Madde 3.0

1299 Kelimeler
"Sizi çok seviyorum." diyerek burnumu yalandan çekiştirdim ve duygu sömürüsü yaptım. "Sakın beni unutmayın olur mu?" Yalandan akıttığım gözyaşlarımı ve duygu sömürümü gören Buse ve Arda, ağızları yarım açık kalmış bir vaziyette beni izliyorlardı. Sömürüyü uzatıp onları boğacağım sırada enseme yediğimi şaplak ile daha başlamadığım lafım kesildi. Sağımda kalan Buse'ye doğru öldürücü bakışlar atarak döndüğümde kahverengi, kıvırcık saçlarını geriye doğru savurdu ve işaret parmağını uyarır gibi yüzüme yüzüme sallamaya başladı. "Ne diyorsun kızım sen? Sanki ölüme gidiyor prensesimize bak." Arda'ya dönerek inanamıyormuş gibi baktı. "Alt tarafı Bodrum'a uçuyor hanımefendi. Girdiği triplere bak ya." Hazırda beklettiğim elimi lafını bitirir bitirmez kafasına geçirdim ve şaplağının karşılığını verdim. "Yine de veda etmek istedim, sana ne kardeşim. Ölüm diye bir gerçek var, ya uçak düşerse? Ya türbülansa girersek ve ben kalp krizi geçirip ölürsem? Ya Bodrum da başıma bir şey gelirse ve bir daha görüşemezsek?" Buse, siyaha kaçan kahverengi gözlerini kısıp üzerime atlayacakmış gibi olduğunda havaalanının kaygan zemininde bir adım gerileyerek tedbir aldım ve Arda'nın tişörtüne yapıştım. Buse bazen çok korkutucu olabiliyordu. "Tamam." diyerek araya girdi Arda. "Kesin şu saçmalığı. Uçağın kalkmasına son beş dakika, hadi vedalaşalım." O an hepimizin dudakları aşağı doğru hüzünle büküldü ve gözlerimiz doldu. Tamam, bu sefer gerçekten birbirimize veda ediyorduk ve bu kez şaka yapmak yoktu. Onları uzun süre, canlı bir şekilde göremeyeceğim için üzgündüm. Hatta bazı anlarda vazgeçmeyi bile düşünüyordum ama sonra onların da yanıma geleceğini hatırlayarak bundan vazgeçiyordum. Üçümüz ortada toplaştık ve sarıldık. Buse'yle ikimiz açık açık ağlıyorduk ama Arda'nın erkeklik damarları kabarmış olacak ki bu işi sessizce yapıyordu. Onlarla sanki üç gün sonra ölecekmişim gibi vedalaştım ve koştura koştura uçağa yetiştim. Hatta o kadar son dakikaydı ki kapıdan içeri girerken görevli kapıları kapatmak üzereydi. Anlık kalp krizi. Uçakta birinci sınıf kısmındaydım ve cam kenarındaydım. Keyifle yerleştim ve uçak kalkmadan önce telefonumu açıp favori oyunum olan Zombi İstilası'nı oynamaya koyuldum. Bir süre tek yaptığım zombi öldürmekti ve tabii arada sessiz çığlıklar atıyordum. Oyun adrenalin seviyemi yükseltiyordu ve sanırım benim asıl sevdiğim şey buydu. Ben zombilerin kraliçesi Asya Soylu'ydum. Bütün zombiler benden sorulurdu, henüz geçemediğim bölüm yoktu ve bu söz konusu bile değildi. Yaklaşık yarım saat boyunca aralıksız zombi öldürdüm ve sonrasında şarjım bir anda bitip telefonum kapanınca depresyona girip uyku moduna geçtim. Kısa süreli uyku sonrasında ise Bodrum'a varmış olacaktım. ✡ ✡ ✡ Bodrum'un en lüks otellerinden birindeydim, babam bu konuda seçici davranmıştı. Odam ben gelmeden önce hazırlanmıştı, tek yapmam gereken oda kartımı alıp çıkmak olmuştu. Otelin manzarası muazzamdı, Bodrum sanki ayaklarımın altındaydı. Odanın içi de özenle yapılmış gibi duruyordu. Turuncu ve beyaz duvarlar, ahşap biblolar, geniş yatak... Her şey istediğim gibi görünüyordu.  Bavullarımı dolabın önüne bırakmakla yetindim, eşyalarımı yerleştirecek gücü ve enerjiyi şu durumda kendimde bulamıyordum. Uçak beni yormuştu, uykuyla geçirmiş olsam bile sanki saatlerimi yolda harcamışım gibi garip bir yorgunluk içindeydim. Bu yüzden eşyalarımı çok daha sonra yerleştirecektim, ne de olsa çok zamanım vardı. Balkona çıktım, uzun ve inceydi. Dirseklerimi ince mermerin üstüne yerleştirdim ve aşağıdaki manzaraya baktım. Hemen aşağıda dev bir havuz vardı, etrafı oldukça kalabalıktı. İnsanlar eğleniyorlardı, mutlu görünüyorlardı. Bir sürü de kaslı erkek görüyordum, hemen dudaklarım munzur bir gülümsemeyle süslendi. Bu yaz fena eğlenecektim. Erkekler demişken şu iki hödük! İkisinin arkadaş olmaları çok kötü oldu, beni kumpasa düşürdüler. Muhittin yakışıklıydı, Egemen'in de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Normalde flörtleşmem gereken tiplerden gördüğüm muameleye bak! Beni resmen rezil ettiler, mahvettiler ve sırıtarak ortalıktan kayboldular. Egemen'e hak veriyordum ama Muhittin'e asla. Sadece bana yardım etmek istemişti, onu listeme alet etmek zorunda kaldım. Bunların hepsi Arda ve Buse'nin başının altından çıkıyordu. Ben normal şartlarda böyle şeyler yapacak kız değildim. Bir kere saçmaydı ama işte, liste uğruna yapacaktık bir şeyler. Derin ve bıkkın bir iç çekip balkondan içeri girdim. Kendimi çift kişilik yatağa bıraktım ve gözlerimi kapattım. Yolculuk gerçekten yormuştu. Ben her türlü uzun yolculukta yorulma kapasitesine sahiptim. Şehir içinde ilçe değiştirsem bile yol yorgunuyum deyip yatabilirdim. Bu yüzden bir uykuyu hak etmiştim, tatile uyanınca başlardım. Ne de olsa hedefime ulaşmıştım, bundan sonrası keyfimeydi. ✡ ✡ ✡ Kapı üst üste çalmaya devam edince kendimi zoraki yataktan dışarı attım, ayaklarımı yere sürüye sürüye kapıya ilerledim ve kulpunu indirip açtım. Kapıyı açar açmaz başımı kapının kenarına yasladım, hiç çekinmeden esnedim ve gözlerim kapalı bir şekilde gelen çalışanın bana geçerli bir bahane sunmasını bekledim. Uykum var. "Asya Hanım, kusura bakmayın rahatsız ettim." dedi öncelikle. Elimi kaldırdım ve önemli değil dercesine havada savurdum. Ona sesli bir şekilde cevap veremeyeceğimi anlayınca lafının devamını getirdi. "Size İstanbul'dan telefon var." Gözlerimi hafif araladım, görevliye sanki onu öldürecekmiş gibi bakıyordum ve bu tamamen istemsizdi. Tek isteğim uyumaya devam etmekti. "Kim arıyor?" "Buse Hanım ve Arda Bey." diyerek başını hafif öne eğdi. "Aramayı odanızdaki hatta bağlıyorum. İyi tatiller." Görevli odamın önünü terk ettiğinde kapıyı sertçe kapattım, bu da istemsiz olmuştu. O kadar uyuşuktum ki ne elimin ne de dilimin ayarı vardı. Bu yüzden geri yatağa yattım, kendimi uykunun huzurlu kollarına bırakmaya hazırdım. Saatlerce, hatta günlerce uyuyabilirdim. Lakin telefon çaldı, daha iki dakika bile olmamıştı. Yumruk yaptığım ellerimi sanki bir faydası olacakmış gibi birkaç kez yatağa geçirdim ve kendi kendime homurdandım. Hem Arda'yı hem de Buse'yi birbirine yapıştırıp limon gibi sıkacaktım. Yatakta kayarak, kendimle birlikte altımdaki pikeyi de çekiştirerek komodine yaklaşmaya çalıştım. Elimi uzattım, telefonu yakalamaya çalıştım. Birkaç denemeden sonra ulaştığım telefonu zaferle havaya kaldırıp aramayı yanıtladım ve kulağıma yasladım. Telefonu açar açmaz bana söylenen, aksi bir adamın sesiyle karşı karşıya kaldım. Allah Allah, kimdi ki acaba? "Asya sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun, iç hatlarda beynini mi kaybettin?" "Öncelikle iç hatlardan sağ salim çıktığımı belirtmek isterim." Arda'nın telefonun diğer tarafından burnundan bir ejderha gibi duman çıkardığına yemin edebilirdim. Onu o kadar iyi tanıyordum ki şu an kesinlikle burnundan soluyordu. Zaten duyduğum sesler de bunu kanıtlar nitelikteydi.  "İlk günden yakışıklı çocuk bulup odana attın değil mi?" diye isyan eden Buse'nin tiz sesi duyuldu. "Bunu bensiz nasıl yaparsın kızım, birlikte yapacaktık söz vermiştin." "Siz adamı katil edersiniz!" diye böğürdü Arda, Buse'nin çığlık çığlığa kaçıştığını duydum. Tabii endişelenmişti, ondan habersiz bir işler karıştırdığımı düşünmek bile tansiyonunun fırlamasına neden oluyordu. Fazla abartıyordu, ağabey rolünden bir türlü çıkamıyordu. Hem de bütün bunları asla onun sözünü dinlemeyeceğimi bile bile yapıyordu, boşuna öfkelenip fıs diye sönüyordu. "Tabii gücün bana yetiyor, yiyorsa git Asya'yı kovala!" diye haykıran Buse'yi duyduğumda sinsi sinsi sırıttım. Uzakta olmak böyle anlarda çok keyifli olacaktı. Buse çığlık atıp kaçışırken ben uzaktan gülebilir, yan gelip yatabilirdim. "Şimdi seni Dinazor'lara yem edeceğim."  Arda'yı duyduğumda karnımı tutarak gülmeye başlamıştım. Çok keyifliydi, bunların bu hallerini sabaha kadar dinleyebilir ve kahkaha atabilirdim. Fakat o anda sanki ikisi de bunu hissetmiş gibi bir anda yeninden telefonun başına toplaştılar, sanırım kaçma kovalama işine bunun için kısa bir ara vermişlerdi. "Gülme!" diye bağırdı Arda, hemen ardından Buse ekledi. "Şimdi sana üçünü maddeyi atıyoruz. Bu seferlik senin istediğin olacak, iyi eğlen Kıta!" Telefonu yüzüme kapattıklarında Buse'ye bana Kıta dediği için sövmek üzereydim. Adım Asya olduğu için kendince bir dalga yöntemi bulmuştu ve dibine kadar sömürüyordu. Uzaktan hiçbir şey yapamayacağımı fark ederek derin bir nefes aldım ve banyoya ilerledim. Yıkanıp rahatlayacaktım, bu yüzden suyu açtım ve küvetin dolmasını beklerken odaya geri döndüm. Bavullarımı açıp giyecek bir şeyler ayarlamaya çalıştığım sırada nereye gidip ne yapacağımı bilmediğimi fark ettim. Üçüncü madde, neydi ki acaba? Elimdeki birkaç parça kıyafeti bavula geri bırakarak doğruldum ve yatağın üzerindeki çantama ulaştım. Telefonumu ve şarj aletimi çıkardım. Şarj aletini prize takıp telefonu da taktım ve birkaç dakika sonra açtım. Başta üst üste bildirimler yığdı, hepsini tek seferde yok ettim. Sonrasında ilk işim bana gruptan attıkları fotoğraflara bakmak olmuştu. Havaalanında fotoğraflarımı çekmişlerdi, yüzümü garip bir utanç ile buruşturdum. Ben yerde çöp gibi yatarken bile fotoğrafımı çekmişlerdi. Fotoğrafların geri kalanı ise malum madde ile ilgiliydi. Egemen beni kaldırırken, Egemen'e yakınlaşırken, Egemen'i itip bağırırken ve Muhittin beni sarsıp rezil ederken. Bütün fotoğraflar rezaletti, rezalet! Fotoğraflara yüzümü buruşturup maddeyi öğrenmek için hazırlandım. Bana gönderdikleri maddeye baktığımda dudağımın kenarı büyük bir sevinçle taçlandı.  Madde üç, Bodrum'daki en lüks bara git ve deliler gibi içip dağıt. Buna hazırdım, mükemmel bir gece olacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE