Başımı yerden kaldırmasam da Ayzer beyin benim için neden kendimi sevmediğim, neden kendime güvenmediğim, neden insanların beni ezmesine izin verdiğimi sordu ilk defa samimi konuşarak. Resmiyeti bırakarak ilk defa konuşmuştu benimle. Dayanamdım ve bunun üzerine başımı kaldırdım. Ama bedenim çoktan bana karşı cephe almış gibi gözlerine dolu dolu olmuş gözlerimle baktım. Şimdiye kadar kimseye söyleyemediğim cümleleri kura bilir miyim? Neden diye sorusuna cevap vere bilir miyim? Derin bir nefes aldım o saniyelerde. Sanki tüm bu olanlara 3-cü kişiymişim gibi bakıyordum.
Yüreğimden geçenleri dilime getirdim o an, çünkü dedim, çünkü ben kimsenin hayatında yokum dedim. Ben yalnızım ve ben kendimi sevmeyi de uzun zaman önce bıraktım diye kısık sesle söyledim. Annem beni sevmeyip bırakmış, ben kendimi sevsem ne olur sevmesem ne olur dedim can kırıklarıyla. İnsanların bana saygı duyması da beni değerli etmeyecek dedim gözlerimi bir iki saniye kaparak. Tüm bu kelimeleri biliyorum ama dile getirmem beni bile sarsmıştı. Benim değer verdiğim ve yanında değerli olduğumu hissettiğim kişi de beni 10 yıl önce bıraktı dedim kısık bir sesle ama avaz avaz bağırmışım gibi bir etki yarattı onun da üzerinde, benim üzerimde olduğu gibi. Artık yaşlarla ıslanmış yüzümü bile silemiyordum. Yüzü bem beyaz olmuştu ve duydukları sanki ona büyük darbe gibi gelmişti. Bilmiyorum ya da, o an bana öyle gelmiş olabilir. Ama hali perişandı, tıpkı benim gibi. Katlar arasında birinin asansöre binmek için durdurduğunda açılan kapıdan indim ve hızlıca lavaboların olduğu yere doğru başımı yerden kaldırmadan yürüdüm. İyi ki lavabo bulunan kattı burası.
Bu insanlar bana yüklenmeyi bırakmalı. Kimse görmüyor mu? Ben umudunu kaybetmiş biriyim. Ben uçurum kenarında yürüyen biriyim. Ben sadece çalışarak kafamı meşgul eden biriyim ama artık boşlukta sallanıdığımı da hiss ede biliyorum. Sanki düşüyorum da yere henüz çakılmamışım gibi. Yine de hiss ediyorum. Yere çakılmam fazla uzun sürmeyecek.
Lavabonun kapısını açarak arkadan kilitledim. Şükürler olsun ki kimse yoktu içeride. Yere çökerek ilk defa acımı kendi yüzüme vurmuşdum ve hıçkırıklarla ağlıyordum.
Ben kendimi biliyordum. Ama uzun yıllar sonra birine kendi dilimle söylemek sanki uzun yıllardır kaçtığım bir şeyle yüzleşmek gibi gelmişti bana. Kalbim her kurduğum cümleyle kızgın demir basılmış gibi cızırdıyordu.
Ellerimle yüzümü kapattım ve içimdeki acıları dışa akıttım. Durmadım, kapı çalındığında bile açmadım ve ağlamaya devam ettim. Dolmuştum, gerçekten çok fazla dolmuştum.
Ben ellerim yüzümde orada kimsesizliğimi bir defa daha fark ederek ağladım. Kimse bana geçecek demedi. Geçmedi de o acı. Ama yalan olsa da şu geçmesine dair bir kaç kelimeyi duymaya ihtiyacım vardı. Yalan olsa bile vardı.
İsyan ede ede ağladım o tuvalette. Hıçkırıklarla. Neden yalnız olduğum, neden kimsesiz olduğum için Yaradana isyan ederek ağladım çok uzun süre sonra ilk defa.
Bu kadar insan var Allahım dünyada. Neden bana sahip çıkacak bir anne, bir baba, kardeş, ya da ne bileyim akraba gibi birileri yok? Bir sevgi bıraktın bu küçük kalbime küçük bedenime, ama o da bırakıp gitti beni? İlk defa kendimle değil de Yaradanla konuşarak ağladım bu sefer.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama kalkmalı olduğumu biliyordum. Burası bir şirketti ve ben şirketin tuvaletindeydim. Hıçkırıklarım iç çekişlerine dönerken ayağa kalktım ve muslukta ellerimle yüzümü yıkadım. Her defa soğuk suyu yüzüme vururken bir az daha rahatlıyordum.
Uzun yıllar olmuştu kendimle yüzleşmeyeli. Bir şeyleri kendime itiraf etmeyeli.
Yüzümü kenardaki peçeteleri alarak sildim ve çöp kutusuna attıktan sonra kapının kilitini çevirerek açtım.
Kapıyı açtığımda karşımda kimseyi görmemeyi bekliyordum ama Altuğ vardı. Lavabo kapısının önündeki duvara sırtını dayamış bir şekilde yerde oturuyordu. Bir ayağını hafif dizden kırarak kendine doğru çekmişti. Benim kapıyı açmamla başını yukarıya kaldırdı ve kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaştım.
Tıpkı benim gibi.
Yine konuşmak istedim titrek sesimle. Ama konuşamamıştım. O da dokunsan ağlayacak gibiydi, ama kendini fazla sıkıyordu anlaşılan ağlamamak için. Erkek ya, erkekler ağlamaz.
"Seni tamamen kaybettim öyle değil mi?" dedi kısık ve titrek bir sesle. Beni sevdiğini göre biliyordum. Kendimi daha bir kaç saniyedir toparlamaya başlamışken daha fazla ağlayarak dağılmak istemiyordum. O yüzden başımı eğerek olumlu anlamda salladım. Bir şeyler söylemeliyim ama ne gibi şeyler bilmiyordum. "Senin ihanetin olsa da ben dünyadaki her şeye küsmüş bir kızım. Ben en son on yıl önce kalbimi bırakıp hayatıma devam etmeye çalışan bir zavallıyım. Ben kimseyi sevemem ki." dedim ve hafif duraksadım. Gözlerim yine doluyordu ama onun da kendisini suçlamasını istemiyordum. Derin bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam ettim. Tamam bana ihanet etmiş ola bilirsin. Ama zaten ruhu ölmüş bir kadınla devam edemezdin. İlla ki yarın ya sen ya da ben bu ilişkiyi bitirecektik. Bizden olmaz dedim ve ona doğru adımlayarak elimi uzattım yerden kalkması için.
Elime dolu gözlerle bakarak soğuk ellerimi sıcak eliyle tuttu. Ayağa kalktı ve o koca cüsseli adamın yenilgiyle çöken omuzları gördüğümde yutkundum. Sonra garip bir soru sordu. Son defa sarıla bilir miyim diye masumca sormasıyla ne yapacağımı bilemeyerek afalladım. Ben kimseyle bu kadar yakın olamazdım, ona nasıl sarılıyım?
Başımı yerden kaldırmadan utançla yutkundum ve tamam dedim. Benim tamam demem üzerine o koca cüselli adam kollarının arasına aldı küçük bedenimi. Çok sıkı sarılmıyordu ama, o kadar içten ve sahipleniciydi ki sarılışı şaşıyordum. Öte yandan kollarının arasındaki sanki her an kırılacak gibi sarılıyordu sanki. Evet, bana bunu hissettiriyordu bu adamın sarılışı. Başka hissettiğim şey ise kalp atışlarıydı. Benim kalbim buruklukla, Sametten başka ilk defa birine sarıldığım için hızlı atarken, onun kalbi bana yakın olmanın heyecanıyla atıyordu. Bunu hiss ede biliyordum.
Fısıldayarak bir şeyler söylüyordu ve ben çoğunu anlamıyordum. Anladığım cümleler ise, ben seni çok seviyorum. Seni kazanamadan kaybetmek kalbimi acıtıyor diye bir iki cümleydi. Artık bu durum yani, sarılma durumu beni rahatsız ettiği için kendimi geriye çektim. Altuğ da kollarını benden ayırdı ve ben bir adım geriye atarak durdum.
Konuşmakta güçlük çeksem de bir iki cümle kurmalı olduğumu biliyordum. Küçük Çiçek vakfına gecikmeyelim, saat 4'te orada olmalıyız. Ben hazırlanayım diye başım yerde kısık sesle söyledim. Bir hareketlilik hiss ettiğimde bunun göz yaşlarını silmek için kalkan elleri olduğunu gördüm. Dağılmıştı ve iyi değildi, ben iyi değilim , en iyisi eve gideyim. Seline söyle bu günkü tüm toplantılarımı iptal etsin. Vakıfa da Ayzere diyeceğim seninle beraber gitsin, tek başına gitme gibi bir iki cümle kurdu kısık bir sesle benim konuşarak cevap vermemi bile beklemeden çökmüş omuzlarıyla perişan hâlde adımlamaya başladı. Ben de derin bir nefes alarak kendimi toparlamaya çalıştım ve merdivenlere yönelerek kendi katıma merdivenleri kullanarak çıktım.
Zor olacak ama her işin üstesinden bir şekilde geleceğim. Sadece kalbimdeki bu boşluğu doldurmayacağım ve kendimi asla tamamlamayacağımın bilincinde olmak garip hissettiriyordu. Samet artık gelsen bile bu günden sonra kalbim seni nasıl kabul edecek, artık bunu bile bilemiyorum...
Nihayet odama geldim ve kapıyı arkamdan kilitledim. Paltomu ve çantamı masanın üzerine bırakarak dolaba yöneldim ve beyaz sıfır kol belden dantelli diz üstü elbiseyi elime aldım. Altına siyah tek bantlı topuklu ayakkabımı da alarak odanın kenarındaki koltuğun üzerine bıraktım. Pencerenin perdelerini de kapattıktan sonra giyinmek için elbiselerin olduğu tarafa yöneldim ve üzerimdeki giyimi çıkararak elbiseni giyinmeye başladım. Ayakkabıyı da giyindikten sonra kapının kilitini açtım. Çıkardığım elbiseyi ve ayakkabıyı alarak dolaba doğru yürüdüm ve dolaba yerleştirerek dolabın kapısını kapattım.
Saçlarım bir az dağıldığı için cam pencerenin perdelerini araladım ve yansımayı gösteren camın önünde saçımı toplamak için tokayı çıkardım. Elimle taramaya başladım uzun parlak simsiyah saçlarımı.
Kapı tıklatıldıktan sonra açıldı ve ben daha gel demeden kapı açıldı. İçeriye girenin kim olduğunu görmek için arkamı hızla döndüğümde saçlarım yüzüme savruldu. Saçlarım hep ağır değil de hafif olmuştur ve bu ipeksi olması ile alakadar olarak en küçük hareketimde saçlarım da hareket ederdi.
Ayzer beyi görmeyi beklemiyordum ve Ayşegülün gelerek vakıf için bana hatırlatma yapacağını sanmıştım. O yüzden ellerimi saçlarımdan çekmiştim ve bu yalnış bir karar olmuştu.
Saçlarımı açık haliyle sadece Samet görmüştü ve gören ikinci kişi Ayzer beyden başkası değildi. Büyülenmiş gibi saçlarıma bakıyordu. Açık olduklarında hem parlaklığı, hem uzunluğu, hem de zifiri siyah olması dikkat çekecek derecedeydi. O yüzden hayranlığını gizleyemeden konuşmuştu Ayzer bey. Saçlarınız çok güzel dedi. Ben utandığım ve şaşırdığım için hızlıca ellerimi kaldırdım ve arkada dağınık toppuz yaparak tokatla sabitledim.
Teşekkür ettikten sonra başımı eğerek masaya doğru yürüdüm. Beklediğim başka bir soru sordu bu sefer, neden açık bırakmadığımı sorduğunda anında dikkat çekmek istemediğimi söyledim yanıtlayarak.
Anlaşılan Ayzer bey hâlâ kendini toparlayamıyordu ki, bakışları hâlâ topladığım saçlarımdaydı. Kendine gelmek için başını hafifçe iki yana salladı. Bir şeyler konuşmak için gelmişti ve nasıl söyleyeceğini bilemez bir halde asansörde söylediklerim için özür dilerim, dedi hızlıca. Sadece fazla sakin olduğumu o da anlamıştı ve gözlerine baktığımda bunu anlamam uzun sürmemişti. Tabi ben bir kaç saniyeden uzun bakamadığım için başımı eğdim hemen. Ben konuşmasını beklerken o da derin bir nefes aldı ve Altuğ beyden bahsetmeye başladı. Onun odasında beklerken Altuğ beyin mesaj attığını ve Küçük çiçek vakfına gitmesini rica ettiğini söyledi. Ama yüzüme baktığında anlamıştım vakıf hakkında hiç bir şey bilemediğini ve bir az daha detay isteyeceğini.
Benimse aklıma takılan başka bir şey vardı. Neden her kesin en küçük darbede yıkıldığını ama benim bu kadar güçsüz olmama rağmen hep dik duruyorum? Mesela Samet beni bırakıp gittiğinde yaşamaya çalıştım
ve ona verdiğim sözleri tutmak için gece gündüz çabaladım. Neler yaşadım neler şu on yılda. Sonra Altuğun beni aldattı takdirde yine sabah işe gelişimi düşündüm. Bu gün lavaboda cam parçaları gibi dağılsam da kendimi nasıl toparladığımı ve yine işimi aksatmadan vakıf için hazırlandığımı düşündüm.
Ama Altuğ bey bir kadınla birlikte olamayacağını öğrenir öğrenmez dağılmışdı ve kendini toparlayamıyordu. Bu yüzden eve gitmişti. En küçük şeyde sarsılan ben olsam da direncin galiba her kesden daha fazla. Ama bir zamanı var her şeyin. Benim de direncimin kırıldığı bir gün gelecek ve ben o zaman kendime hakim olamayacağımı ve incelediği yerden kopacağını hiss ediyordum. Benim pes ettiğim günün geleceğini hiss ediyordum. Derin bir nefes aldım ve karşımda duran Ayzer beye Küçük çiçek vakfı hakkında açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.