Hydra Adası’nda zaman, sanki bir kum saatinin içindeki altın tozları gibi değil de, denizin kayalıklara çarpan ritmik şarkısı gibi akıyordu. Aras ve Elif için "yasak" kelimesi artık sadece eski, tozlu sözlüklerde kalmış bir tanımdı. Onlar, on yıl süren bir fırtınanın ardından karaya ayak basmış, sığınacakları limanı kendi elleriyle inşa etmişlerdi. İstanbul’un o boğucu, barut ve hırs kokan havasından binlerce kilometre uzakta, bu küçük taş evin bahçesinde zamanın akışı bile değişmişti. Artık saatler holding toplantılarına veya kaçış planlarına göre değil; denizin gelgitlerine, zeytin ağaçlarının gölgesine ve Deniz’in neşeli kahkahalarına göre ayarlanıyordu. Sabahın ilk ışıkları, taş evin begonvillerle sarılı verandasına vurduğunda, Elif elinde dumanı tüten iki fincan kahveyle dışarı çıktı

