"DUDU KUŞU VE ÇAKAL ÇÖKERTEN"

1132 Kelimeler
Ansiklopedide görmüştüm… Dudu kuşu, yani halk arasındaki adıyla “tatlı dilli” kuşmuş. Papağangillerdenmiş; bazen çok geveze, bazen de taklit yeteneğiyle öyle güzel konuşurmuş ki insan şaşakalırmış. Eskiler “Tuti dilli” de dermiş ona. Selin de işte öyleydi. Benim dudu kuşum… Tuti dillim olmuştu.O ne zaman konuşsa, o minik ağzından sanki bal damlardı. Yazdıkları, söyledikleri aklımdan bir an bile çıkmıyordu. Sanki sesiyle içimde bir şeyleri tamir ediyor, eksik yanlarımı tamamlıyordu. Bir daha ne zaman göreceğim diye düşünüp duruyordum. Kalbim kımıldamadan duramaz olmuştu. Dayanamadım, sonunda her şeyi anlattım Metehan abiye. Allah’ın bildiğini kuldan saklayamazdım ya... Dinledi. Önce bir durdu. Sonra “On sekiz yaşında bu kadar sevdayla, bu kadar dertle…” deyip şaşkınlığını gizleyemedi. Ama yadırgamadı. Omzuma dokunup “Demek böyle sevdalandın ha?” dedi sadece... Sınava hazırlanmaya başladık. Ama o başka bir dünyadaydı sanki. Ben kitapların arasında, o da kondisyonun ortasında. Bir bakıyorum mekik çekiyor, bir bakıyorum çita gibi koşuyor. Şok oldum. Metehan abinin çeyreği olsam yeter diyordum içimden. Sonra bana özel bir parkur kurdu. Önce hızlıca koşuyorum, ardından takla. Kukalar arasında sağa sola kıvrılıp ağırlıklarla koşuyorum. Her geçen gün hızım artıyor, süre kısalıyor. O zaman Metehan abi, ellerini önünde birleştirip hafifçe gülümsüyor, başını onaylar gibi sallıyor. Ama eğer süre uzarsa... İşte o zaman antrenman iki katına çıkıyor. Acımıyor. Ahh… Artık kazanmaktan başka çarem yoktu. Kazanmalıydım, iyi bir asker olmalıydım. Belki bir gün Metehan abiyi geçerim, onunla kafa kafaya yarışırım diye içimde sessiz bir ant verdim. Hem onu alt etmek için hem de bu günlerin acısını çıkarmak için. Artık son günümüz kaldı. Bu bir hafta, bana ilaç gibi geldi. Metehan abi… Gerçek bir abi gibi, hatta aile gibi oldu. Akşam birlikte yemeğe gideceğiz, benimle tanıştırmak istediği birileri varmış. Meraktan yerimde duramıyorum. Sabah kahvaltıdan sonra alışverişe çıktık. Param olduğunu söylememe rağmen her şeyi o ödedi. Sanki küçük kardeşiymişim gibi, her şeyle ilgilendi. Bir kumaş pantolon ve beyaz, yarım kollu bir gömlek aldık bana. Kendisine de krem rengi pantolon ve siyah yakalı bir tişört aldı. Üstüne de ikimize fiyakalı mı fiyakalı bir ayakkabı… Çarşı kalabalıktı. İnsanlar bir telaşla oradan oraya koşturuyor, yaz güneşi vitrin camlarına yansıyıp parıltılarla göz kamaştırıyordu. İşte o an, bir dükkânın önünden geçerken gözüm takıldı: camın ardında, ışığı üstüne çekmiş gibi parlayan ay yıldızlı bir kolye... Nasıl güzeldi, nasıl sade ama derin. İçimde bir kıpırtı oldu. Tam o sırada Metehan abi “Ben bir su alıp geliyorum,” deyip büfeye yöneldi. Fırsat bu fırsat dedim, içeri girdim. Tezgâhtara döndüm: “Şundan iki tane lütfen...” Biri onun, biri benim. Belki de niyetimizin, belki vatan sevdâmızın bir nişanesi olur diye düşündüm. Güzelce paketlettim, cebime koydum. Dışarı çıktığımda, kalbim kolyelerden daha parlak bir şey taşıyordu: bir anlam. Ben hep şöyle düşünürüm: Bir erkeğe, hele de yüreğinde vatan sevgisi taşıyan birine, en çok yakışan şey ayla yıldızdır. O sadelikteki asalet, o şekilsizlikteki sonsuz anlam... Askerde takmasına izin var mı bilmiyorum ama bilirim ki, Türk askerine en çok yakışan şey, göğsünde dalgalanan Türk bayrağıdır. Çünkü bazı semboller vardır; sadece takılmaz, taşınır. Ve bazı hediyeler vardır, yalnızca madenden yapılmaz… İçinde vatan sevdası, sadakat ve sükût da karışır. “Bu akşam özel olacak,” dedi sessizce. Ben daha da meraklandım. Akşam indi yavaş yavaş… Gökyüzü pembeyle mor arasında bir renk ararken, içimde tuhaf bir çarpıntı başladı. Belki yorgunluktandı, belki de biraz heyecandan… Ama adını en çok “bilinmeyen” koyuyordu kalbim. Üstümü giyinirken aynaya baktım. Gömleği iliklerken ellerim biraz titredi. Metehan abi kolunda saatle odaya girdi, göz ucuyla süzdü beni. “Hazırsın,” dedi gülümseyerek. Başımı salladım. İçimden bir şey “Hazır mıyım gerçekten?” diye sordu ama susmayı tercih ettim. Yola çıktık. Hava serin, rüzgâr nazlıydı. Sokak lambaları birer birer yanarken, biz dar kaldırımlarda sessizce yürüdük. Arada birkaç kelime ettik ama ne o konuşmak istiyordu ne ben. Bir restorana geldik. Sade ama şıktı. Cam kenarında bir masa ayrılmıştı. Orada iki kişi daha oturuyordu. Kadıncağızın yüzü annemi andırdı. Hayallerimde ki anneme yani... Adamın bakışlarında ise sertliğin altında yumuşacık bir sıcaklık gizliydi. “Bunlar,” dedi Metehan abi, “benim annemle babam sayılır. ”İlk başta anlam veremedim. Ama sonradan öğrendim. Onlar, onun asker olmasına vesile olan, hayranı olduğu komutan Altındağ ve kıymetli eşiymiş. Metehan abi yıllar önce onların dokunduğu bir hayatı olmuş. Unutmamışlar birbirlerini. Zamana rağmen yürekten silinmemiş bir bağ gibi… O yüzden “annemle babam sayılır” demiş bana. Ve o gece, sadece bir masa değil, bir hayat açıldı önümüzde. İçim burkuldu. Birden kendi evim, kendi annem-babam geldi gözümün önüne. Sonra onların eksildiği o sessiz anlar… Ne kadar susmuşum meğer. "Bu küçük kardeşim Serdar" diye tanıştırdı beni Metehan abi... Kadın bana sarıldığında gözlerim doldu. Sanki birisi yıllar sonra adımı ilk kez doğru söylemiş gibi... “İyi ki geldin,” dedi kadın. Yemek boyunca çok konuşmadım. Dinledim. Her bir cümlede geçmişin kokusu vardı. Her kahkahada bir yara kabuğu. Ama en çok da sessizlikler dokundu bana. Çünkü bazen kelimeler değil, eksikler buluşur masada. Oturduk, sohbet koyulaştı. Masanın sıcaklığı, sanki içimdeki eksik boşluklara doluyordu usulca. Ve o sırada içeri bir grup girdi. Temiz giyimli, boylu poslu, iri yapılı adamlardı. Gözüm onlara takıldı. Her biri kararlılığın, disiplinin ete kemiğe bürünmüş hâliydi. Tok sesleri, dimdik duruşlarıyla belliydi... Onlar Türk askeriydi. Hayranlıkla izledim. Gözlerimle değil, kalbimle bakıyordum onlara. İçimden bir ses fısıldadı: “Sen de bir gün böyle olacaksın.” Gece ilerledikçe sohbet, sessizce geçmişe, umutla yarına uzanıyordu. O kadar tuhaf, o kadar derin bir histi ki... Bir zamanlar kimsesiz bir çocuktum; şimdi kocaman bir ailem olmuştu. Ne zaman başladı, nasıl oldu bilmiyorum ama artık yalnız değildim. Tam o sırada arkadan bir ses yükseldi:“Çakal Çökerten Zeybeği.” Metehan abi de dahil olmak üzere, yedi aslan parçası bir anda ayağa kalktı. Gözlerim büyüdü. Gururla, hayranlıkla baktım onlara. Zeybek gibi dik, zeybek gibi gururlu… Ayaklarını yere her vuruşlarında çıkan ses, kalbime işliyordu. Sanki zaman durmuştu. O anın içindeydim ama bir yandan da dışından izliyordum gibi… Bir efsaneye tanıklık etmek gibiydi. Sonra Metehan abi elini omzuma koydu. Gözlerimin içine baktı:“Haydi bakalım evlat… Bu bizim için çok özel bir şey. Sen de bir yerden başlamalısın.” Yutkundum. Kalbim güm güm atıyordu. Çekinerek ayağa kalktım. İlk adımımı atarken dizlerim titredi belki ama… Sonra... sonra sanki her nota beni içine çekti. Her vuruşta ben biraz daha onlara benzedim. O zeybek artık sadece bir dans değil, benim yolculuğumun ilk adımı oldu. O gece, sadece bir zeybek oynamadım.Kendi hikâyeme ilk kez dik durarak adım attım. Yemekten sonra yürüyerek döndük. Yol boyu Metehan abi sessizdi. Tam kapının önüne geldiğimizde döndü, omzuma dokundu. “Bir insanın kardeşi olman, onun kanından olmanla ilgili değildir sadece. Onun yükünü paylaşıyorsan, kalbinde yerin varsa… işte o zaman kardeşsindir.” Gözlerim doldu. Sadece “Sağ ol abi” diyebildim. Sanki ilk defa biri, içimdeki çocuğu fark etmişti. O gece uyumadım. Yıldızlara uzun uzun baktım. Ay, yine aynı ay. Ama kalbim… Sanki ilk defa kendini bulmuş gibi, sessizce sığındı o geceye. Ve ben, o geceden sonra artık sadece bir sınava değil, hayata hazırlanıyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE