Geçmiş...
Yeni bir gün, yeni umutlarla uyanan Belçim günlük rutinine hızlı başlamıştı. Yataktan fırladığı gibi lavaboyu kapmak için koşmuştu. Tekin’den önce kapıyı kapattığında kardeşinin kapının öteki tarafındaki bağırışlarını duyabiliyordu.
“Sen dışarı çıkmayacak mısın abla? Görürsün!”
Tekin babası onu uyarana kadar kapıyı yumruklayıp bağırmıştı. Belçim hızlı bir şekilde yüzünü yıkayıp dişlerini fırçaladı. Lavabodan çıkınca üzerine formasını geçirip annesinin hazırladığı mini kahvaltıdan yalnızca birkaç zeytin ve bir dilip kızarmış ekmek ağzına attı.
“Belçim portakal suyunu da içeceksin!” diyen annesinden kaçmak için sırt çantasını kapıp kapıya koşmaya başladı fakat annesi ondan hızlı davranmış ve ona yetişmişti. Kapı ağzında içip içmemek konusunda biraz çekişseler de birkaç yudum içmek zorunda kaldı.
“Anne bunun içinde pötürcükler var!”
“Taze sıktım kızım az içsen ölmezsin! Hadi biraz daha!” diyen Belgin Hanım bardağı kızının burnunda tutmaya devam ediyordu. Belçim başka çaresi olmadığından bir dikişte meyve suyunu yarısına kadar içti ve dudaklarını yalayarak meyve suyundan kalanları temizledi. Annesinden kurtulup evden kendini dışarı attığında önce okula gitti. Son birkaç dersi boş olduğu için okuldan erken çıkıp tiyatro kulübünün yakınlarında bir yerde ders çalıştı. Her şeyden kurtulmanın tek yolu çok çalışmaktı. Hayatına karanlıklar sızıyordu ve tüm belalardan çalışarak kaçabiliyordu. Hafızası hatırlatma gereği bile duymadan dudaklarından mırıltı olarak “Yiğit,” ismi fırladı. Bir de onun yanında kendini güvende hissedip kurtulmuş gibi hissediyordu. Arkadaşları gelince kafedeki sessizlik dağıldı dikkatini toparlayamayacağı için kitaplarını toplayıp onların yanına gitti.
Arkadaşlarından Utku “Belçim, bugünkü kısma çalıştın mı?” diye sorunca Belçim kocaman esneyerek başını salladı. Kızın uykulu gözlerine bakan arkadaşı “Benimki de soru, şu yüzüne bak! Yorgunluktan öleceksin kızım!” diyen çocuk kızın saçlarını dostane bir havayla karıştırdı. Belçim arkadaşının bu samimi tavırlarıyla kendini bir tuhaf hissetse de yine de bozuntuya vermeden ortama ayak uydurmaya devam etti. Hayatında ilk defa koşulsuz şartsız bir gruba böyle rahatlıkla dâhil olabiliyordu. Bunu bozmak istemiyordu. Kaybetmek istemeyeceği şeyler gün geçtikte o kadar çok birikiyordu ki bunlar sanki Yiğit’in yaydığı güven veren enerji sayesinde oluyordu. Hayatındaki Meriç geriliminin bunları yok etmesine izin vermeyecekti. Çünkü son yaşanan akşam yemeğinden sonra artık biliyordu ki adam üzerine gelmeye devam edecekti. O geceyi hatırlamak bile Belçim’in midesinin bulanması için yeterliydi. Donukluğunu üzerinden atıp gülümsemeye çalıştı.
“Ne yapayım? Hem sınavlar, hem okul, hem üniversite hazırlığı… Aklımı yitireceğim az kaldı!” diyen Belçim yorgun bir gülümsemeyle arkadaşının yüzüne baktı.
Utku merakla “Eğer baban izin vermezse bu çabaların boşa mı gidecek cidden?” diye sorunca kaşlarını çattı. Bunun olmasına izin veremezdi. Bu kadar çabadan sonra… Gerçekten yazık olurdu.
Kollarını esneterek “Er ya da geç kabul edeceklerine inanmak kolayıma geliyor şu anda. Aksini düşününce hiç sahneye çıkasım gelmiyor…” dedi.
“Sen de haklısın… Hadi gel, diğerlerinin yanına gidelim,” diyerek onu çekiştiren Utkuyla diğerlerinin yanına gitti. Uzun uzun rollerin üzerine konuşup prova yaptıktan sonra onların yanından da ayrılan Belçim heyecanla bankın yolunu tuttu. Yolda ilerlerken kalbindeki ağırlığın yavaşça dağıldığını hissediyordu. Şehrin ortasında süratle ilerlerken kalbi yaklaştıkça daha serbest kalıyordu. Nihayet her zamanki yerine vardığında Yiğit’in henüz gelmediğini görünce oturup kendini dinlemeye karar verdi. Kucağında çantasıyla öylece denizi izlerken konuyu en azından Buket’e açması gerektiğini düşündü. Tek başına işin içinden çıkamayacaktı. Meriç onun ne kadar içine kapanık ve derdini içinde yaşayan biri olduğunu bilirdi. Bu yüzden bile onu ağına düşürmeye çalışıyor olabilirdi. Hayatının bu hale nasıl geldiğine anlam veremiyordu. Tek bildiği bir an önce bu durumdan kurtulması gerektiğiydi.
Yiğit’in kokusu içine sızmaya ve onu rahatlatmaya başlayana kadar adamın gelip yanına oturduğunu bile fark etmemişti. Başını çevirip hüzünlü gözlerini onun huzur veren grimsi yeşil gözleriyle buluşturduğunda istemsizce gülümseyip “Merhaba,” diye fısıldadı. Genç adamın ona olan bakışlarındaki bir şeyler kendini kucaklanıyormuş gibi hissettirince daha büyük gülümsedi.
“Merhaba… Nerelere daldın öyle?”
Belçim çenesini gerdi ve sertçe yutkundu. Onu bu kaosa çekmeyecekti. Her şey bittikten sonra belki… “Hiç öyle dalmışım,” diye cevap verdi.
“Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun. Saklayamıyorsun, anlat hadi!”
Genç kız gözlerinin yaşarmasını engellemek için üst üste kirpiklerini kırpıştırdı. Titrek bir gülümsemeyle “Senden de hiçbir şey kaçmıyor yalnız,” diye cevap verdi. Yalan söylemekte iyi olmadığını bilirdi fakat saklamak konusunda bir ustaydı. Konuşmadığı takdirde her türlü şeyi yutabilir, saklayabilir ve sonsuzluğa gömebilirdi. Belçim’in olayı buydu zaten. Susmak. Sessiz kalmak.
“Tekrar bahar gelecek birkaç aya, sonra yaz… Sınava gireceğim hem de birden fazla kere. Ailemin tiyatro olayını duyduktan sonra ne yapacaklarını bilememek beni geriyor. Son günlerde çok yoruluyorum.”
Yiğit kızın sol yanından çehresine bakarken onun gerçekten fazlasıyla yorgun gözüktüğünü düşündü. Son zamanlarda solgundu, hissizdi… Yanında olması Yiğit’e yetiyordu ama ilk tanıştığı zamanlardaki neşeli kız değildi bu genç adamı endişelendiriyordu.
“Kendini bu kadar sıkma Belçim. Sen de biliyorsun her şey olacağına varır.”
Adamın sözleri doğru olsa bile Meriç konusu nasıl bir olacağa varabilirdi? Belçim bazen olayların içinden çıkamayacağını hissedince aklında o olaylar hiç yokmuş gibi davranıp hareket ederdi. Görmezden gelip yoluna devam etmeyi seçerdi fakat Meriç her defasında yoluna çıkmaya bu kadar istekliyken bu nasıl olacaktı?
“Doğru söylüyorsun… Hadi beni boş verelim. Hayatım okul, ev, tiyatro arasında gelip gidiyor,” diyerek konuyu dağıtmaya çalışırken içinden bir de ‘sen’ diye ekleyip “Sen ne yapıyorsun?” diye sordu.
Yiğit konu kendisine dönünce heyecanla gülümseyip “Kendi evime çıkıyorum,” diyerek direkt konuya girdi.
Belçim heyecanla kucağındaki çantasını banka bırakıp tamamen ona döndü ve “Harika bir haber bu! Annen ne olacak peki?” diye sordu.
“Beni çok şaşırttı. Resmen evden gitmemi bekliyormuş… Hiç zorluk çıkarmadan ev bakmam gerektiğini söyledi. İnanamadım hatta bir süre konuşunca kovuluyormuş gibi bile hissettim.”
Belçim adamın sözleri üzerine kahkaha atıp “Bana da öyle geliyor desem! Kadını nasıl bezdirdiysen artık!” diyerek ona takıldı.
“Oysa vazgeçilmez olduğumu düşünüyordum…” diyen Yiğit kaşlarını çatmıştı. Gülmemek içinse kendini zor tutuyordu.
“Kimse vazgeçilmez değildir Yiğit Başaran!”
“Bunu duymak gururum için hiç de hoş olmuyor Belçim Korhan!”
Belçim ilk defa ismini soyadıyla birlikte adamın ağzından duyunca aniden kaşlarını çatıp ona dik dik bakmaya başladı. Yiğit yaptığı gafın farkında olmayarak kıza gülümsedi ve sonrasında ondaki değişimi fark edip “Ne?” diye sordu. “Bir şey mi oldu?”
“Sana soyadımı söylediğimi hatırlamıyorum…” diyen Belçim hala aynı dik bakışlarla adamı dikkatle izliyordu, hiçbir mimiğini kaçırmak istemiyordu. Adamın bunu nereden öğrendiğini bilmek istiyordu.
Yiğit yumruğunu sıkıp bacağının üzerinde sabitledi yoksa bir yerlere vurup kendini nasıl açık ettiği konusunda sinir patlaması yaşayacaktı. Belçim’in dikkatli bir dinleyici olduğunu hep unutuyordu. Gerçeği söylemenin daha iyi olduğuna karar verip “Bir akşam sen yalnız eve dönerken endişelendiğim için peşinden gelmiştim, bastığın zile kadar izledim seni,” dedi. Belçim’in sessizce dinlemeye devam edip tepki vermemesi üzerine “Tek amacım eve sağ salim ulaştığını görmekti, seni tedirgin hissettirmek istemem, sadece zilin üzerindeki ismi okuyup gittim. Başka bir şey yapmadım, bir daha da böyle bir şey yapmadım…” diyerek açıklamaya devam etti.
Belçim yüzündeki kâküllerini eliyle düzeltip başını bir iki kere sallayıp “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı.
Yiğit yanlış duyduğunu düşünüp “Efendim,” dedi. Kızın sinirlenmesini beklemişti. Aralarındaki samimiyeti birbirlerinin hayatlarına dâhil olmayarak koruduklarını düşünüyordu, kızın onu daha önce mahallesi konusunda uyarması da vardı. Kızıp, çekip gitmesini beklemişti. Ama Belçim teşekkür ediyordu. Genç kızın tam o anda öylesine korunmaya ihtiyacı vardı ki belki bilse onu alır göğsünün ortasında saklardı. Başlardaki samimiyetlerinin boyut değiştirdiğini ikisi de kabullenmek istemiyordu. Birçok şeyi olduğu gibi bunu da gözlerinden kaçırıyor ve amansız değişim için gün sayıyorlardı.
“Ben… Teşekkür ederim. Beni merak ettiğin ve seni uyarmama rağmen ben farkında olmadan bana eşlik ettiğin için… Bana yalnız hissettirmediğin için…”
Yiğit kızın rüzgârda savrulan saçlarına, kâküllerine, otururken cenin pozisyonuna eğilmiş ince hatlarına, birbirine geçmiş zarif ellerine, gerilmekten sivrilmiş çenesine ve kısılmış ela gözlerine bakıp “Her zaman…” diye fısıldadı. “Ben her zaman buradayım Belçim. İstesen de istemesen de…”
Öylece denize bakmayı sürdüren Belçim derin derin onun kokusunu soludu. Bir daha asla unutmamak için ciğerlerine kadar çekti onun havasını. Tekrar konuşma gücünü kendinden bulduğunda yine yalnızca “Teşekkür ederim,” diyebilmişti.