Sabah uyandığımda saat 7’ydi. Elimi yüzümü yıkadım, koşu kıyafetlerimi giyip deniz kenarına indim. Yavaş ritimde koşuyordum. Bir yandan da yüksek sesle müzik dinliyordum ki, birinin koluma dokunduğunu hissettim ve durdum. Gökhan kulaklığı işaret etti:
— Günaydın güzellik. Seslendim ama duymadın. Nasıl oldun, daha iyi misin?
— Günaydın. İyiyim, hiçbir sorun yok. Sen nasılsın?
— Ben de iyiyim.
— Ayyy az kalsın unutuyordum, ceketin hâlâ bende.
— Hemen gel benimle, vereyim ceketini. İçim rahat etmez. Hem bakalım, hangimiz daha hızlı koşuyor?
Derken, aramızdaki farkı açmıştım. Sanki onu geçmem mümkünmüş gibi… Adamın bir adımı, benim iki adımım! Tabii ki benden önce asansörlerin önüne geldi. Yenilen pehlivan güreşe doymaz hesabı, bu kez merdivenleri işaret edip yeniden koşmaya başladım. Yine yenildim.
Tamamen fiziksel üstünlük söz konusuydu. Yoksa ben ondan daha hızlı ve iyi koşuyorum, tabii ki...
“Hemen geliyorum”, dedim ve ceketini teslim ettim.
— Çok teşekkür ederim. Dün akşam üşümüştüm gerçekten. İyi geldi.
— Rica ederim. Ben ceketi odaya bırakıp geliyorum. Sen lobiye in istersen.
Lobiye indiğimde aklıma kulübe gittiğimiz gece geldi. Resepsiyona doğru ilerledim.
— Şikâyette bulunmak istiyorum. Kiminle görüşmem gerek?
Resepsiyondaki kız panikledi.
— Bir kusurumuz mu oldu, İpek Hanım?
— Senin değil ama kulübünüzün büyük bir kusuru oldu. Müdür beyi çağırır mısın?
Az sonra hızla gelen ve her hâlinden panik içinde olan adamı görünce, onun müdür olduğunu anlamam zor olmadı.
— Buyurun İpek Hanım, lobiye geçelim. Sorun nedir?
— Sorun şu ki, kulüpteki çalışanlarınız misafirlerin isteklerine tam tersiyle karşılık veriyor.
— Anlamadım İpek Hanım. Biraz daha açıklayıcı olabilir misiniz?
— Dün akşam arkadaşımla kulübe gittik. Özellikle alkolsüz meyve kokteyli istedim. Ama gecenin sonunda kendimi sarhoş halde buldum. Üstelik ben ilaç kullanıyorum. Bunun alkolle alınması bana ne sonuçlar doğurabilirdi biliyor musunuz? Ben asla alkol kullanmamış biriyim.
Duyduklarından dolayı dehşete düşen adam:
— Bana biraz izin verir misiniz? Araştırıp hemen geliyorum. Yanlışlık olmalı.
— Arkadaşım birazdan gelecek. Siz araştırmanızı yapın. Sonrasında ben tekrar gelip bilgi alırım. Eğer bu durumu önemsemezseniz... sizi dava dosyasıyla karşılaşmak zorunda kalırsınız.
— Hiç merak etmeyin, İpek Hanım. Bir saat içinde durumu tespit etmiş olurum.
— Umarım...
Tam o sırada asansörden bana doğru yürüyen Gökhan’ı gördüm.
— Hadi, koşuya devam. dedi
— Bir fikrim var. Buradan kafeye kadar yarışalım?
— Emin misin İpek? Yenilmek mi istiyorsun? dedi, bana alaycı alaycı gülerek. Gözlerimi kısarak bakınca gülmesi gitti, yerine yine o derin bakışları geldi.
"1, 2, 3" komutuyla koşuya başladım. Hızla koşuyordum. Bu defa yenecektim! Gökhan önümde olmadığına göre, henüz beni geçememişti. Sevindim. Koşmaya devam ettim, nefes nefese kalmıştım. Ama bu defa ben yenmiştim. Arkamdan salına salına gelen Gökhan’ı görünce, bilerek yenildiğini anladım tabii.
— Yenilen kahvaltı ısmarlar, dedi.
— Otelde yeseydik?
— Buranın serpme kahvaltısı meşhurmuş. Hadi, ben çok acıktım.
Sipariş verdik, kahvaltı yaptık. Sonrasında yine koşarak otele döndük ama bu defa yenilmemişti. Odama gitmek üzere yanından ayrıldım ve kendimi duşa attım. Hazırlanıp müdürün yanına gittim.
Müdür uzun boylu, yakışıklı, esmer... Kara kaş, kara göz dedikleri cinstendi. Güler yüzlü olmaya çalışsa da belli ki sert biriydi. Üzerinde her daim takım elbise vardı.
— Buyurun İpek Hanım, hoş geldiniz.
— Sorunu buldunuz mu Müdür Bey? dedim, hafif sert bir tonda.
Telefonuna sarıldı:
— Siz biraz bekleyin. İçeceğinizi hazırlayan eleman birazdan gelecek, dedi.
Az sonra o geceden hayal meyal hatırladığım, dövmeli, yirmili yaşlarda, zayıf, orta boylu, kıvırcık saçlı, mavi gözlü çocuk odaya girdi. Karşıma oturdu. Gözlerimi diktim. Konuyu bildiği için konuşmasını bekledim.
— İpek Hanım… Şey... Dün akşam siz sipariş verdikten sonra, Mete Bey geldi. Size alkollü içki vermemi istedi. “Arkadaşız” dedi, “ona şaka yapmak istiyorum” dedi. Bunun karşılığında cebime bahşiş sıkıştırdı. Mete Bey bizim devamlı müşterimizdir...
Sinirle çocuğun yüzüne baktım:
— Ve sen de kabul ettin, öyle mi? Sana göre basit gelen bu şey, benim gözümü hastanede açmama sebep olabilirdi. Ben ağır ilaç kullanıyorum. Neyse ki alkolle hiç tanışmadığım için midem tepki verdi, kustum ve çoğunu vücudumdan attım.
Müdüre döndüm.
— Bu arkadaşın işten atılmasını istiyorum. Aksi takdirde, durumu avukatıma bildiririm. Ayrıca... Mete Bey’in oda numarasını öğrenmek istiyorum.
— 4200.
— Tamam. Teşekkür ederim. Dedim ve hızla odadan çıktım.
Resepsiyona gittim.
— 4200 numaralı odada kalan Mete Bey odasında mı?
— Evet İpek Hanım, henüz inmediler.
— Teşekkür ederim, dedim ve asansöre yöneldim.
Kapıyı sertçe çaldım. Bir sinirle açtı. Daha yeni uyanmıştı. Beni görünce pis pis sırıttı.
— Hayırdır güzelim? Seni beklemiyordum. İçeri gelmek ister misin?
Gömleğinin yakasına yapıştım.
— Senin benimle derdin ne lan? Ne hakla içeceğimi değiştirirsin? Kendini ne sanıyorsun? dedim ve burnuna bir kafa attım.
Afalladığı sırada gözüne bir yumruk indirdim. Kendine gelmeden sağ yanağına da bir yumruk daha yedi. En son kasıklarına tekme attım. Acıyla kasıklarını tutarken sırtına sert bir dirsek darbesi attım ve yere serdim.
Yerde kıvranırken kulağına eğildim:
— Ben senin dalga geçeceğin, eğleneceğin biri değilim. Bana bir hareket yaparken, bu kasıklarındaki acıyı hatırla Mete Bey. Seni defalarca uyardım, ama beni ciddiye almadın. Canı yanan sen oldun. Bir daha seni etrafımda görmeyeyim. Bir dahakine sadece vurmam, kökünden koparırım kıymetlini.
Arkamdan sinirle ve şaşkın şaşkın bakarken ben, sakinleşmek için dondurma yemeye karar verdim. Denizi gören bir masaya oturdum, karamelli ve çilekli dondurma sipariş ettim. Dondurmamı yerken telefonuma hiç bakmadığım geldi aklıma. Hemen kontrol ettim:
Gökhan: “Merhaba güzellik, nasılsın? Neler yapıyorsun?”
Ben: “Kafedeyim, dondurma yiyorum. Sonra alışverişe çıkmayı düşünüyorum.”
Gökhan: “Ben de birlikte bir şeyler yapalım mı diyecektim ama seni rahatsız etmek istemem.”
Ben: “Rahatsız olmazdım. Aslında alışveriş çantalarını taşıyacak güçlü biri fena olmazdı.”
Gökhan: “Emrinizdeyim, prenses.”
Ben: “Tamamdır. Yarım saat sonra lobide.”
Gökhan: “Bekliyorum.”
Lobiye geldiğimde yine tüm yakışıklılığıyla beni bekliyordu. Gözlerimi ondan alamıyordum.
— Hoş geldin.
— Hoş buldum. Taksi çağıralım?
— Hayır, ben araba kiralamıştım. Onunla gidelim.
— Peki.
Arabaya bindik ve merkeze geldik. Birlikte bir mağazaya girdik. Bir ara Gökhan’ın telefonu çaldı ve dışarı çıktı. Gökhan dışarıda telefonla konuşurken, kedili çok güzel bir anahtarlık gördüm. Kedinin gözlerinin ela olması bana Gökhan’ı hatırlattı. Ona hediye almak istedim. Sonuçta dün gece benim yanımda olmuş, yardım etmişti. O gelmeden anahtarlığı aldım ve mağazadan çıktım. Onun da telefon görüşmesi bitmişti.
Sokaklarda uzun uzun gezdik, evlerin rengârenk yapılarını inceledik. Yolda bekleyen kedilere mama ve su bıraktım, Gökhan da bana yardım etti. Birkaç mağazaya daha girdik, gözlük denedik, güldük. Manzaralarda Gökhan benim fotoğraflarımı çekti, birlikte selfie yaptık.
Denize gitmek ve yüzmek istiyordum, bundan dolayı otele dönmek istedim. Restoranda bir şeyler yedik, hazırlanmak için odama çıktım. Anahtarlığı da yanıma almıştım, birazdan o da denize gelecekti. Hediyesini verecektim.
Krem sürüp denize girdim. Sakin sakin yüzerken ayağımda bir acı hissettim. O sırada mor ve pembe tonlarında değişik bir deniz anasını gördüm. Çığlık atıp batmaya başladım. Şok hâlindeydim, düşünemiyordum. Gözlerim kapanmak üzereyken biri beni sudan çıkardı. Kumların üzerinde oturmuş yuttuğum suları çıkarıyordum ki, bacağıma korkuyla bakan Gökhan’ı gördüm. Beni boğulmaktan kurtarmıştı.
— Bacağın morarmaya başlamış İpek. Acilen hastaneye gitmemiz gerek!
— Benim tenim hassas… Ondandır morarma.
— Gördün mü seni ısıran neydi? Deniz anası mı? Nasıl bir şeydi, tarif eder misin?
— Evet, deniz anasıydı. Mor ve pembe arası bir renkti. İlk kez burada gördüm.
— Mor Sokar.
— Ne? Anlamadım.
— Deniz anasının ismi. Mor Sokar, zehirli bir deniz anası. Bana güven. Deniz altı canlılarıyla ilgileniyorum. Çoğunu tanıyorum. Acilen hastaneye gitmemiz gerek. Ayrıca doktor olduğumu da hatırlatırım.
— Tamam. Gidip hazırlanayım.
O sırada çantamdaki anahtarlığı hatırladım. Bacağım fena acıyordu. Yürümeme yardım eden Gökhan’a döndüm:
— Sana bir şey almıştım. Bekler misin?
Çantamdan çıkardım. Hediyeyi açtı, gülümsedi. Sonra yine gözlerime baktı.
— Çok teşekkür ederim. Gerek yoktu.
— Pahalı bir şey değil. Dün gece için teşekkür etmek amacıyla almak istedim. Kedinin gözlerini görünce... aklıma sen geldin. dedim ve pot kırdım.
— Bu benim için çok değerli. Yanımdan ayırmayacağıma emin olabilirsin. Hadi, hazırlanalım. Acele etmemiz gerek. Odaya kadar onun yardımıyla yürüdüm. Odaya yalnız girdim ve hazırlandım. Sonra birlikte arabaya geçtik.
Hastaneye geldiğimizde kendimi kötü hissetmeye başlamıştım bile. Başım çok ağrıyordu ve üşümeye başlamıştım. Doktor hemen serum taktı ama ben… kendimi uykunun karanlığına çekilmiş buldum.