İstanbul Havalimanı’nın modern, steril ve gürültülü atmosferi, Sultan Hanım’ın kucağındaki bebekle birlikte bir anda buz kesti. Zerin, duyduğu kelimelerin ağırlığı altında ezilirken, Baran’ın yanındaki varlığının bir taş heykel gibi kaskatı kesildiğini hissetti. "Hamit... Dilan..." Bu isimler yanyana gelmemesi gereken iki dünyaydı; biri saf bir gençlik, diğeri ise karanlık bir hırstı. Sultan Hanım’ın kucağındaki bebek, olup bitenden habersiz, pembe battaniyesinin içinde hafifçe kıpırdandı. Dünyanın en kirli sırlarından birinin meyvesi olarak, masumiyetin en somut haliyle oradaydı. Baran, annesine doğru bir adım attı ama sanki dizleri onu taşımakta zorlanıyordu. "Ne dedin sen ana?" dedi Baran, sesi bir fısıltıdan çok, derinden gelen bir inilti gibiydi. "Azad öldü mü? Dilan nerede?" Sulta

