, Egemen atıldı lafa. "Asya, zaten benimle geliyor."
Aslında Eric ile gitmek bana daha çok iyi gelebilirdi. Onunla takılmanın nasıl bir şey olduğunu bilmesem de tatmak istiyordum. Belki de benden olgun birileri iyi olabilirdi.
Eric benim gözlerimi ona sabitlememi sağladı. "Karar değiştirmek için çok geç değil." dediğinde hala şaşkınlığımı üzerimden atabilmiş değildim. Belki de Eric ile bir yaz geçirme fikrini bile düşünebilirdim. Aslında haklıydı. Karar değiştirmek için çok geç değildi. Ben, Egemen'e sadece onunla gitmek için söz vermiştim ama o, orada Muhittin ile çakma sevgili rolü oynamamı istiyordu. Bir bakıma bu isteğini geçersiz kılıyordu.
Dudaklarımı ıslatıp, Egemen'e döndüm. Bana kararımı değiştiremeyeceğimi ima eden bakışlar yolluyordu. "Egemen, ben sadece sana söz verdim. Muhittin varsa ben yokum."
O bana şaşkın bakışlar atarak, Eric'e döndüğünde ikisinin arasında bir tartışma yaşanıp yaşanmayacağını merak ettim. O sırada başımıza dikilen bir garson, Eric'e işin başına geçmesini gerektiren bir şeyler söyledi. O da ayağa kalkarak, cevap beklediğini söyleyerek uzaklaşmıştı.
Egemen'in delici bakışlarını üstümde hissetsem de, telefonumdan gelen bildirim sesiyle telefonun tuş kilidini açıp mesajlara girdim. O sırada konuşan Egemen düşüncelerimi bozuyordu.
"Cidden, sadece Kuzey'i bahane ederek benimle gelmeyecek ve onunla mı gideceksin kumsal partisine? Sana bana söz verdiğini hatırlatmama gerek var mı?"
Kafamı telefondan kaldırıp, gözlerine baktım. "Sana söz veriyorum dediğimi hatırlamıyorum." dedim. "Sadece isteğe karşı, başka bir istek. Buydu tek yaptığımız. Benimle, o yükseklikten atlamanın karşılığında benden başka bir şey de isteyebilirsin Egemen. Hem benim gelmem senin için neden bu kadar önemli ki?"
Gerçekten bazen, beni bile sinirlendirebiliyorlardı. Sadece küçük bir kumsal partisini neden bu kadar abartıyordu ki? Ben onunla gitmezsem, Muhittin ile baş başa kalacaktı. Cidden ikinci madde faciasından emin olmama falan sebep olabilirlerdi.
Egemen, elini boynuna götürdü gözlerini yere dikerek. Bir şeyler düşünüyor gibi bir yüz ifadesi vardı. Sanırım, benden isteyebileceği başka bir şeyi düşünüyordu. Elini yüzüne sabitledi ve birkaç saniye öyle durarak tekrara bana çevirdi gözlerini. "Benimle o partiye gelmen ve Kuzey ile biraz çakma sevgililik oynamak için ne yapmamı istersin?"
Uu, gerçekten elime altın değerinde fırsatlar geçiyordu. Kesinlikle kölelik işini düşünmeliyim bir ara. Egemen benim çok işime yarayabilir.
Biraz nazdan zarar gelmez sanırım diye düşünerek kafamı iki yana salladım." Senden hiçbir şey istemiyorum. Asıl sen önceki yardımın için bir şeyler düşün. Sana borçlu kalmak istemem."
Egemen, etrafta çığlık atıp koşturacakmış gibi bir yüz ifadesine büründü bir an. Beni, öldürebileceğini ifade eden bir şeyler de olabilirdi tabi. Ah, Egemen'i sinirlendirmekte güzelmiş.
"Aptal sarışını düşüneceğim." diye mırıldandığında ona delici bakışlarımı yolluyordum.
Egemen benden gözlerini kaçırıp, düşünür gibi durduğunda omuz silkerek kendi kendime sırıttım. Onunla uğraşmak güzelmiş.
O düşünürken ben de yarım kalan işime dönüp mesaja baktım. Maddem beni sıkıntıdan alıp, akşama kadar ölmememi sağlayabilirdi.
9.Yüzme yarışına katıl.
Kendi kendime, "Yüzme yarışı nasıl düzenlenir ki." diye mırıldandığımda Egemen bir anda önümde diz çöktü. Ben korkarak geri kaçarken o gözlerini kocaman açıp, ellerini önünde birleştirmişti. "Ben! Ben düzenlerim. Yeter ki bu akşam benimle o partiye gelip istediğimi yap."
Sesi o kadar istekli ve yalvarırcasına çıkıyordu ki, kendimi korku filminde gibi hissediyordum. Bu tavırlar beni cidden korkutuyordu.
Onu itip ayağa kalktım. Hala elimde olan limonatayı bırakarak havuzun başına ilerledim. "Hayır! Senin yardımına ihtiyacım yok. Kendimde bir yüzme yarışı düzenleyebilir, hatta kazanabilirim."
Peşime sülük gibi yapışan Egemen ondan korkmama sebep oluyordu. Kim böyle sülükleri severdi ki yahu.
İki kolumdan tuttuğunda ona kocaman olmuş gözlerle bakıyordum. "Manyak mısın lan sen! Kendine gel Egemen. Ağzımı bozdurtacaksın şimdi."
Beni sarsmaya ve bir anda sarılmaya başladığında çığlık atacaktım ama ağzımı da kapatmıştı. Şimdi şuracıkta hatim indireceğim yahu. Manyak mı bu! İnsanlıktan çıktı bu. Şimdi bağırarak acayip hayvanlara benziyorsun desem gıkını çıkartamazdı.
"Asya, lütfen gel lütfen gel. Gelmezsen kendimi elli iki yerimden bıçaklar ardından denize atlarım!"
Kamera! Büyük ihtimal bu açık havada bir yerde bir kamera vardı ve Egemen manyak, psikopat, sülük, eşcinsel, salak rolünü oynuyordu. Vallahi korkudan altıma kaçıracağım.
Elini ağzımdan çektiğinde koca bir çığlık atmak için ağzımı kocaman açtım ki bir kol beni kendine çekip susmamı sağladı. Kolun sahibinin, sırılsıklam bir Muhittim olduğunu gördüğümde, Egemen kahkaha atmaya başlamıştı. Büyük ihtimal şuan ki ifadem hiç normal değildi. Kendimi ayna da görsem korkup kaçabilirdim.
Muhittin ile ben aynı anda bir adım gerilerken, Egemen gerçek bir manyak, katil, sapık gibi davranıyordu.
Muhittin, "Kardeşim, eski haline dönmek için son beş saniyen. Yoksa seni salak oğlanlar hastanesine yatıracağım." dediğinde kaşlarımı çatıp kafamı ona doğru kaldırdım. "Öyle bir yer yok, ahmak."
O bana harbimi bakışları atarken, göz devirip gülmesini kesen Egemen'e döndüm. O da ikimizi gözüyle işaret ederek, "Akşamda bu pozdan istiyorum." dediğinde Muhittin ile sarmaş dolaş olduğumu fark ederek ikimizde aynı anda uzaklaştık birbirimizden.
Egemen eski haline anında dönmüşken ona kaşlarımı çattım. "Manyaklığı kestin mi? Kaçmak için hala vaktim var."
Yine sırıtarak dudaklarını ıslattı ve ciddi bir hal aldı. "Şimdi anladın mı Kuzey'in Ece'den neler çektiğini? Bu sadece ön gösterimdi."
Bana böyle bir oyun oynamasına sinirlerim bozulmuştu. Böyle bir insan bana musallat olsa sanırım, korkudan kafasına kürek geçirirdim.
Muhittin, elini ağzına götürüp şaşırdığını belli ederken, "Lan bende nereden tanıdık geliyor diyordum." dedi.
Az önce ki korkumu unutarak "Tamam." dedim. "Bana bir yüzme yarışı düzenle. Ben de bu gece size tekrar yardım edeyim. Tabi yarışı kazanırsanız."
İkisi de birbirine çaresiz bakışlar atarken ben gene sırıtıyordum. Hem zombi kraliçesi, hem de zaferler kraliçesi olabilirdim.
...
"Hayır! O kötü bir yüzücüye benziyor. Onu yenersiniz, çıksın o."
Oturduğum yerden, havuz başında hazırlanan yarışa emirler yağdırıyordum. Bu tavrıma dayanamayan Muhittin beş kere üstüme çullanıp beni havuza atmaya kalksa da, tek lafımla Egemen beni kucağından alıyor, hatta yerime koyuyordu.
"Hey! O küçük bir kız. Onu alamazsınız." dediğimde, üzerime doğru gelen Muhittin'i fark edip şezlongdan hızlıca kalktım. "Egemen! Bu beni öldürecek!"
Muhittin, sırıtarak kafasını iki yana salladığında yutkunarak bir adım geriledim. Şezlongun diğer tarafındaydı. "Egemen, telefonla konuşuyor. Yani bu sefer kaçamazsın."
Gözlerimi kocaman açarak tekrar Egemen'e seslensem de beni duymuyordu sanırım. Muhittin üzerime geldikçe geriledim ve koşmaya başladım. Onun benim peşimde olduğunu fark ettiğimde çığlık atıp, yarışa katılacakların arasına girdim. Hepsini iterken, ayaklarımın yerden kesilmesiyle çırpınmaya başladım. "Bırak beni! Vallahi yardım etmem, Muhittin!"
"Lan, Kuzey lan Kuzey!"
"Muhittin!"
"Kuzey!"
"Muhittin!" Tam atışmamıza dayanamayıp, beni havuza atacaktı ki, bir çift kol beni ellerinden aldı.
Ben Egemen'e minnettarca bakışlar atarken, o gülerek beni yere bıraktı ve Muhittin'e, "Kuzey, kızı rahat bırak lan. Senin rahatın için uğraşıyoruz oğlum." dedi.
Ben otuz iki diş sırıtıp, kaşlarımla Egemen'i göstererek "Adam gibi adam, dinle onu." diye mırıldandım. Tekrar üstüme atlayacakmış gibi göründüğünde Egemen'in arkasına geçip ardından yanlarından sıvıştım. Vallahi Egemen olmasa beni öldürmüştü bu.
Yaklaşık on dakika sonra yarışacak herkes havuzun başına sıralanmıştı ve ortaya kişi sayısı kadar toptan şeritler çekilmişti. Saydığım kadarıyla Muhittin, Egemen ve benim haricimde altı kişi daha yarışıyordu.
Telefonumu her zamanki gibi birine verecektim ki bu garson kızlardan biriydi. Aslında Eric'e verirdim ama ortalıkta gözükmüyordu.
Ben kamerada belli olabilmek adına sıranın en başına geçerken, Muhittin yanıma, Egemen ise onun yanına geçmişti. Diğerleri de sıralandığında düdük sesiyle başlayacaktık ve ilk önce gidip, geri gelen yarışı kazanacaktı. Herkes bir ödül uğruna yarışacağı için, Egemen onlara ödülün otelin bir günlük masrafı olduğunu söylemişti. Sanırım kesinlikle kazanmalıydım. Para babamdan çıksa da kazanmak güzeldir.
Düdük sesi duyduğumuzda herkes eğilmişti. Ben dikkatle bir daha ki düdük sesini beklerken Muhittin'in beni dirseğiyle dürtüşü sonucu ona döndüm.
Bana sırıtarak, havuzun sonunu gösterdi. "Seninle farklı bir anlaşma daha yapalım. Sen benden önce gelirsen, bana istediğin kadar Muhittin diyebilir, hatta sosyal medya hesaplarımda adımı Muhittin olarak değişebilirsin."
"Ya sen kazanırsan?"
"O zamanda bana Muhittin demeyeceksin ve ben sana Kezbanella farkıyla aynısını yapacağım." Kesinlikle kazanırdım, onların kazanmak gibi bir şansı zaten yoktu. Kafamı olumlu anlamda salladım. "Anlaştık, Muhittin."
"Anlaştık, Kezbanella."
O sırada, Eric'in sesini duydum ve kafamı sola çevirdim. O bana gülerek el salladı ve, "Kazanacaksın! Sana güveniyorum." diye bağırdı. Ben ona gülerken Muhittin'in küfrettiğini duydum ama düdük sesiyle havuza atladım.
O kadar hızlı atlamıştım ki, havuzun en derinine gidip ilk birkaç saniye alttan yüzdüm. Sonra üste çıkıp, hızlıca kulaç atmaya başladığımda, bir sürü su damlası etrafta uçuyordu. Hızımı çok yüksek tutuyor ve önde olup olmadığımı kontrol edip yavaşlamamak için büyük çaba sarf ediyordum.
Sonunda yorulduğumda karşı tarafa ulaşıp derin bir nefes almıştım. Tekrar suya girdiğimde çoğu kişinin benden önde olduğunun farkındaydım. Tek derdim Muhittin'i yenmekti şuan ve önde olmaması için dualar ederek kulaç atıyordum. Yolun bittiği yerde mermere tutunup, derin nefesler alıp vermeye başlamıştım. Madde tamamdı. Yüzme yarışına katılmıştım ve umarım ben Muhittin'den önce gelmişimdir.
Eğer kaybettiysem, Muhittin'e yenildiysem olacaklara katlanamaz kendimi şuracıkta boğardım. Onlarla partiye gitmek ya da rol kesmek değildi beni zorlayacak olan, eğer kaybedersem en sevdiğim şeyi de kaybedecektim. Ona bir daha Muhittin diyemeyecektim, bana Kezbanella diyecekti. Bu korkunçtu ve şimdiden en korkulu rüyam olmayı başarmıştı.
Bütün bunlar, korkularım bir yana... Madde tamamdı. Yüzme yarışını düzenlemiş, katılmıştım. Dokuzuncu madde de diğer sekiz madde gibi yanına tik almıştı. Sıra onuncu maddedeydi ve ben şimdiden maddeden korkuyordum. Çünkü sırada Buse ve Arda'nın yazdığı maddelerden birindeydi...