Hydra Adası’nda zaman, bir saatin tıkırtısıyla değil, zeytin ağaçlarının gümüşi yapraklarının rüzgârda çıkardığı o kadim hışırtıyla akardı. Aras ve Elif için on yıllık bir ömre bedel olan o büyük yangın, Soykan Holding’in çöküşü ve Cem’in sessiz ölümü artık çok geride kalmıştı. Ancak ruhlarındaki son tortular, Hydra’nın en yüksek tepesindeki o küçük şapelin çanı çaldığında, sanki bir kez daha sızlamıştı. Bu, acının değil, artık tamamen özgürleşmenin verdiği bir sızıydı. Sabahın ilk ışıkları, beyaz badanalı taş evin verandasına vurduğunda, Aras elinde iki kadeh taze meyve suyuyla dışarı çıktı. Elif, her zamanki yerinde, ufukta denizin gökyüzüyle birleştiği o ince çizgiye bakıyordu. Üzerindeki o pahalı vakko elbiseler gitmiş, yerine adanın yerel dokuması olan tiril tiril beyaz bir keten elb

