"Atlıkarınca!" diye bağırarak elimdeki bileti savurdum ve koşturmaya başladım. Atlıkarıncaya ulaştığımda Kuzey hemen ardımdaydı. Ondan önce davrandım, girişteki görevliye biletimi göstererek içeri girdim ve gözüme ilk kestirdiğim, en güzel atın üzerine bindim. Kuzey her ne kadar bunun çocuk işi olduğunu savunsa da umurumda değildi, buradaki her oyuncağa binecektim ve ilk durak atlıkarıncaydı.
Biz büyükler, en azından ergenler... Atlıkarıncanın her seferinde çocuk işi olduğunu savunmaz mıydık zaten? En son ne zaman binmiştik atlıkarıncaya, annemizin elini tutarak yürüdüğümüz zamanlar mı? Bir daha çocuk olmayacaktık ve belki de bir ergen olarak bu son şansımızdı.
Kuzey benim hemen önümdeki atın üzerine bindi ama ters bir şekilde. Atlıkarınca hareket etti, biz de dönmeye. Kendimi Külkedisi gibi hissettim o an. Atlıkarınca bana hep külkedisini hatırlatırdı. Sanki Atlıkarınca onun balkabağı gibiydi, bunu neden böyle hissediyordum bilmiyordum.
"Bana kendinle ilgili bir şey söyle." dedi Kuzey, yüzündeki gülümsemeyi yansıtmamak için kendimi çok zor tutuyordum. Mutluydum ve o da mutluydu.
"Bana benimle ilgili bir şey söyle." dediğimde bu cevabımdan memnun olmuş olacak ki sesli güldü.
"Tanıdığım en değişik kızsın."
"Bilmediğim bir şey söylemedin." diyerek göz kırptığımda kaşlarını kaldırarak beni gösterdi. "Sıra sen de."
"Ne?" dedim beklemediğim için. "Ben de mi söyleyeceğim?"
"Evet." Rahat bir tavırla omuz silkti. "Bugün benim günüm değil mi?"
"Öyle." Derin bir iç çekerken düşünür bir tavırla gözlerimi kıstım. Onun hakkında ne bildiğimi bilmediğimi ise o an fark ettim. Kuzey tam olarak kimdi, onunla aramdaki şey neydi?
Onunla tanıştığım ilk ana gittim, maddemi yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı ve ben o andan itibaren ondan nefret etmiştim. Hatta oteldeyken aklıma geldiğinde bile nefret saçtığımı hatırlıyorum. Karşıma çıkması, yazımın büyük bir parçası olması benim için beklenmedikti. Ondan hep nefret ettiğimi sandım ama şimdi anlıyordum ki bazı nefretler sahici olmazdı ve bu nefretler aslında çok başka duyguları altında saklardı.
Onun hakkında iyi bir şey düşünmeyi bırak, onun hakkında düşüneceğimi bile düşünmezdim. Bu gerçekten hayatın oyunlarından biriydi ve ben bu oyunu ön görememiştim.
"Tanıdığım en uyuz adamsın." dediğimde bu da onu güldürdü. Ne, doğruydu. Ben nasıl onun tanıdığı en değişik kız olduysam o da adamdı. Başından beri bana yaptıklarını düşününce bu az bile kalıyordu. Hep başımdaki bela olmuştu ve bir gün bu bela ile karşılıklı atlıkarıncaya binip bu konuşmayı yapacağımı söyleseler hayatta inanmazdım.
O sırada atlıkarınca durdu. Ben her ne kadar bir kez daha binmek istesem de Kuzey beni kolumdan tuttuğu gibi korku tüneline doğru sürükledi. Başta binmek istemesem bile o kadar ısrarcı davrandı ki engel olamadım. Sonunda kendimi onun yanında, trenin en başında bulmuştum.
Tren hareket etti, karanlığın içine doğru daldık. Sürekli yüzüme, kollarıma bir şeyler değiyordu ve ben her seferinde çığlık atıp Kuzey'in koluna sarılıyordum. En sonunda o kolunu bana sarmıştı, beni tamamen kendine çekmişti ve bir kahraman gibi sarılmıştı. O bana sarıldıktan sonra vücuduma hiçbir şey değmedi ve ben gözlerimi kapatarak önümüze çıkan korkunç varlıklardan sakındım.
Bu sırada tek duyduğum Kuzey'in hızla atan kalbinin sesiydi. Her ne kadar kahkaha atsa bile, bu durumdan eğlense de kalbi sanki yerinden çıkacaktı. Sıcaklamıştı, tenime değen eli resmen yanıyordu.
Onun yandığını hissettiğimde ben de yanmaya başladım.
Yanmak için çok erken Asya...
Korku tünelinden çıktığımızda ona sövüyordum. Bir daha binmek istediğini söylediğinde ise onu lunaparkta bir tur kovalamıştım.
En sonunda kendimizi Ranger denen lanet olası aletin önünde bulduk. Ciddi mana da korkunçtu, yirmi metreden aşağı atlamaktan çok daha korkunç. Bundan deli gibi tırsıyordum, felaket bir şeydi. Daha önce defalarca kez binmiştim ve her seferinde indiğimde elim ayağım birbirine girmiş oluyordu. Korkunçtu ve bence ölüm riski vardı.
Ne zaman lunaparka gidecek olsam önden haberlere bakardım. Lunapark haberleri çok korkunçtu. Eğlenmek için geldiğin şu renkli dünyada kendini sıkı takılmamış bir kemer yüzünden kafa üstü yere çakılırken hayal etsene? Iyh, düşüncesi bile içimi ürpertmişti. Böyle çok haber vardı ve ürkmemek elde değildi. Hem de bu kez haberlere bile bakmamıştım.
"Ben buna binmem." diyerek omuz silktiğimde Kuzey omuzlarımdan yakaladı ve beni ittirmeye başladı. Ben ise ayaklarımı sıkıca yere basmıştım ve gitmemek için direniyordum. "Ölürüm de binmem."
Her seferinde böyle diyordum ama yine her seferinde kendimi o aletin içinde buluyordum. Buna oyuncak da denmezdi, bu yüzden alet diyecektim. Normalde ne dendiği hakkında ise en ufak bir fikrim dahi yoktu.
"Öleceksek birlikte ölürüz işte, ne güzel."
"Aman ne güzel." diye hırçınlaşarak eline vurduğumda önüme geçti. "Sırf birlikte ölmek olsun diye bunun tepesine çıkmayacağım."
"Romantik sonları sevmez misin?" diye sorduğumda kaşlarımı çattım. "Bu romantik son falan değil, tamamen kötü son." Nefesimi dışarı bırakırken burun kıvırdım. "Ama kötü sonlara bayılırım."
"E daha ne." diyerek elimi kavradı ve beni peşinden çekiştirdi. "Çok eğlenceli olacak, hadi."
"Ölmek mi?" diye sorduğumda beni içeri çekmişti bile. Biletini gösterdiğinde ben göstermemek için zorladım ama sakladığım bileti zoraki çıkarıp görevliye gösterdi. Sonra o lanet olasıca alete, Ranger denen ölüm aletine bindik. Üstümüzde bir kafes vardı ve demirden önlemlerle sıkıca bağlıydık. Demirleri en az on kez kontrol etmiştim ve görevliyi darlamıştım. En sonunda Kuzey görevliye benim boş yaptığımı ve bir daha çağırırsam gelmemesi gerektiğini söylemişti. Ve işe bak, çağırdığımda görevli gelmedi, bana hemen kafasını çevirdi.
Ranger harekete geçti. Başta çok bir şey hissetmedim ama ters döndüğümüz kısımda neredeyse kalbim yerinden çıkacaktı. Kuzey bunu fark etmiş gibi kemerin üstündeki elimin üstüne elini koyarak bana destek çıktı. Yine de gözlerimi açmadım, aynı Bunge Jumping ve yirmi metre yükseklikten atlama maddesinde olduğu gibi.
En son kendimi çığlık atarken hatırlıyorum ve aletten zoraki inerken. Evet, yine dizlerim titriyordu ve zoraki yürüyordum. Bu her seferinde böyle oluyordu. Kuzey çığlık çığlığa eğlenmiş, anın tadını çıkarmıştı ama ben resmen bir korkak gibi takılmıştım. Korkaklık bana göre değildi ve Kuzey'in yüzünde de bunu görebiliyordum.
"Bir kez daha binelim." dediğimde gözleri büyüdü. "Saçmalama, bacakların hala titriyor."
"Sen benim bacaklarıma mı bakıyorsun?" diye sorarak gözlerimi kıstığımda kafasını hızla iki yana sallayarak bunu reddetti. "Hiç de bile."
"Şaka." dedim ve ona göz kırptım. Tekrar alete doğru ilerledim ve biletimi gösterdim. "Bir kez daha bineceğiz."
Adam bizi yine aynı yere oturttu.
"Elini ver." dedi Kuzey, ilk seferde olduğu gibi tutmak için ama ben bu kez korkmamakta ve eğlenmekte kararlıydım. "Yok, tutma elimi."
"Nedenmiş?"
"Korkmayacağım çünkü."
"Korktuğun için tuttuğumu kim söyledi?" dedi ve elime uzanıp sıkıca tuttu. "Elini tutmak için onlarca nedenim var Asya..."
Ona şaşkın bir tavırla baktığım sırada alet harekete geçti. Bu kez çığlık atmama sebebim korkmamam değildi. Oydu, onun söyledikleri ve elimi tutmasıydı. Kendimi dev, tehlikeli bir aletin tepesinde hissetmedim. Daha çok bulutlara fırlatılmıştım da birinden diğerine atlıyor gibiydim.
Ranger durduğunda, kalbim yerinden çıkacak kadar hızlı atar bir haldeydi ama bunu belli etmemek için direnmiştim. İndik ve lunaparkın içinde dolanmaya başladık. Ona bakamıyordum, bir şeyler anlatıyordu ama duyamıyordum. Kalbim, beynimin komutasını ele geçirmişti. Bunu fark ettiğim andan beri beynime ulaşmaya çalışıyordum ama kalbim sürekli engel oluyordu. Sanırım beynimi yakaladılar, ellerini ve ayaklarını bağladılar, bir kapının ardına itip bıraktılar. Beynimi o kapının ardından kurtarmalıydım.
Kuzey durduğunda ben de birkaç adım sonra durmuştum. Ona doğru döndüğümde bana çarpışan arabaları gösteriyordu.
"Çarpışan arabalara bayılırım." diyerek ellerimi birbirine vurduğumda havadaki elimden yakaladı ve tuttu. O anda ona engel olamadım, tepki dahi veremedim. Beni çarpışan arabalara doğru peşinden çekti. Ne çarpışan arabaları ne de etraftaki başka bir şeyi görebiliyordum. Sadece onun elini, bana hissettirdiklerini.
Ne yapıyorsun bana Kuzey?
Neden kendimden geçiyorum sürekli?
Beni bir çarpışan arabanın önüne getirdiğinde ve elimi bıraktığında tuttuğum nefesimi bırakabilmiştim. Biletleri görevliye gösterdik ve ikimiz de birer arabaya bindik. Benim arabam sarıydı, onunki mavi. Sarıyı bilerek seçmiştim, şu durumda bile bunu düşünebilmiştim doğrusu.
"Şimdi sana bütün yaz bana çektirdiklerini ödetmem mi." diye alay ettiğinde ona burun kıvırdım. "Yalnız ben çarpışan arabada harikayımdır."
"A, ne tesadüf ben de." dedi ve arabalar hareket etti. O anda gaza bastım, önce boşluğa sürdüm. Bizim dışımızda beş araba daha çalışıyordu. Onların arasından kolayca sıyrılıp döndüm ve bana doğru son hız gelen Kuzey'in arabasına bodoslama çarptım. Direksiyonu o kadar sıkı kavramıştım ki yerimden kıpırdamadım bile ama Kuzey epey sarsılmıştı. Onun bu sarsılmasından gaz alarak bir kez daha vurdum. Bunu ard arda yaptım, artık önünü alamıyordu bile.
"Hah ha!" diye haykırarak bir kez daha çarptığımda bana yeniliyor olmasına rağmen sırıtmaya başladı. "Kaybediyorsun, üzülmen gerek." Bir kez daha çarptım. "Bak, yine en iyi benim."
"Bütün kayıplarım senin zaferin olsun, bu beni asla mutsuz etmez Asya."
O anda direksiyondaki ellerim gevşedi ve hatta gaza basan ayağım bile hakimiyetini kaybetti. Ben onun bana diktiği gözlerine kendimden geçmiş bir halde bakarken sağımdan gelen arabayı fark edemedim ve onun bana sertçe vurmasıyla sola doğru savruldum. Bu o kadar ani olmuştu ki ciddi manada bir kazadan farksızdı. Çarpmanın etkisiyle sola doğru sertçe savruldum ve dengemi sağlayamayıp arabanın içinden düştüm. Kafamı da hemen yanımızdan geçen bir arabaya çarpmamla beraber neredeyse baygınlık geçirecektim.
"Sikeyim..." diye mırıldanarak kafamı tuttuğumda görevli bütün arabaları durdurmuştu. Beynim sarsılıyordu, ciddi manada ve bu kez sebebi hissettiklerim değildi. Kafamı o kadar sert çarpmıştım ki şuraya bir yere bilincim kapalı bir şekilde yığılmama ramak kalmıştı.
"Asya!" diye haykırdı Kuzey, saniyeler içerisinde tanıdık elleri tarafından tutuldum. Beni sardı, kafamı göğsüne yasladı. Gözlerimi kapatmıştım ve başımın dönüşünün durmasını bekliyordum. Kusacaktım sanırım, midemde bulanmaya başlamıştı. Bir anda bunun olması, hem de sadece onun cümlelerinin etkisinden kurtulmaya çalıştığım o kısa anda gerçekleşmesi hayatın ne kadar da bana orta parmak çekmek için hazır halde beklediğinin kanıtıydı işte.
"İyi misin Asya?" diye sordu, çenemi kavrayıp yüzümü kendine çevirdiğini hissettim. Göz kapaklarımı zoraki araladığımda onun telaştan parlayan gözlerini gördüm. İyiydim aslında, sadece başım dönüyordu, çarptığım yer acıyordu ve başım döndüğü için midem bulanıyordu o kadar.
"İyiyim." diye fısıldadığımda bundan güç alarak bedenimi kavradığını ve beni yerden kaldırdığını hissettim. Şimdi onun kollarının arasındaydım, beni bir yere doğru götürüyordu ama neresi olduğunu bilmiyordum. Gözlerimi usulca kapattım, derin nefesler alıp bırakarak kendime gelmeye çalıştım. Başım dönmeyi keserse belki düzelebilirdim.
"Hastaneye götüreceğim seni." dediğinde göz kapaklarımı araladım ve elimi onun yüzüne doğru uzattım. Yüzüne dokunduğum anda gözleri gözlerimi buldu. Nasıl da telaşlanmıştı...
"Gerek yok." dedim hemen. "Beni bir yere oturt yeter, önemli bir şey değil."
"Saçmalama." dediğinde çenesini sıktım. "Hadi Kuzey, bir yere oturt."
Bana karşı çıkmadı. Kısa bir süre sonra beni bir banka bıraktı ve hemen yanıma oturdu. Gözlerimi kapattım hemen, kendime gelmeyi bekledim. Başımdaki ağrı gittikçe yayılıyordu, resmen zonkluyordu. Midem kavruluyordu, her an kusabilecek bir haldeydim.
"Bana bak." dedi, yeniden çenemi kavramıştı. "İyisin değil mi? Hemen gidebiliriz hastaneye."
"İyiyim." dedim, gülümsemeye çalıştım. "Bu kadar endişelenme yoksa ölmemden korktuğunu sanarım."
"Korkuyorum zaten." dediğinde ona sabit bir ifadeyle bakıyordum çünkü şu an ifademi bile kontrol edebilecek gibi değildim. O anda gözüm arkasında kalan dönme dolaba çarptı.
"Dönme dolaba binelim mi?" diye sorduğumda yüzünü buruşturdu. "Saçmalama, bu halde hiçbir yere binemezsin."
"Ne varmış halimde?" diyerek ayağa kalktığımda peşimden kalktı. Kalkar kalkmaz sendeledim ama yemin ederim iyiydim. Sadece bir anlık başım dönmüştü ve dizlerim titremişti.
Dönme dolaba doğru ilerlediğimde mecbur peşimden geldi. Biletleri gösterdik ve bindik. Bir süre bana söylense bile sonradan sesini çıkaramadı çünkü artık çok geçti. Binmiştik işte ve en tepeye çıkıyorduk.
"Bu saçmalık." diye homurdandığında ona burun kıvırdım. Her ne kadar belli etmemeye çalışsam da gittikçe yorgun düşüyordum. Başımı çarptığım için beyin kanamasından ölmezdim değil mi? Bir dakika, bu mümkün müydü?
Ya beyin kanamasından ölürsem ve bunlar benim son anlarımsa?
Son anlarım bir dönme dolabın tepesinde, Kuzey ile birlikteyse?
"Bu son anımız olsa..." dedim, bir an duygulanmıştım. "Ne yapmak isterdin?"
"Asya ne saçmalıyorsun yine?" diye hayıflandı, bundan rahatsız olmuş gibiydi. Belki de gerçekten korkmuştu ama bilmediği bir şey vardı. Ben şu anda ölümden korkuyordum ve bu son anlarım ise bunu değerli bir an yapmak istiyordum.
Ah, kafamı çok sert çarpmış olmalıydım. Yoksa başka türlü böyle düşünmem mümkün değildi.
"Cevap ver." dedim sertçe. "Ne yapmak isterdin?"
Neredeyse tepeye varmıştık, manzara her zamankinden kat kat daha güzeldi.
"Bu kadar ısrarcıysan göstereceğim." dedi ve bir anda ayaklanıp yanıma oturdu, normalde karşımdaydı. Ona sorarcasına baktığımda derin bir nefes aldı ve bir süre sessizce gözlerime baktı. "Eğer bu birlikte son anımız olsaydı, son saniyelerimi öpmek için can attığım dudaklarında harcardım Asya."
Ve saniyeler aktı.
Kuzey dudaklarıma yaklaştı ve beni öptü.
Tepeye vardık, dönme dolap durdu ve bu ana sanki gökyüzü şahit oldu.
Ve o an fark ettim, eğer son anım bu olsaydı ve yanımda Kuzey olsaydı ben de bu şekilde olmasını isterdim. Aslında onunla çok da farklı düşünmüyorduk, ben sadece düşüncelerimi duymazdan geliyor ve ona karşı çıkıyordum. Şimdi o beni öperken, dudaklarının arasında kaybolurken ve kalbimle savaş verirken bunu çok daha iyi anlamıştım.
Bu bir hoşlantıdan fazlasıydı.
Ben nefret ettiğim adama resmen aşık olmuştum. Onun dudaklarına aşkla karşılık veriyordum.