"Anne baksana şuna ince olmuş mu?"
Elimdeki sarmayı anneme uzatırken pek umutlu değildim. Nitekim öyle de oldu. Annem sarmayı tencereye atmadan kenara koydu. "Kızım biber dolması yapmıyoruz, sarma sarıyoruz."
"Biliyorum."
Annem incecik sardığı sarmayı tencereye koyarken bana alttan bir bakış attı. "Hiç öyle davranmıyorsun da."
Göz devirdim ve önümdeki yaprakları anneme uzattım. "Dedim sana sarmayayım diye. Ben yemesini biliyorum sarmasını değil."
"Irmak! O sarmaları sana çiğ çiğ yedirmeden çık şu mutfaktan. Hayrın yok bari zararın olmasın. Senin yüzünden misafirlere rezil olamam. Ahsen kabak gibi dolma sarmış dedirtmem o sümsük Hatçe'ye."
Sümsük Hatçe dediği kişi amcamın eşi, anneminde biricik (!) eltisiydi. Yengemin adı Hatice'ydi ama herkes Hatçe diyordu. Üşengeçlik seviyem. Sarma sarmak ise annemin kırmızı çizgisiydi. O yüzden onu sarmalarıyla baş başa bırakıp mutfaktan çıktım, salona geçtim.
Bugün yılın son günüydü. Her sene olduğu gibi bu sene de ailecek bizde toplanacaktık. O yüzden annem döktürüyordu. Sarmalar, börekler, poğaçalar...Akşama doğru amcamlar ve dayımlar gelecekti. Annem ve babam kardeşler arasında en büyükleri olduğu için her sene bizde toplanıyorduk. Diğer kardeşleri burada oturmadığı için bize katılamıyorlardı. Bizim için maksat yılbaşını kutlamak değil de bir arada olmaktı. Herkes birbirine hediyelerini verdikten sonra oyunlar oynayıp sohbetler ediyorduk derken zaman gece yarısını geçiyordu. Daha sonraysa herkes evlerine dağılıyordu ve evi toplamak her zamanki gibi bana kalıyordu.
Son bir haftadır kimliksizle konuşmamıştık. O akşam whatsappdan engellemiştim, smsden yazdığı mesajlara da cevap vermemiştim. 2 sene ciddi bir zaman dilimiydi ve bu süre zarfınca adını dahi bilmediğim birinin beni seviyor olması ürkütmüştü. Yine de ona sormak istediğim yığınla soru vardı.
Onun dışında bu bir haftada derslerime kafa yormuştum. Masal ile yeniden konuşmaya başlamıştık. Hatta bizim sınıftan bir kızla yerini değiştirmişti artık önümde oturuyordu. Mert ise hala benimle arkadaş olduğunu sanarak konuşma peşindeydi. Terslemiyordum ama yüz verdiğimde söylenemezdi.
Saat akşamı bulduğunda gelen misafirleri karşılamıştık. Gürkan amcamın yaramaz ikizlerini bana postalamışlardı, sohbetlerini bölüyorlar diye de ikizlerle beraber Işıl'ın odasına yollanmıştım. Işıl da kendi yaşıtını bulduğu için salonda onunla oynuyordu. Anlayacağınız yaramaz veletler başıma kalmıştı.
İkizler odanın içinde koşuştururken bende onların peşinde koşuyordum. 3 yaşındaydılar ve hiç rahat durmuyorlardı. "Hasan vazodan flüt olmaz bırak onu yerine!" Elinden vazoyu alıp yerine koydum. İçindeki çiçeklerin nerede olduğunu bilmiyordum ama inşallah Hasan'ın midesinde değildir. Kafamı çevirmemle gördüğüm manzara beni çıldırtmıştı. "Nisan! Kızım eteğini niye indiriyorsun?! Orospu mu olcan kız başımıza?" Gülümseyerek eteğini aşağı çekiştiren küçük cadıyı son anda durdurmuştum. Bana bakıp o mükemmel soruyu sordu. "Oyosbu ne demek?"
Sektir!
"Yok öyle bir şey Nisancım aa nereden duyuyorsun sen böyle şeyleri? O kelimeyi kullanmak yok, özellikle de babanın yanında anlaştık mı?"
Kafasını sallamıştı ama 3 yaşındaki veletin sözüne güven olmazdı o yüzden odadaki bebekleri eline tutuşturup evcilik oynamasını söylemiştim. Kafası dağılırsa unuturdu. Bu seferde Hasan oyuncak araba diye tutturmuştu. Oda baştan sona pembe, oyuncak araba ne arasın? İnsan biraz kuzenine çekerdi...de ben küçükken daha fenaymışım neyse.
En son laptoptan çizgi film açmış ikisini de başına oturtmuştum. Bu sefer de çizgi film kavgasına tutuşmuşlardı. Sizi ikiz doğurtan ebeyi...O sırada titrememle telefonu elime aldım. Ekrana bakamadan açtım çünkü çocuklar iş üzerindeydi.
Telefonu kulağıma yaslarken ikizleri uyarıyordum. "Nisan, Hasan'ın saçlarını çekmeyi bırak! Birazdan da senin istediğin çizgi filmi açacağım."
"Benim istediğim çizgi filmi de açar mısın?"
Kulağıma dolan sesle duraksadım.
Beni duraksatan tanımadığım bir ses oluşu değildi; ses tonunun mükemmel oluşuydu. Mükemmel kelimesini kendimden başkası üzerinde kullanmazdım öyleyse bu neyin nesiydi?
Erkek sesiydi ve bu zamana kadar duyduğum en etkili ses tonuna sahipti.
"Kimsin ki sen?" Bunu sorduktan sonra ekrana bakmak aklıma gelmişti. Ekranı çevirdiğimde gördüğüm isimle şoka girdim. Sonra da Migrosa falan. Allah'ım şuan beni arayan kimliksiz olamazdı değil mi? Öyle olmasa ekranda Kimliksiz yazmazdı. Yazmazdı değil mi? Resmen çarpılmıştım. Adını dahi söylemeyen çocuğun birden beni araması...Tuhaftı. Kendi gibi.
Konuşmaya başladığında telefonu tekrar kulağıma yasladım. "Sana göre Abdülrezzakhan," dedikten sonra durdu. "Daha uzun bir isim bulamadın mı acaba Mika?"
Mika demişti. Resmen bu oydu.
Çocukların sesi yüzünden odadan çıkıp kendi odama geçtim, yatağıma oturdum. Mal gibi hiçbir şey söylemiyordum.
Ben konuşmadıkça o konuşuyordu.
"Irmak? Heyecandan bayıldın mı?"
Göz devirdim. "Hee bayıldım. Kolonya uzatcan mı?"
"Tütün mü? Limon mu?"
"Limon."
Bu ne saçma bir muhabbetti? Bizden de aksi beklenemezdi zaten. Az önce biz mi dedim ben? Başımıza taş yağacak, taş.
"Napıyon?"
"Veletlerle uğraşıyorum. Sen?"
"İlk defa sen diye sorduğunun farkında mısın? Sorman için telefonla aramam gerekiyormuş demekki."
Sahi öyle mi yapmıştım? Aman ne bileyim ben.
"Tamam ya sormadım say."
Hafifçe güldü. Büyük ihtimal gülerken elini hoparlöre falan koymuştu çünkü sesi boğuk gelmişti.
"Oturuyordum öyle tek başıma seni aramak istedim."
"Adını söylemeyen sen beni arıyorsun? Kıyamet alameti. Gizliliğinin sarsılmasından korkmuyor musun?"
"Sesini duymaya değerdi."
Evvet gelelim fasulyenin faydalarına. Olum romantik şeyler demeden önce haber versene diyesim gelmişti. Tabiki de öyle bir şey diyerek kendimi rezil etmeyecektim. En iyisi susayım ben.
Benden ses çıkmayınca konuşan yine o oldu. "Bugün yılın son günü."
"Evet takvimden haberim var."
"Sohbetinden de geçilmiyor," diye isyan ettiğinde gülümsedim. "Hep böyleydim biliyorsun."
"Bilmez miyim? Sen sustukça konu açmaya çalışıyorum burda emeğe saygı biraz."
"Tanımadığım insanlara saygı göstermek pek adetim değil. Gerçi ben tanıdıklarıma da saygı göstermiyorum ama konumuz bu değil."
"İki lafından biri beni tanımadığın anladık." Zeki şey. "O çok sevdiğin engeli bir haftadır kaldırsaydın belki de tanırdın ha?"
"Ondan önceki 3 hafta? Ulan adını bile bilmiyorum."
Ulan ne kızım öküz müsün sen? Evet.
Yine güldü. Bu seferde sesi uzaktan gelmişti. Telefonu ağzından uzaklaştırmış olabilirdi. Gülüşünü gizleme hobisi falan mı vardı acaba? Yada gülüşü çirkindi de duymamı istemiyordu? Ama ses tonu bu kadar güzel olan birinin gülüşünün çirkin olacağını sanmıyordum.
"Asaf."
Düşüncelerimi dediği şey böldüğünde safça sordum. "Ha?"
"Adım, Asaf."
Anlaşılan kimliksiz bugün formundaydı. Önce araması sonra adını söylemesi. Tek tek gel zalımın oğlu aşırı yüklenince benim sistem çöküyor. Şuanda olduğu gibi.
"Kız gene iptal," diye kendi kendine mırıldandı. "Alooğ Irmak konuşsana, fatura bana giriyor tabi."
Son cümlesine kadar iyi gidiyordu. O cümleden sonra...Allah'ın pintisi.
"Faturanı bu kadar düşünüyorsan aramasaydın."
"Fatura senin köpeğin olsun gülüw." Köpek mi? Yok canım ben almayayım. "Ee adımı öğrendin mutlu musun?"
"Sorma mutluluk dansı yapıcam şimdi." O sırada gözüm saate kaydı. Yeni yıla girmemize az kalmıştı. Normalde bizimkilerin yanında olmam gerekirken oturmuş burda kimliksizle konuşuyordum. Ah pardon Asaf'la ve ilginç bir şekilde bu durumdan şikayetçi değildim.
"Neye benziyor? Maymunların çiftleşme dansına falan mı?"
Ama beni sinirlendirip şikayetçi olmamı sağlayacak bir varlıkla konuşuyordum.
"Çok izledin herhalde bu kadar iyi bildiğine göre!"
Keyifli sesi duyuldu. "Maymunlar değilde senden izlemek eğlenceli olurdu." Sinir çocuk!
"Sana daha önce sinir bozucu olduğunu söyleyen oldu mu Asaf? Hani biraz(!) öylesinde!"
"Onu söyleyen oldu mu bilmem ama daha önce adımı bu kadar güzel söyleyen birinin olmadığına eminim." O böyle diyince ona adıyla seslendiğimi fark ettim.
Güzel söyleyen ben değildim, adı güzel olan oydu.
Aşağıdakilerin geri sayıma başladıklarını duyunca heyecanlandım. İlk defa yeni yıla böyle bir şekilde giriyordum.
Derin bir nefes aldı ve saatler 00:00'ı gösterdiğinde kalbimi hızlandıran o cümleyi kurdu. "Gün gelecek yeni yıla yan yana gireceğiz güzelim."
Ve biz yeni yıla girdik.
Yan yana olmasakta konuşarak.
O an odamın kapısı açıldı ve annem içeri girerek usulca fısıldadı. "Irmak! Nisan'a orospu mu dedin?!"