Yutkunduramayan bir ağrı saplanmıştı Güldeste’nin göğsüne. Üzerinden ne denli uzun bir zaman geçmiş olursa olsun, ne denli "öteledim, unuttum" diye söylenirse söylensin, acısı hâlâ ilk gün gibi ağır ve içinde bir yerlerde taptaze duruyordu. İnsan hata yapardı, biliyordu. Fakat o hatayı yapmasına sebep olanın en yakını olması, daha doğrusu böyle bir ihtimalin varlığı bile can acıtıyordu. Şu hayatta kimseye bir zararı dokunmayan insanlar için böyle şeyler —hassas terazide— günah kısmına ağır basardı ve Güldeste de böyle hissediyordu. “Yine de… Hak etmemiştim. Ben… Bu kadar canımın yanmasını hak etmemiştim, değil mi?” diye söylenirken, soru sormuyordu aslında. Sesi; düşüp de dizi yaralandıktan sonra abisinde teselli arayan küçük bir kız çocuğu gibi kırılgan ve yalvarmaya yakın duyuluyord

