Yeni bir gün, yeni bir hafta ve mevsim akıp giderken yine gözlerini araladı genç kız. Başını uzatıp saate baktı. Çok erken kalkmıştı. Zaten ilaçlarını kullanmayı bıraktığından beri durum böyleydi. Erkenden kalkıyor, soğuk bir duş alıp hazırlanıyor ve günün macerasına kendini kaptırıyordu. Hiçbir şey unutmadan, atlamadan, es geçmeden…
Telefonunu eline aldı, hiç mesaj yoktu. İtiraf etmek istemese bile Yiğit’ten bir şeyler bekliyordu. O bile bilmiyordu ne beklediğini fakat beklemek istiyordu. İçindeki tanımlayamadığı hislerin esiri olmadan yataktan fırladı ve duşunu aldı. Psikoloğuna gideceklerdi, hava çok sıcak olduğu için askılı kırmızı bir elbise giydi. Yanına ufak bir çanta aldı ve telefonu ile cüzdanını içine koydu. Odasının kapısını açarken derin bir nefes aldı. Dün gecenin üstünü örtmek istemiyordu. Ama daha fazla gerilim kaldırabilecek kadar da kuvvetli değildi. Meriç ile çok kötü kavga etmişti. Restler çekilmişti, artık herkes daha açık oynayacaktı. Odasında yalnız kalıp sakinleşmişti ama Meriç’in gece boyunca gürleyen sesi halası ve eniştesinin uykusuz kaldığının bir göstergesiydi. Bu yüzden kapısını açarken güç toplamak istercesine kapının baskısını sıktı ve ardından kapıyı açıp mutfaktan gelen mis gibi kokuları takip etmeye başladı. Geçen geceye rağmen hala acıkabiliyor olması Belçim’e komik geldi. Artık o da herkes kadar bencildi. Kendini her yükselen seste kapatıp köşesine çekmiyordu.
Belçim’in beklediğinin aksine fazlasıyla sakin geçmişti kahvaltı. Meriç babası ile birlikte erkenden çıkmıştı, hala ise onunla göz teması bile kurmamıştı. Temmuz’un ortalarına doğru İstanbul nemden geçilmiyordu. Nefes alınacak kadar bile oksijen yoktu sanki havada. Bu yüzden arabanın içindeki ölüm sessizliğini bozan klimanın mırıltıları her iki açıdan da rahatlatıyordu Belçim’i. Yanında oturan halasıyla birlikte psikoloğu İhsan Bey’in ofisine gidiyorlardı. Bugün bir çılgınlık daha yapacak ve psikoloğunu köşeye sıkıştıracaktı. Şimdiye kadar attığı her adımda karlı çıkmıştı. Bundan sonra attığı tehlikeli bir adım onu ancak teğet geçen bir kriz kadar etkilerdi. Nasıl oynaması gerektiğini öğrenmişti ve artık kalem onun elindeydi. Senaryosunu kendi yazacaktı!
*
“Evet, Belçim. Biraz da hayatındaki son gelişmelerden bahset. Sık sık gerildiğini duydum, ilaçlarını düzenli alıyor musun?”
İhsan Bey’in, beyaz saçlarına baktı, tepesinden yavaşça dökülmeye başlamıştı. Top sakalı ve kısık gözleriyle şirin bir adamdı. Kırmızı pelerin taksa aynı Noel Baba olurdu. Adamın mavi gözlerine dik dik bakıp, “Sizce gerilmemin sebebi ilaçlarım mı, İhsan Bey?” diye sordu. Sesindeki soğukluk, bakışlarındaki donukluk İhsan Bey’in yüzündeki sevecen gülümsemeyi silip süpürdü. Adam cevap vermeden önce bir iki saniye düşündü.
“Eğer saatlerini karıştırırsan ilaçlar böyle bir yan etki gösterebilir,” dediğinde sesi gayet profesyonel çıkmıştı. Fakat genç kızın çantasından bir reçete çıkarıp önüne koymasını beklemeyen psikolog üzerindeki yazıları okuduğunda kalp atışlarının hızlandığını ve nefesinin daraldığını hissetti. Titreyen eliyle reçeteyi zor tutarken bakışları tekrardan kızı bulunca ne demesi gerektiğine karar veremedi. Bu karmaşayı hisseden Belçim, konuşması gereken tarafın kendisi olduğunu düşündü.
“İhsan Bey, bu saatten sonra tek bir yalana dahi tahammülüm yok. Başka bir psikolog ile çalışmaya başladım. Bana ne olduğunu ya siz anlatırsınız ya da üzerimde uyguladığınız tedavinin doğruluğunu mahkemede tartışırız.”
‘Vay be! Mahkeme mi?’ diyen iç sesine, ‘Ne sandın?’ diye cevap verdi. Yüzündeki soğuk ve kendinden emin ifade için saatlerce aynanın önünde çalışmış, Yiğit’in internetteki fotoğraflarını gözünün önüne getirmişti. Sonuç başarılı olmuş olmalıydı, psikoloğu konuşmayı unutacak kadar kendinden geçmişti.
İhsan Bey “Ben… bunun yanlış… söyledim onlara! Söyledim!” diye bağırdı. Belçim dizlerinin üzerine kadar eğilip önündeki sehpaya elini koyarak adama yaklaştı. Küllerinden doğan nefret dolu bir sesle adama sessiz olmasını belirtti.
“Biraz daha bağırın da halam içeriye girsin. Hepinizle aynı anda baş edemem!”
Adam bu sefer “Ben onlara söyledim, Belçim!” diye fısıldadı.
Tekrardan arkasına yaslanarak “Neyi söylediniz?” diye sordu. Bu kadar tehlikeli işlere karışan, karmaşık yollara giren insanların daha zor olmalarını beklerdi. Fakat herkes kolayca çözülüyordu. Tek bir bakış, tek bir kelime yeterli oluyordu.
İhsan Bey “İlaçların ne kadar ağır olduğunu ve süreli kullanımını aşmamasını gerektiğini söyledim. Aldığın hasarın büyük olmadığını yakın zamanda her şeyi hatırlayabileceğini öğrendiklerinde bunu durdurmak için her şeyi yaptılar. Ben elimden geldiğince geciktirmeye çalıştım ama bir kere beni bulaştırmışlardı. Her seferinde tehdit edildim. Görevimi kötüye kullanmaktan alabileceğim ceza çok büyük. Bu yaştan sonra torunlarımın suratına nasıl bakarım?” diye sordu. Alnı terlemişti, ellerini nereye koyacağını bilemiyor gibiydi.
Belçim tek kaşını kaldırarak “Bunu sizden kim istedi?” diye sordu.
İhsan Bey, çaresizce genç kıza bakıp gözlerini yumdu. “Halan ve Meriç.”
Başı yine zonklamaya başlamıştı. İlaçlarını bıraktığından beri daha sık hissediyordu bu hafif ağrıları ama şiddeti azalmaya başlamıştı. İnce parmakları ile alnını ovup bir süre düşündü. Seansları bitmek üzereydi. Hızlıca bir karara varıp ayaklandı.
“Bakın İhsan Bey, hayatımda neler dönüyor, neler oluyor, bilmiyorum. Ama ilaçlarınızdan kurtuldum. Başka bir psikolog ile görüşüyorum fakat kimsenin haberi yok. Size güvenebileceğimi sanmıyorum fakat bu yaştan sonra torunlarınıza rezil olmak istemiyorsanız benim dediklerimi yapacaksınız. En az zararla kurtulmak istiyorsanız bunu yapmak zorundasınız.”
Beklentiyle kendisine bakan adama, “Halama her şeyin yolunda gittiğini söyleyeceksiniz. Birkaç gün sonra da size mesaj şeklinde atacağım ilaçları bana yurt dışından getirtmiş gibi yollayacak ve öteki ilaçlardan beni kurtaracaksınız,” dedi. Tüm bunları birkaç saniye içerisinde düşünebildiği için kendini tebrik etmeyi sonraya bıraktı. Adam önce başıyla onayladı, sonrasında, “Tamam, tamam… Bana güvenmeyebilirsin ama seni daha fazla zehirlemek istemediğimi bilmen yeter,” dedi psikoloğu. Belçim cevap vermeden arkasını döndü ve odadan çıktı. Dışarıda bekleyen halasının solgun yüzü ve donuk bakışları tüylerini ürpertse de çok takmadı.
Halasının sessizliği onu gerse de dönüş yolunu da kazasız belasız atlatabildi. Evin bahçesinden içeri girdiklerinde araba durduğunda önce halasının inmesini bekledi. Halası bahçeye geçip hizmetlilerden kahve isteyince sakin olmasını umduğu adımlarla odasına gitti. Odasının güvenli sınırlarına girdikten sonra çantasından telefonunu çıkarıp Yiğit’i aradı. Sonuçta onu aramak için sebebi vardı.
“Belçim?” diyen sesi duyduğunda kalp atışları hızlandı. “Benim!” diye cevap verirken nefes alışverişlerinin de değiştiğini fark edip utandı ve yutkunarak sakinleşmeye çalıştı.
“Randevundan döndün mü?” diye soran sesin heyecanına kapılmamak elinde değildi ki.
Normal çıkmasını umduğu bir sesle konuşurken bir yandan da aynada kendini izliyordu. Çoktan yanakları kızarmıştı ve bunun sıcaktan olmadığını bilecek kadar kendini tanımaya başlamıştı. “Evet, İhsan Bey’e reçeteyi gösterdim. Üstündeki raporu okuyunca beti benzi attı. Çarşamba günü seninle gideceğimiz psikoloğun yazacağı ilaçları o yollayacak. Böylelikle ilaçları nasıl alabileceğimi de bulmuş oldum!”
“İnanamıyorum, harikasın!” diyen Yiğit’in gurur duyan sesi ile kalbi doldu taştı. “Seni göreceğim günü iple çekiyorum.” Belçim’in kalbi artık atmayı bırakmış olabilirdi. Genç adamın sesinin yanında kalp çarpıntısı o kadar basit bir şeydi ki…
“Teşekkür ederim,” diye cevap verdiğinde baştan aşağıya basit kaldığı için kendisine lanet etti. Kısa süren konuşmanın ardından telefonları kapattıklarında ikisinin de yüzünde güller açıyordu.
Belçim ardından Büşra’yı aradı, onlara gelemeyeceğini söyledi. Önceki gece yaşanan gerginliği hala hissediyordu. Bu durumu lehine çevirebilmek için beklemeyi tercih etti. Büşra ile bir süre konuştuktan sonra Çarşamba günü için küçük el çantasını hazırladı. Hiçbir şey unutmak istemiyordu. Çekmecesinin arka gözünden küçük flash belleği alıp cüzdanının içine sıkıştırdıktan sonra yine arka gözde kalan eski parfümünü eline aldı. Her nedense içinden kutuyu açmak gelmiyordu. Parfümünü koklamayı erteliyordu. Bir de hala dinlemediği müzik çalar vardı… Hepsinin bir zamanı olduğunu düşünüp beklemeyi tercih ediyordu. Bir anda kendine yüklenip bir şey elde edebileceğini zannetmiyordu. Zaten her hatıradan sonra gelen baş ağrıları da bünyesini yormaması gerektiğinin alarmını veriyordu.
*
Belçim akşam yemeği için sessizce odasından çıkarken aklını kurcalayan bir ton soruyu odasının gizli köşelerine sakladı. Her zamanki ifadesizliğine bürünmesi gerekiyordu. Son günlerde yeterince açık vermişti. Elle tutulur bir şeyler hatırlayana kadar bu böyle devam edecekti. Salona indiğinde herkesi ayrı bir noktaya dalmış bir şekilde buldu. Herkesin aklında sorular vardı. Kendisinin sakladığı o sorular sanki salona yayılmıştı. En azından evdeki herkesin dikkatini yeterince dağıtarak İhsan Bey’i aradan çıkarmıştı. Bir süredir ayakta dikiliyordu, koluna dokunan sıcak bir el teması ile gözlerini salondaki görüntüden kaçırdı. Zehra sultanın kolundaki eline bakıp bakışlarını kadının gözlerine dikti. Zehra sultan sadece “Yemek hazır,” demişti ama bu daha çok ‘her şey daha güzel olacak’ gibi gelmişti Belçim’e. Bunu duymaya ihtiyacı vardı. Yiğit’ten uzak olduğu zamanlarda bunu duymaya ihtiyacı vardı çünkü onunla olduğunda her şey yeterince iyi oluyordu zaten.
Yemek o kadar sessiz geçmişti ki genç kız tabak sesleri de olmasa tek başına yemek yediğini düşünebilirdi. Kimse fazladan cümle kurmuyor, kimse fazladan nefes bile almıyordu.
Yemek bitip odasına çıkarken halası arkasından “İlaçlarını almayı unutma,” diye seslendi. Merdivenlerin yarısında arkasına dönüp kendisine bakan sarışın kadını inceledi. Bütün bedenini halasına çevirdiğinde halasının arkasında Meriç’in bedeni belirdi. İfadesizliğini koruyarak aşağıya indiğinde ikisinin de yüzüne bakmadan mutfağa girdi. Zehra sultan köşede duran ilaç tepsisini işaret etti. Belçim ilk hapı ağzına atıp dilinin altına sakladığında üzerine hemen su içti. Ardından dudaklarında kalan suyu silme bahanesi ile eline bir peçete alıp ilacı çıkaracaktı fakat dilinde yayılan tat ağzındakinin ilaç olmadığını kanıtlayacak kadar aromalıydı. Zehra sultanın dudaklarındaki yarım gülümsemeye bakıp sırıttı. Arkasını dönüp mutfaktan çıkarken kendisini bekleyen halasına ve Meriç’e dönüp “Şimdi odama çıkabilir miyim ekselansları?” diye sordu. Sol elini karnına tutarak öne eğilip reverans bile yaptı. Halasının suratı daha da gerildi. Meriç kaşlarını çatmıştı. Onların cevap vermesini beklemeden yukarıya çıktı. Merdivenlerin sonundaki ilk kapı olan Meriç’in odasının kapısını açtı ve kapattı. Halasının ve Meriç’in hala merdiven boşluğunda olduklarını biliyordu. Tekrar merdiven aralığına çıkıp aşağıya kulak kabarttı.
“Sana onun tuhaf davrandığını söyledim,” diye fısıldadı Meriç.
“Neredeyse eskisi gibi…” diye mırıldanan halasının sesi üzerine kocaman gülümsedi. Doğru yolda olduğunu bilmek onu o kadar mutlu ediyordu ki gerçekten kendini tutmasa ve olduğu gibi davransa herhalde deliye dönerlerdi. Daha hiçbir şeyi hatırlamadan böyleyse…
“Anne! Neredeyse mi? Kız resmen her şeyini geri kazanıyor…”
“Meriç, bu işe daha fazla bulaşmanı istemiyorum. Lütfen zamana bırakalım. Gördüğün gibi ona ilaçları vermekten başka bir şey elimizden gelmiyor.”
“Onun Büşra ile buluşmasına izin verme,” diye direten Meriç’in sesi üzerine kaşları çatıldı. Bu ne cüretti? Nasıl böyle pervasızca hayatına karışabilirdi?
“Yapamam Meriç. Hem seni koruyup hem de onu kafesinde tutamam. Bu ona haksızlık olur.”
“Umurumda değil anne. Her şeyi öğrenmesi ihtimalini hiç mi göz önünde bulundurmuyorsun?”
“İhsan Bey, önümüzdeki günlerde yurtdışından getirttiği daha farklı ilaçlar yollatacak. Hiçbir şey hatırlamayacak Meriç ama ondan bu tarz ufak mutlulukları da çalamayız. Bu kadarı da fazla.”
“Peki ya babam?”
“Onun çaresine ben bakacağım.”
Ardından ayak sesleri yankılandı. Meriç ve halası uzaklaşmıştı. Belçim oturduğu basamaktan kalkıp odasına gitti. Kapısını kapatıp yüzündeki kocaman gülümseme ile bir müddet karanlıkta durdu. Gözleri karanlığın içinde parlıyordu. Eli yavaşça pürüzsüz duvarda süzülüp lambanın tuşunu buldu. Oda aydınlanınca sakince banyoya girdi. Küveti ılık su ile doldurup dolaptaki köpükleri suya boşalttı. Zihninin en berrak olduğu anlar suyun içinde dinginleştiği zamanlardı. Suyun içindeyken, ufak ufak dalgalanan suyun sesi onu rahatlatıyor, bütün kalkanları sanki birer birer inip ona gerçekleri gösteriyordu. Bu yüzden sık sık vücudunu dinlendirmeye karar vermişti. Usulca üzerini çıkarıp suyun içine adım attı. Su vücuduna nüfuz ederken çiçek kokuları etrafını sardı. Saçlarını ıslatabilmek için küvetin içinde vücudunu kaydırdı. Bütün bedeni ılık su ile sakinleşirken “3,2,1…” diye fısıldadı. “Sonrası kıyamet!”
Gözleri yavaşça kapanırken kalp atışları vücudunun sakinliğine ters düşecek şekilde hızlanmaya başladı. Banyodaki ışığa rağmen karanlık onu esir alırken bütün duyuları daha fazla açıldı. Bunun önüne geçmek istemediği için kendini akışa bıraktı. Bir süre sonra kulakları uğuldadı ve transa geçti.
Büyük bir aynanın önündeydi. Üzerindeki elbisenin eteklerinden tutmuş dönüyordu. Kahkahaları kulaklarında yankılanırken yanında biri durdu. Ayağındaki topuklu ayakkabılardan başlayarak yukarıya doğru kendisini inceledi. “Oldu mu?” diye sordu yanındaki kişiye. Straplez, pembe bir elbise giyiyordu. Yanındaki ince ve hoş bir sesle “Prenses gibisin,” dedi. Nihayet bakışları onu buldu. Gördüğü her şeyin aksine bu sefer görüntü net değildi. Belçim’in kalp atışları daha da hızlandı. Görüntü yavaşça netleşirken “Teşekkür ederim,” dedi. Kızın sarı saçları geldi önce. Tam da sarı sayılmazdı. Kendisinin saç renginden biraz daha açıktı o kadar. Süt beyazı teni netleşti sonra. Dolgun dudakları, güzel çehresi takip etti bunu. Kendisininki gibi ela gözlerini de görünce bu yüzün ona acı verdiğini hissetti. Hayalindeki bedeni acıyla kasıldı. Yüzü gerildi. Kalp atışlarının haddi hesabı olmayacak kadar hızlandığının farkındaydı. Bu güzel yüzden kaçmak istiyordu. Canı çok acıyordu. Kızın suratı her yeri kapladı. Her yerdeydi. “Lütfen, git!” diye fısıldadı ama güzel yüzden kurtulamıyordu.