Muhittin'in sesiyle birlikte birkaç adım geriledim. Egemen'le Muhittin'in birbirlerine baktılar, gözleriyle iletişim kuruyor gibi görünüyorlardı. İkisi aynı anda başlarını hafif eğdiğinde yavaşça yutkundum. Sonra bir anda karşılarındaki çocuklara kafalarını geçirdiler. Bu o kadar ani oldu ki bir an ağzım yarım açık kalakaldım. Ortalık karıştı, kimin kime vurduğu anlaşılmıyordu. O derece bir karışıklıktı. Bunları ayıramazdım, mümkün değildi. Bu yüzden yardım istemeye karar verdim. Çığlık çığlığa ortalıkta gezindim, benim utanmam pek yoktu. Deniz atlamak üzere olan bir grup erkek sesimle birlikte bana doğru döndüler. Sonra ardımdaki kavgaya doğru baktılar ve koşturmaya başladılar.
Filmlerde ve kitaplarda neden böyle durumlarda ana karakter kızın 'Ah kahramanım' diye cilve yapmadığını şimdi çok daha iyi anlıyordum. O kadar şiddet doluydu ki insanın nutku tutuluyordu. Her an birinin kolu birinin elinde kalacak, birinin gözü çıkıp, başkasının boynu kırılacak diye korkuyordum. Kavgalardan nefret ederdim, ciddi olanlardan çok daha fazla. Şiddetin gerçeğinden ürkerdim.
"Egemen!" diye bağırdım, durmalarını istiyordum. "Muh..." Son anda kestim. "Yani Kuzey! Durun."
Ben Kuzey'e bağırdığım anda onun saçını tutmaya çalışan tırşık diye adlandırdığım çocuğu fark etti. Onu tuttu ve bana doğru resmen fırlattı. Bu öyle bir gelişti ki ayağımı kaldırıp havaya savurduğum anda onun yüzüne tekmeyi savurmayı başarmıştım. Çocuk anında yere yığıldı ve hareketsiz kaldı. Ellerimi birbirine zevkle sürterek ona yaklaştım. Ayağımı sırtına yerleştirerek cebimden telefonumu çıkardım ve kamerayı açıp poz verdim. Bunu tarihin tozlu sayfalarına kanıt olarak bırakmalıydım.
Fotoğrafı çektikten sonra göz ucuyla kavgaya doğru baktığımda ikiye doğru ayrılmış olduğunu gördüm. Yardıma gelen grup onları ayırmayı iyi becermişti. Telefonu hemen cebime koydum ve ayağımı çocuktan çektim. Hemen yanlarına koşturdum, herkes öfke doluydu ve bağrışmalar sürüyordu. Bütün hepsini görmezden ve duymazdan gelerek Muhittin ve Egemen'in ellerinden tuttuğum gibi onları çekiştirmeye başladım. Bu sırada hala küfürler patlıyordu, ellerimde geri gitmek için cebelleşiyorlardı.
Diğer adamlar neredeyse pert olmuşlardı, bu ikisi onları güzel haşat etmişti. Zaten dışarıdan bakınca ikisi de ikişer adam ederdi, öyle kaslı ve uzun boylulardı. Karşı taraf açıkçası zayıf ve güçsüz görünüyordu. Onların ki anca laf ebeliğiydi ama şimdi asıl ebelerini görmüşlerdi.
Egemen ve Muhittin'i yola kadar sürüklemeyi becerdiğimde ellerini bıraktım. Nefes nefese kalmıştım, beni çok zorlamışlardı. Bütün bunlara rağmen ikisi de bıraktığım anda geri dönecekken sık nefeslerimin arasından, "Egemen hemen durmaz ve şu yanındakini durdurmazsan sana yardım etmem." dediğimde Egemen son anda durdu ve Muhittin'i omuzlarından yakaladı.
Gerçekten çıldıracaktım.
Muhittin öfkeyle Egemen'in ellerinden kurtulduğunda ona ters ters baktım. Tamam, yardım ederek harika bir şey yapmıştı ama bu tavırları sinir bozucuydu. Öfkesini kontrol etmeyi öğrenmek zorundaydı.
Onların bu hallerine öfkelendiğim için tam onları azarlamak için dudaklarımı aralamıştım ki duyduğum cırtlak ses ile laflar resmen boğazıma dizildi.
"Kuzey!" diye resmen çığlık attı. "Senin o kusursuz yüzüne ne yaptılar? Hemen polise gidelim, şikayet edelim şunları." Ece bana doğru döndü ve baştan aşağı memnuniyetsiz bir tavırla süzdü. "Tabii şu kızı da."
Ece'nin üstüne yürüyeceğim sırada bundan korkmuş olacak ki Muhittin'in koluna yapıştı ve sarılmaya çalıştı. Bu görüntü beni daha da öfkelendirmişti ama Egemen kolumdan yakalayıp beni durdurdu. "Hadi gel." Beni kendine doğru çekti. "Gidelim Asya, yarın yaparız."
Onun gözlerine baktığımda bunu rica eder gibi bir tavrı vardı. Hiç istemiyordum, Ece'nin saçlarını yolmak istiyordum. O bunu hak ediyordu, öyle terbiyesiz bir kızdı. Ben bu tür kızlara pabuç bırakmayı da sevmezdim. Fakat şimdi sırf Egemen istedi diye bırakmak zorundaydım.
Onu başımla onayladığımda içten içe bininci küfrümü saydırıyordum. Kolumu bıraktığı sırada yola doğru dönmüştüm ki bir anda kolumdan tutuldum ve çekildim. Başta Egemen sanmıştım ama hayır, Muhittin'di. Beni yolun kenarında duran taksiye doğru çekti ve bir anda içeri oturttu. Onun suratına lafları çarpacaktım ki bir anda eğilip, "Yana kay." deyince üstüme oturacağını düşünerek yana kaydım. Kapıyı kapatmadan önce Egemen'e ve Ece'ye bakarak, "Ben sevgilimle otele dönüyorum, siz başınızın çaresine bakın." dedi ve kapıyı kapattı. Taksici anında gaza bastığında şok olmuş bir haldeydim. Egemen'i geride bırakmıştı, hem de ona aşkından yanıp tutuşan bir kızla?
"Sen ne yaptın?" dedim, afallamıştım resmen. "Egemen'i bıraktın."
"Sorun etmez." dedi hemen, eli çenesindeydi ve doğrudan yola bakıyordu. Hala kavgaya mı öfkeliydi bilmiyordum, onu çözemiyordum. Bana bunu yapması çok saçmaydı, bir anda çekmesi ve zorla taksiye bindirmesi. Hele ki Egemen'le gideceğimi duymuş olmasına rağmen. Tamam, sahte sevgilisi olabilirdim ama bu çok anlamsızdı. Egemen'i geride bırakmak?
"Bu şekilde davranamazsın!" diye çıkıştım. "Bunu yapmanın bir amacı yoktu. Beni zorla taksiye bindirmeler, Egemen'i geride bırakmalar. Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun sen?"
"Bir şey kanıtlamaya çalıştığım yok." diye çıkıştı, şimdi bana bakıyordu ve aramızda çok az mesafe vardı. Kenara kaymıştım ama sadece oturabileceği kadar. Geçirdiğim şok yüzünden de çekilmeyi unutmuştum. "Sen benim sevgilimsin, benimle gelmen gerekiyordu. Egemen'in beni geride bırakmaya kalkmasıydı saçma olan."
"Sevgilin falan değilim!" diye resmen bağırdım, çok öfkelenmiştim. "Şunu söylemeyi kes. Bir kere yaptım bitti. Ece denen kız da gözümün önünde senin koluna yapışıp sarılmaya çalışıyorsa demek ki buna inanmamış. Daha neyi zorluyorsun?"
"İnanacak." diye bağırdı bu kez de, resmen bağıra çağıra kavga ediyordu. Taksici abi bu tür müşterilere ne kadar alışıksa sesini bile çıkarmadan sürmeye devam ediyordu. "Sahte de olsa sevgilimsin, biz seninle bir anlaşma yaptık. Bundan caymaya çalışma artık."
"Anlaşma bitti." diye bağırdım direkt. "Bir kerelikti ve sen onu bile zorla yaptın. Ben asla bunu istemedim, asla beni öpmeni istemedim."
Muhittin son sözümden sonra dudaklarını öfkeyle birbirine bastırdı ve kafasını bir anda cama doğru çevirdi. Ben de burnumdan solurken geriye doğru çekildim, aramızdaki mesafeyi açtım ve camın dibine girdim. Geri kalan yol boyunca ikimiz de konuşmadık, yolu izledik. Ondan ve saçma öfkesinden, kendi kendine aldığı bütün kararlardan nefret ediyordum. Benden izin almadan beni öpüyordu, sahte sevgilisi yapıyordu ve bir de üstüne üstlük zorla çekip götürüyordu. Neydi o, kimdi? Gerçekten sevgilim bile olsa bunu yapmaya hakkı yoktu. Muhittin benim hiçbir şeyim değildi, arkadaşım bile değildi. Egemen'i arkadaşım olarak görebilirdim ama onu asla!
Öfkeden kudurmak üzereydim, yol boyu çığlık atmamak ve ona bağırmamak için kendimi kastım. Dişlerimi dudaklarıma o kadar çok geçirdim ki kanın metalik tadı artık çok tanıdıktı. Taksi otelin önünde durduğunda bir hışımla kendimi kapıdan dışarı attım. Onun yüzüne dahi bakmadım, tek kelime etmedim. Otele doğru yürüdüm, içeri girdim ve hızla odama çıkıp onu geride bıraktım. Odamın önüne geldiğimde geri dönüp onu tekme tokat dövmemek için kendimle büyük bir savaş vermiştim. Sonra odama girdim, çantamı yere fırlattım ve kendimi yatağın üstüne bıraktım. Yastığa yüzümü gömdüm ve çığlığımı saldım. Muhittin ve Muhittin'in her şeyinden nefret ediyordum.
...
Gözlerimi sertçe ovuştururken esnedim. Yemek yiyecektim, yine sanki kırk yıldır yemek yemiyormuş gibi aç bir mideyle uyanmıştım. Restorana girdim, yine tabağıma gözüme güzel gelen her şeyden doldurmuştum. Bu artık açlığın ve aç gözlülüğün kaçıncı seviyesiydi pek emin değildim doğrusu. Yine aynı masaya oturdum, etrafı bayık gözlerle izleyerek midemi doldurmaya başladım. Aklım çok doluydu ama bu konuda o kadar profesyoneldim ki bütün düşüncelerimi silip atabiliyordum. Muhittin'e öfkem, dün olanlar, maddeyi yapamamış olmam...
Aslında maddeyi yapamamış olmak bana çok koymuyordu, bir gün fazladan yaşamış sayılırdım. Sonuçta maddeyi yaptığım anda geberip gidecektim. Beni sinirlendiren Muhittin ve tavırlarıydı. Ece denen kızın tavırlarını söylemiyorum bile. Elimde olsa o kız tek kaşık suda boğardım. Bir dahaki sefere bu konuda çok şanslı olacağını düşünmüyordum açıkçası.
Dün ki kavga çok ekşınlıydı. Açıkçası ikisinin de yere çakıldığı bir anı görmeyi çok isterdim. Fakat çok iyi dövüşmüşlerdi, karşı tarafa iki büklüm kalmıştı. Onlar için üzülmüyordum ama seyir zevkime mani olmuşlardı. Eğer iki yumruk atmayı becerselerdi ve Muhittin ile Egemen yere çakılsaydı fotoğraflarını çeker ve i********: da paylaşırken altına, 'Yeri gören masum sarı çiyanlar.' yazardım. Tabii eğer yapsaydım büyük ihtimal Muhittin beni uçurumdan aşağı sallandırır, Egemen de fotoğrafımı çeker ve altına 'Uçmayı öğrenecek eleman var' yazardı.
Nefesimi bıkkın bir tavırla dışarı bıraktığımda her gün mutlaka yaşadığım o an yaşandı. Bazen günlerin tekrarlandığını, dejavu olduğumu sanmıyorum değil. Çünkü resmen neredeyse her sabah bu manzara şahit oluyordum ben.
Egemen ve Muhittin yine karşıma geçmiş ve oturmuşlardı. Aman ne şaşırtıcı!
Onlar yemeklerini yerken ben dirseklerimi masaya yerleştirdim ve kıstığım gözlerimi üzerlerine diktim.
"Yine ne var?"
Muhittin beni tamamen görmezden ve duymazdan gelse de Egemen gülerek gözünün altındaki morluğa dokundu. "Sana da günaydın Asya. Evet biz de çok iyiyiz, sorduğun için teşekkürler. Kayınvaliden de iyi."
Masanın altından Egemen'e esaslı bir tekme geçirdiğimde acıyla inledi. Muhittin ise bundan keyif almış olacak ki bıyık altından gülmeye başlamıştı. Bu tavrına kaşlarımı çatıp öfkeyle baktığım sırada Egemen pes eder gibi ellerini havaya kaldırmıştı.
"Tamam, asıl meselemize geçelim." Ona sorarcasına baktım. "Dün ki yarım kalan, senin beynini akıtma işleminden önce bence benim istediğimi yapalım. Eh malum, oradan sağ salim çıkamayabilirdin. En azından benim işimi garantiye almış oluruz."
Gözlerimi devirdikten sonra çatalıma uzandım ve parmaklarımın arasına aldım. Çatalın ucunu önümdeki tabaktaki patates kızartmasına batırdım. "Sizinle bu konuşmayı daha kaçıncı defa yapmam gerekiyor. Hayır, önce benim isteklerim sonra sizinkiler. Eğer benden bir şey istiyorsan önce benimle birlikte o uçurumdan atlayacaksın Egemen."
Egemen'in gözleri kocaman oldu. "Ne?" Afallamıştı, vah yazık. "Tek başına ölmek istemediğine mi karar verdin?"
"Oradan tek başıma atlayacaksan bana yararın ne ki?" diye hayıflandım. "Seni yanıma süs diye çağırdığımı mı sandın."
"Orayı bulmam ve sen öldükten sonra cesedini almaları için ambulansı çağıracak olmam yetmez mi?"
Bazen gerçekten o gün neden Egemen'e denk geldiğimi sorguluyordum. Eğer böyle bir saçmalık olmasaydı tatilimi daha yakışıklı ve akıllı insanlarla geçirebilirdim.
"Ya benimle oradan atlarsın." Çatalımı yüzüne doğru salladım. "Ya da istediğini yapmam."
Egemen kabullenmiş olacak ki dudak büzerek kahvaltısına devam etti. Muhittin ise sanki aramızda dönen konuşma bitsin diye bekliyormuş gibi Egemen'e dönerek, "Sen Asya'dan bir şey mi istedin Egemen?" diye sordu. Vay canına, ikisinin birlikte planlamadığı bir şey.
Egemen, Muhittin'e dönerek, "Evet, bir konuda yardımına ihtiyacım var." dediğinde Muhittin kaşlarını çattı, yine öfkelenmişti işte. Bu çocuğun kesin öfke problemleri vardı. "Sen ne zamandan beri bensiz bir işe kalkışıyorsun. Benden niye yardım istemedin?"
Ortalık kızışıyordu ve bunu izlemek eğlenceliydi. Egemen çatalını tabağının kenarına nazikçe bıraktı, peçetelikten peçete alarak ağzını sildi ve sandalyesini geri itip ayağa kalktı. Bana hitaben, "Asya, doyduysan senin işini halledelim. Akşama kadar zamanımız var." dediğinde gözlerim resmen kocaman olmuştu. Muhittin'i duymazdan gelmişti, inanamıyordum. Onların ayrılmaz ikili olduğuna çok inanmıştım ve şimdi karşıma geçmiş birbirlerine sırt çeviriyorlardı. Aslında dün olanlardan sonra Egemen haksız değildi. Muhittin'e bin yıl trip atsa yine haklıydı.
Başımla onaylayıp ayağa kalktığım sırada Muhittin kafasını tabağına çevirmiş, öfkeyle solumaya başlamıştı. Ben sandalyemi iterken Muhittin bir anda sandalyesini itti ve ayağa kalktı, Egemen'in karşısına geçip, "Konuşalım mı kardeşim?" dediğinde nefesimi tutmuş pür dikkat onları izliyordum. İkisi de birbirine soğuk soğuk, sanki birer düşman misali bakıyorlardı. Sebebini bilmiyordum ama bir anda yükselmeleri hiç hayra alamet değildi.
Yine de onlara bir iyilik yapacaktım.
"Egemen ben yukarı çıkıp çantamı falan alacağım, siz ben gelene kadar halledin." dedim ve ondan bir cevap dahi beklemeden yanlarından ayrıldım. Asansöre yöneldim, düğmeye bastım ve beklemeye başladım. Muhittin'in neden böyle bir tepki verdiğini merak ediyordum, anlayamıyordum. Egemen ona bağlı değildi, hesap vermek zorunda da değildi. Tamam, belki kardeş kadar yakın olabilirlerdi ama bu her şeyi birlikte yapacakları anlamına gelmiyordu değil mi?
Asansörün kapıları açıldığında içeri girdim ve altıncı kata basarak yükselmeye başladım. Altıncı katta indim, yavaş adımlarla odama ilerledim. Onlara zaman kazandırsam fena olmazdı, acele etmeye de gerek yoktu zaten.
Muhittin'in ne söyleyeceğini çok merak ediyordum. Herhalde gitmeni istemiyorum demez... Bak o zaman kesin playboy tipli yakışıklı portresi playboy tipli gay portresi olurdu. İkinci madde faciası aklıma gelince bir an sırıtsam bile devamına içime koca bir öküz yerleşiyordu. Rezil olmuştum.
Dudak bükerek sırt çantamın içine gerekli olabilecek her şeyi koymuştum. Cüzdan, makyaj çantası, gözlük, şapka, ayna, tarak, el kremi, parfüm, deodorant, küçük su, havlu, güneş kremi ve kulaklık. Evet, biz kızların çantaları genelde bunlarla dolu olurdu. Tabii benim bugünlük biraz fazlam vardı ama geneli bu şekildeydi. Kesinlikle hepsi lazım olacaktı, eksik kalmayı hiç sevmezdim.
Beyaz bikinimin üstüne beyaz bir elbise giydim. Omuzları açık, kısa ve sadeydi. Altına da sandaletlerimi giydim ve saçlarımı balık sırtı ördüm. Suya atlayacaktım, açık saçlarım hiç iyi olmazdı. Hem hava çok sıcaktı, açık saçla dolanırsam geberirdim.
Hazırlandığımda odadan çıktım ve asansöre binip aşağıya indim. Otelden çıktığımda Egemen ve Muhittin'e bakındım, biraz uzakta konuşmayı sürdürüyorlardı. Onlara baktığım sırada Muhittin beni fark etti ve Egemen'e dönüp bir şeyler söylediğinde Egemen bana dönüp baktı. Sonra bana doğru yürüdüler, şimdi o kadar da gergin görünmüyorlardı. Yanıma geldiklerinde gülümsedim, tamamen sahteydi...
"Hadi gidelim." dedim Egemen'e. Hevesli gibi görünebilirdim ama kesinlikle değildim. Bunun üzerine ikisi birden hareketlenince elimi Muhittin'in göğsüne koyarak onu durdurdum. "Sen nereye?"
"Siz nereye gidiyorsanız ben de oraya." dedi ve elimi itip yürümeye devam etti. Yolun karşısındaki taksiye geçtiğinde Egemen bana gülümsedi ve omuzlarını silkti. O da Muhittin'in ardından taksiye bindiğinde olduğum yerde kudurmak üzereydim. Mecburen peşlerinden gittim, arka koltuktaydım. Egemen yanımda ve Muhittin ön koltuktaydı.
Emrivakilerden nefret ettiğimi söylemiş miydim? Eğer söylemediysem, emrivakilerden nefret ediyorum. Ben genel olarak Muhittin'in yaptığı her şeyden nefret etsem de bundan ayrı nefret ediyordum. Bu yüzden yol boyu somurttum, Muhittin'e öfke dolu bakışlarımı yollamayı sürdürdüm.
Egemen örgümün ucundan çekip hafifçe çekiştirdi. "Neden somurtuyorsun? Küçük bir kız çocuğuna benziyorsun." Kaşlarımı daha da çattım. Bazen, neden ben diye haykırmak istiyordum. Keşke Arda burada olsaydı, o zaman bu iki sarı kafayla daha fazla uğraşmak zorunda kalmazdım. Yol boyu Egemen'e cevap vermeyip daha çok somurtmuştum. Birkaç kez Muhittin ile dikiz aynasından göz göze gelsek de her seferinde ona dil çıkarma isteğimi geri çevirmiş, fakat en sonunda dayanamayıp dil çıkarmıştım. O ise bu halime sırıtmakla yetinmişti.
Denize atlayıp beynimi akıtacağım yere geldiğimizde korka korka en dibe ilerleyip çantamı yere bıraktım. Üzerimdeki beyaz elbiseyi sıyırdım, sandaletlerimi çıkardım ve heyecanımı dindirmek için derin nefesler alıp bırakmaya başladım. Ölecektim, ölecektim, ölecektim.
"Alt tarafı şu kadarcık mesafeden atlayacaksın." dedi Muhittin. "Uçsuz bucaksız bir uçurumdan değil."
Muhittin'in yüksekliği hafife almasına burun kıvırdıktan sonra gözlerimi kısarak ona ölümcül bakışlar yolladım. "O halde ilk sen atlamaya ne dersin, bay çok ukala sarı kafa?"
Bunun üzerine gülerek kafasını salladı ve tişörtünü çıkartıp çantamın üstüne doğru attı. Gün yüzüne çıkan kaslarına göz ucuyla baktığımda daha çok güldü. O sırada Egemen de yanımıza gelmişti, onun boş gösterisini izleyecekti anlaşılan.
Muhittin'i görmezden gelerek etrafa bakındım. Fotoğrafımı çekecek birileri lazımdı, belli ki bizden herkes deniz atlayacaktı. İlk Muhittin, sonra da hemen arkasından biz. Bu sırada bizi fotoğraf çekecek ve hatta videoya alacak birileri lazımdı. Arkamızda duran bir çift gördüm, aşağı atlamış ve geri çıkmış gibi görünüyorlardı. Yanlarına gittim ve kızdan rica ettim, beni kırmadı. Sonra geri Muhittin ve Egemen'in yanına döndüm.
Atlayabilirdim, bunu yapabilirdim. Maddeyi tamamlamalı ve yeni maddelerin önünü açmalıydım. Korkumu yenmeliydim. Herkes atlıyordu ve çok eğleniyor gibi görünüyorlardı. Ayrıca kimsenin kafasının patladığını da görmemiştim. Herkes sağlamdı, ben de sağlam kalabilirdim.
Kenardaydım, denize ve daha doğrusu yüksekliğe bakıyordum. Kendimi önce bu şekilde rahatlatmak, hazırlamak istemiştim. Bu sırada hala derin nefesler alıp yavaşça bırakıyordum. Sonra birden Muhittin'in sesini duydum.
"Üzgün değilim." dedi ve bir anda beni kendine doğru çekti. Bedenlerimiz birbirine çarptığı anda beni sıkıca sardı ve kendiyle birlikte aşağı çekti. Aşağı atladık! Korku dolu çığlıklarım benim bile kulak zarlarımı patlatacak duruma gelmişti ama Muhittin kahkahalar atıyordu. Saniyeler içerisinde serin suların içine daldık, sert bir iniş olmamıştı. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu, bir an öldüğümü bile düşünmüştüm. Bu kadar adrenalinli bir anı daha önce hiç yaşamamıştım ve bu yüzden dibine kadar heyecanlıydım.
Gözlerimi denizin içinde aralayıp yön bulmaya çalışacaktım. Yüzeye çıkmak için çabalayacakken Muhittin'in hala beni sıkıca sardığını ve suyun altındayken bile güldüğünü fark ettim. Yanımıza yüzen biri vardı, sanırım Egemen'di. Muhittin bizi yukarı çıkarmak için ayaklarını hareket ettiriyor olmalıydı, yüzeye çıkıyorduk. O an ona birazcık dalmış olabilirim.
Suyun üstüne çıktığımızda nefes nefeseydik. Ellerim onun omuzlarındaydı ve nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Sık nefeslerim yüzünden habire inip kalkan göğsüme rağmen, göz ucuyla Muhittin'e baktım. Gülerek, benim gibi sık nefesleri ve inip kalkan kaslı göğsüyle bana bakıyordu. Sanırım farklarımız onun kasları ve sinir bozucu gülüşüydü.
Kaşlarımı çatarak bir elimi onun omzundan çektim ve yüzüne su attım. "Ölebilirdik!" Bir kere daha su attım. "Lanet olsun ölebilirdik Muhittin."
Onu iterek geri çekildiğimde ilk önce yüzünü sıvazladı ve ardından iki kulaç atarak yeniden dibime girdi. Çığlık atarak benim ölüm dnizi diye adlandırdığım yere atlayan insanlar üzerimize su sıçratıyorlardı. Egemen dahi yanımıza gelmiyordu ve bu benim Muhittin'in ne gibi bir tavır sergileyeceğinden şüphe etmemi sağlıyordu.
Muhittin ellerini iki yana açtı, benim ondan nefret etmemi sağlayacak bir ses tonu kullanarak bağırdı. "Bir kere de sadece Kuzey demeye ne dersin Asya?" Ellerini indirdi. "Ben sana Kezban desem hoşuna gider miydi acaba?"
Gözlerim kocaman oldular. Onu göğsünden ittirmeye çalıştım ama pek etkili olmuş gibi değildi. "Muhittin artık kutsal bir isim. Nüfus memurluğuna gidip herkes ismini Muhittin yapmadan ismini değiştir. Bu dünyada Muhittin adıyla yaşayan bir erkeği her kız ister. Ayrıca Kezban senin an..." Lafımı kesen kocaman bir el olmasaydı bu cümle hiç iyi bir yere gitmeyecekti. Muhtemelen Muhittin beni burada olmamasını umduğum köpek balıklarına yem ederdi.
Dudağının kenarı kıvrıldığında az önce düşünmeden söylediklerimi tekrar düşünme gereği duydum fakat üşendim. Bazen insan çenesini tutmayı öğrenmeli.
"Demek sende beni istiyorsun. Senin için bir Muhittin saçmalığı olduğumu düşünürsek..."
İmalı imalı, dediği şeylere karşılık, ağzımı tutan elini ısırdım ve o elini acıyla çekerken suyun altından tekme atmaya kalktım. Fakat su yüzünden yavaş hareket edip, sadece ona değen ayağımı fark ettiğinde ayağımı tuttuğu gibi çekti ve beni suya batırdı.
Gözlerimi ilk anda kapatmıştım, zaten muhtemelen ağzımdan ilk birkaç saniye baloncuklar çıkmıştı. Bol tuzlu suda gözlerimi açtım, Muhittin'in kafamı bastıran elini cimciklemeye çalışsam da suda pek becerikli olamıyordum.
Otuz saniye kadar uğraşıp kendimi suyun ve Muhittin'in acımasız kollarına bırakmaya karar verdim. Ne kadar uğraşırsam, o kadar derine bastırıyordu beni. Ellerim ve ayaklarım suyun içinde bir o yana, bir bu yana dalgalanırken kafamı bastıran Muhittin'in eli çekildi ve ben kolumdan tutulup yukarı çekildim.
Sudan çıkar çıkmaz ağzımda tuzlu suyun verdiği acı hisle ve öksürüklerimle bulanık gördüğüm Muhittin'e elimi geçirdim ama Egemen'in "Ne yapıyorsun?" deyişi elimin ve gözümün şuan pek kendinde olmadığının göstergesi gibi olmuştu.
Allah'ım fazla tuzlu su kafa yaptı, kendimi kontrol edemiyorum. Yakında tuzlu su komasına gireceğim ve tüm vücudum solucanlı jelibon gibi uzayacak gibi hissediyorum. Cidden, tuzlu su bana yaramıyor.
"Son dediğimi bir düşün, Kezbanella. Haklı olduğumu biliyorsun." Kezbanellaya mı yoksa diğer imasına mı laf edeyim bilemezken, bu sefer emin olduğum Muhittin, yüzerek ortadan kayboldu. Bana, bana biricik Asya'sına Kezbanella dedi yahu. Cidden farklı bir isim hiç hoş olmuyormuş. Ama Muhittin ve Kezban bir mi yahu. Kezban bir isim ama Muhittin, işte o bir... Kutsal İsim!
Kendi kendime su yüzeyinde durmak için küçük hareketler yaparak somurtuyordum. Egemen, kalkık kaşlarıyla bana baktı," Siz ikinizin arasında, benim bilmediğim ne var, Asya?" diye sordu ve bir eliyle saçlarını geriye attı. "Birbirinize isim takıyorsunuz ve ben bunu en son üçüncü sınıfta, hoşlandığım kız benden etkilensin diye ona muz kafa dediğimde yapmıştım. Zaten ondan sonra da sol gözüme yumruk atarak bir daha ona iğrenç isimler takmamam konusunda uyararak gitmişti." Gözleri ileriye dalıp, derin bir iç çektiğinde omuzlarımı düşürdüm. "Öyle isim mi takılır, öküz müsün sen? Piremses falan der insan, muz kafa da ne?"
Belki de Egemen, Muhittin'den daha çok hak ediyordur lakapları, üçüncü sınıfta hoşlandığı kıza muz kafa diye bir saçmalık dediğine göre.
Egemen uzaklara dalmayı keserek, kafasını iki yana sallayıp bir elini göğsüne koydu. "Muz kafa benim en sevdiğim oyuncağımın ismiydi o zamanlar, resmen oyuncağımın ismine hakaret etti o tavrıyla. Benim için değerini bilseydi kesinlikle şuan çok mutlu bir çift olurduk." Yarı gülerek, yarı ciddi olma çabalarıyla söylediği bu sözlere gözlerimi devirerek, "Muz kafalı çift." dedim ve denize dalarak yüzdüm. İkisi de salaktı ama Egemen çocukken bırakmış o işleri. Muhittin ise yeni başlıyor sanırım.
Denizden çıktım ve yerdeki ayağıma batan ufak tefek taşlara burun kıvırarak eşyalarımın yanına gittim. Fotoğraf çeksin diye telefonumu verdiğim kızdan telefonu aldım, teşekkürlerimi ilettim ve telefonu cebime tıkıştırdım. Muhittin ve Egemen'in tişörtleri hala buradayken onları alıp rastgele bir yere koydum. Bu plansız bir hareket olmuştu ve eğleneceğimi düşünmüştüm. Ardından üstümü giyip hazır olduğumda ortalıkta olmayan iki sarı çiyan beni az buçuk merakta bırakmışlardı. Muhittin benden dakikalar önce çıkmış olmalıydı fakat yoktu ortalıkta. Bir iki adım atıp ellerim belimde etrafa bakarken, duyulan ve yankılanan çığlıklara yüzümü buruşturdum. Muhtemelen ben de böyle tiz ve cırtlak bir tonda bağırmıştım ama kimin umurunda. Onlar çekti ceremesini.
Attığım son adımda ayağıma değen kumaş parçalarıyla kafamı önce asık bir şekilde indirsem de aşağıya, yaklaşık on saniye sonra kafamda yanan parlak ampul ile sırıtarak kaldırdım kafamı. Asya Soylu iş başında!
Birkaç dakika kendi etrafımda döndükten sonra koca ağaçların arasına daldım. Hiçbir yerde ne Egemen ne de Muhittin yoktu. Bu şansıma bin şükür ederek elimdeki tişörtlere bakındım. Bunlarla ve sırtımdaki ağır çantayla çıkabileceğim bir ağaç arıyordum. Arkama baka baka benim için en uygun ağacı bulmaya çalıştım. Çünkü çıkış yolunu kaybedip gerçekten kırmızı başlıklı kızın babaannesinin, Muhittin olan tarafına pek yakalanmak istemiyordum. Eğer bu gerçekleşirse kendimi şuradan bir yerden atardım.
Yolum hala görünüyordu. O sırada kocaman, yüksek ve adını bilmediğim bir ağacın dibinde durdum. Kavuğunda elimi gezdirdim ve sonra kendime onay vererek elimdeki tişörtleri çantamın iki yanına sıkıştırdım. Ağaca tırmanmak için hazırdım, zaten bu işlerde iyiydim. Arda ve Buse ile küçükken ağaç evimiz vardı, oradan alışıktım.
Küçük bir çıkığı olan ağacın o kısmına basarak kendimi yukarı ittirdim. Ardından her yerden filizlenmiş olan ağacın küçük uzantılarına basa basa, tırmanarak ağacın fazla yüksek olmayan ama aşağı atlayamayacağım kadar yüksek olan kısmına çıkarak oturdum. Kendi kendime alkış tutma fikri güzel gibi gözükse de, aşağı düşüp kafamı ikiye ayırma fikri o kadar güzel gözükmedi niyeyse.
Oturduğum yerde, bir elim ağaçtayken iki tişörtü de tek elimle alarak ağacın uzantısına astım. Ardından sırıtarak çantamın küçük cebini açtım ve içindeki az önce tişörtleri kapmadan bir adamdan aldığım kuş yemlerini, diğer küçük cepteki orada ezelden beri hep var olan ama bir kez bile yemediğim küçük fındık ezmesi kavanozunu aldım. Bunları buraya annem koyardı, neredeyse her çantamın içinde mutlaka vardır. Kan şekerim falan düşerse diye fındık ezmesi koyuyor kadın, tabi benim balı falan yemeyeceğimi biliyor haliyle.
Aşağıya küçük bir bakış atarak, yemleri fazla küçük olan kavanozun içine attım. Ardından ağaçtan bir yaprak sapı kopararak, ikisini birbirine katıp karıştırdım. Güzel bir kıvam elde ettiğim zaman büyü yapan cadı misali tiz bir kahkaha attığımda ağaçtan bir anda uçuşup kaçan kuşlar ödümü patlattı ve ben son anda elimdeki minik kavanozu ve kendimi aşağıda bulmaktan kurtuldum. İnsan bir haber verir, uçacağız diye.
Kuşlara kötü bakışlar atmayı keserek işime döndüm. Sonuçta o kuşlar benim işime yarayacaktı.
Aşağı düştüğünü yeni fark ettiğim karıştırma sapıma küçük bir bakış atarak tekrar bir yaprak koparıp sapını aldım. Ardından, sapa fındık ezmesinden biraz alarak ilk önce Muhittin'in tişörtüne sürdüm. Fındık ezmesine yapışan yemlere sırıtarak tüm karışımı iki-üç dakika içinde tişörtlere yayarak ağaçtan yavaş yavaş aşağı indim.
Kendimle gurur duyarcasına kabarık göğsümle geldiğim yönde dönerken bana doğru gelen iki sarı çiyanla dudağımı dişleyip bıraktım. Olduğum yerde kalırken tişörtlerin beş altı belki de dört beş ağaç arkamdan yukarda asılı oluşu fark edebilecekleri anlamına geliyordu.
Asla kuşlar yeme saldırıp iki tişörtü de ayaklarıyla parçalamadan ya da gagalarıyla, görmemelilerdi.
Dudağımı tekrar dişledim, telefonumu çıkartıp rehbere girdim ve Buse'nin üstüne koydum elimi. Kafamı biraz kaldırıp, ikisine baktığımda hızlıca yanıma geliyorlardı. Sanırım ortadan bir anda kaybolan iki tişört dikkatlerini direkt bana yönlendirmişti. Haklılardı, ben de olsam benden şüphe ederdim. Sonuçta böyle işler benim başımın altından çıkardı. Bu dünyada eğlenmesini bilen bir tek ben vardım, onları suçlayamazdım.
Derin bir nefes alıp, gözlerimi onlardan almadan Buse'yi arayıp kulağıma koydum telefonu. Buse anında telefonu açarken direk lafa daldım. Böylece ikisinin de dikkati benim konuşmama kesilmişti. "Buse inanamayacaksın, neler oldu bir bilsen var ya... ohooo. Öyle bir şey yaptım ki polis bilse beni nezarete atar yeminle. Çok pis, iğrenç bir şey yaptım ben ya. Bir bils-"
Ne dediğimin ben bile farkında olmadan, sadece dikkat çekmek için saçmalarken telefonun diğer tarafından kalbimi durduran annemin sesi duyuldu. Sanırım, son pisliğimin tadını çıkaramadan annemin laflarından oluşacak bir ip ile kendimi şu yem ve fıstık ezmesi karışımı tişörtlerin bulunduğu ağaca asıp intihar edeceğim. Beni başka bir şeyin kurtarabileceğini sanmıyordum.
"Kızım! Asya, ne diyorsun sen? Ne yaptın sen? Yoksa düşündüğüm şeyi mi yaptın Asya? Kızım biz seni oraya tatile mi gönderdik yoksa başka şeyler yapmaya mı? Çabuk söyle bana ne yaptın? Babana söyleyeceğim, gelsin de eve. N demek nezaret, ne demek polis Asya? Ne yaptın kızım söyle."
Şu mezarımın sarı olma mevzusuna hala tamamım ben. Lütfen bir gün ölürsem sarı yapsınlar mezarımı. Buse'yi aramalıydım ama ben gitmiştim annemi aramıştım! Bu nasıl bir şans, nasıl bir bahttı. Normal bir zamanda asla böyle bir hata yapmazdım ama saçma sapan konuşacağım zaman mı başıma böyle şeyler geliyordu. Ben hangi bahtsız bedeviydim?
"Anne ne saçmalıyorsun, sadece şakaydı. Ne yapacağım, ne düşündün sen ya." diye açıklamaya geçtim. "Babama da bir şey söyleme. Öyle Buse'yi kandırmak istemiştim, küçük bir şakaydı. Yoksa ben burada masum masum takılıyorum yemin ederim hiç yaramazlık yapmadım. Uslu uslu tatilimi yapıyorum." Derin bir iç çektim, o kadar bahanem yoktu ki annem her an söylediklerime inanabilirdi. Saçmalık üstüne saçmalık atıyordum. "Hatta burada o kadar sıkılıyorum, o kadar oteldeyim ki sıkıntıdan Buse'yi arayıp şaka yapmak istedim. Hepsi bu yemin ederim, hepsi bu anne."
Karşıma dikilen iki sarışın bana bakarken, bir anda yükselen kuş sesleri onların bakışlarının arkama, benimse arkamı dönmemi sağladı.
Sanırım, olay yerinde yakalandık!
Gözlerimi, fıstık ezmesinden yemleri almaya çalışan kuşlara ve akabinde tişörtlere çevirdiğimde hafif yutkunarak ne konuştuğunu şuan yakalandığımdan anlayamadığım anneme "Arayacağım." dedim ve önüme döner dönmez ayaklarımı kıçıma vura vura aralarından geçip koşmaya başladım.
Bugün ölmezsen, hiçbir zaman ölmezsin sen Asya Soylu!
Neyse ki sekizinci madde, yirmi metreden deniz atlamak tamamdı. Eğer bunu yapmadan ölecek olsaydım gam yerdim. Şimdi sadece hayatta kalmak için yeterince hızlı koşmalıydım. Ne derler bilirsiniz, bu hayatta hızlı koşanlar kazanır. Ne yaparsam yapayım, kimden kaçarsam kaçayım ve ne için olursa olsun kıçıma vura vura kaçmayı becerdiğim sürece her şey mübahtı.
Sarışınlara, Muhittin ve Egemen'e karşı kurduğum komplo dışarıdan bakınca çocuk işi gibi görünebilirdi ama unutmayalım, bu hayatta sadece çocuklar eğleniyor. Ben bir çocuğum, ruhu çocuk olan genç bir kızım. Bu yüzden eğleniyorum, çocukça hareketler yapıyorum. Çünkü biliyorum ki on sekiz olduğumda sorumlulukların ardı ardı kesilmeyecekti. Bu yüzden bu listeyi yapmak istemiştim aslında. On sekiz olmadan yeterince saçmalayabilmek için!
Gerisi umurumda değildi, şu an eğleniyordum. Madde de tamam olduğuna göre tabana kuvvet Asya Soylu. Beni bu dünyada sadece zombiler öldürebilirdi, o da yorulursam. İki sarı çiyana asla yakalanmazdım!