(8) Garip hiss ettiren yaşlı teyze

1500 Kelimeler
Asansörlerin olduğu bölüme gelerek düğmeye bastım ve gelmesinin bekledim. Geldiğinde içeriye adımımı attım ve benimle birlikte birinin daha bindiğini gördüm. Başımı çevirdiğimde yine tahammül edemediğim kadının, yani Elifin girdiğini gördüm. Suratına 5 saniyeden fazla bakmadım ama dağılmış olduğunu gördüm. Bu sefer asansörden inmedim. Bir şeyler olduğu yüzünden belliydi. Başımı eğerek asansörün çalışmasını ve bu kadının düğmeye basmasını bekledim. 4. katın düğmesine basarak asansörü çalıştırdı. Ara ara burnunu çekmesi ve gördüğüm kadarıyla yüzünden gözünden ağladığı ortadaydı. Hatta bayağı ağlamıştı. Neler olduğunu bilmiyordum. Bana yaptığının da kötü olduğunu biliyorum. Yüzünü bile görmek istemiyorum, ama yine de üzülmeden duramıyordum bu hâline. Lanet insafım. İyi misin diye soru sorduğumda sanki bunu bekliyormuş gibi birden bana sarıldı ve sesli bir şekilde ağlamaya başladı. Nefes almadan ağlaması benim de kötü olmama sebep oldu. Şşt geçti diyerek dayanamadım ve ben de tek elimle ona sarıldım. Asla insanların nasıl bir karaktere sahip olmalarından asılı olmayarak bu şekilde kötü olmasını, böyle ağlamasını istemem. Bu duruma dayanamamam da bu yüzdendir. Sevmiyor, ne yapsam da beni sevmiyor. Ben güzel değil miyim? Ben ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. Her yola el attım ama beni görmüyor diyerek kesik kesik konuşuyor aynı şeyleri tekrarlıyor ve ağlamasını sanki durduramıyordu. Anlamak istiyordum ama anlayacağımı sanmıyordum bu kızı. Ama Altuğ beyin peşinde olduğunu, ona aşık olduğunu biliyordum. Dayamadım ve fısıltı halinde geçececek dedim. Bir anda benden ayrıldı ve sanki yeni kendine gelmiş gibi ağlamasını durdurdu. Bana bakmadan kendine çeki düzen vererek göz yaşlarını sildi. 4. kata gelen asansörün açılan kapısından apar topar çıkarak uzaklaştı. Garip biri, hem güçlü, hem de zayıf olacak kadar garip biri. Dolan gözlerimi ben de silerek kızın durumuna üzülmeye devam ettim. Kimden bahsediyor, ne anlamda söylüyordu anlamıyordum. Altuğu seviyor ama neler olduğunu çözememiştim. Ama durumunun kötü olduğunu görmüştüm. Derin bir nefes alarak asansördeki giriş katının düğmesine bastım. Asansörden inerek kapıda beni bekleyen taksiye doğru ilerledim. Arka kapıyı açıp koltuğa oturdum. Çalışan taksi ile yine yollara bakmaya başladım. 25 dakikanın ardından arabamın yanında duran taksiciye ücreti ödeyerek araçtan indim. Arabam bıraktığım gibi yerinde duruyordu. Çantamdan anahtarı çıkararak arabamın kilitini açtım ve sürücü koltuğuna oturdum. Paltomu çantamı ve not defterimi yan koltuğa bırakarak arabamının motorunu çalıştırdım ve yola koyuldum. Yol alarak şantiyeye doğru sürmeye başladım. Araba kullanmayı gerçekten çok seviyordum çünkü yolları izlemek her zaman bana huzur veren sayılı şeylerden biri idi. Kırmızı ışığın yanması ile aracı yavaşlattım ve durdurdum. Bu ara yolu geçmeye çalışan teyze ile içim burkuldu. Çünkü elindeki yük ağır görünüyordu. İnşaat ve yemek için acele etmeli olsam da aracı sağ tarafa çekerek durdurdum. İnerek teyzeye yardım etmek için ve havanın soğuk olmasından dolayı paltomu da yanımda götürdüm. Paltoyu giyinerek teyzeye yaklaştım. Teyzeciğim merhaba. Acaba size yardım ede bilir miyim dediğimde yaşlı kadın durarak bana baktı ve yorgun gözlerle bana gülümsedi. Yaşlı teyzenin elindeki poşetleri elime alarak onunla birlikte yavaş yavaş yürümeye başladık. Bu teyze bana garip hissettiriyordu. İsmin nedir güzel kızım diye soru sorduğunda dilimden uzun yıllardır telaffüz etmediğim gerçek ismimin çıkmasıyla şaşırmıştım. Azra dedim ve dediğim söz kulaklarıma ulaşmasıyla kısa bir duraksama yaşadım. Adımlarımı durdurduğumda teyze de durdu ve bana baktı. Azra ayak değmeyen kum, pak temiz kız demektir kızım. Yüzün gibi ismin de çok güzelmiş demesiyle sanki kendime geldim. Ayliz teyzeciğim. İsmim Ayliz. Yalnış söyledim dediğimde teyzenin yüzünden bir gülümseme geçti. Güzel kızım asıl önemli olan isim değil ki, asıl önemli olan kendini kim gibi hissetmen dedi ve yürümeye devam etti. Yeşil ışığın yanmasına az kalmıştı. O yüzden acele ederek yolu geçtik. Kızım çok sağ ol, ben artık eve gideyim dediğinde ben de ona gülümsedim. Yok teyzeciğim, bu poşetler bayağı ağır, eve kadar bırakabilirim sizi dediğimde yorgunluk ne kadar çok varmış ki kadında, yüzünde güller açtı. Ah evladım, Allah senden razı olsun. Biliyor musun benim de bir zamanlar kızım vardı ve ismi senin gibi Azraydı dedi ve derinden gelen bir iç çekti. Bir zamanlar derken? Şimdi nerede ki? diyerek sorulmaması gereken soru sordum. Kadının anında gözleri doldu ve yolu yürümeye devam etti. Bunu yaptığım için kendime kızdım ve utanarak kadını takip ettim. Bir kaç dakika kendine gelen kadın burnunu çekerken onun hâlâ ağladığına emin oldum. Öldü dedi ve duraksama yaşadı. "Kocam çok gaddar biriydi. Hep erkek çocuk der başka bir şey demezdi. Benim de ilk çocuğum kız olunca bana hiç acımadı." dedi ve sanki o günleri yeniden yaşıyor gibi ürperdi. "Küç... üc... ücük ço... çocu... ğu, bir kaç günlük çocuğu poşete koyarak," dedi ve duraksadı. Anlamak zor değil bundan sonrasını değil mi? Gerçekten böyle insanlar var mı? Hiç mi merhametleri yok? Hiç mi insanların nedir bilmiyorlar? "Poşete koyup çöpe attı." dediğinde artık kadın içli içli ağlıyordu ve ben de onunla birlikte ağlıyordum. İnsanlara teselli veremiyordum ama onlarla birlikte çok kolay ağlıyordum, acılarını yüreğimde hiss ediyordum. Engel olmaya çalıştım dedi bir kaç saniye sonra yeniden yola devam ederken. "Beni o kadar çok dövdü ki, ben çocuğumu poşete koyarken, o ağlarken parmağımı bile kımıldatamıyordum. Zaten sonrasında bayılmışım ve bir hafta komada kalmışım." dedi ve elinin biriyle titreyerek gözlerini sildi. "Karnıma, yeni doğmuş bir kadının karnına o kadar çok tekme atmış ki, artık anne olmam imkansız olmuştu o günden sonra." dedi ve kendini durdurmak ister gibi derin derin nefesler almaya çalıştı. O dursa da, benim gözlerimdeki yaşlar durmaz ki? Ben bu duyduklarımı nasıl unutacağımı bile bilemezler, bu kadın tüm bunları yaşıyordu. Ben de hayatı zor yaşadım diye kendime açıyorum ama, karşımda cocuğunun ölümünü izleyen çaresiz bir anne vardı. Evleri fazla uzakta değildi. O yüzden çok fazla zaman geçmeden gelmiştik. Evi küçük bir mahallenin kenarındaki gece konduydu. Yol boyu ağladığım için ağzımı açıp tek kelime edememiştim. Geldik benim güzel kızım diyerek bana doğru döndü ve artık şişmiş ve kızarmış gözlerimi görerek elini uzattı. Yanağını okşamaya başladı. Bu kadında benim kalbimi hızlı attıracak bir şeyler vardı. Garip biriydi ve garip hissettiriyordu. Elini yüzüme vurmasıyla içimden bir şeylerin kopup gittiğini hissettim. Ah, benim güzel kızım. Neden kendini bu kadar üzüyorsun? Her şerde bir hayır vardır, bilmiyor musun? Rabbim kızımı öyle bir babayla büyümesi yerine erkenden kendi yanına almayı uygun görmüş. Bizler kimiz ki onun kararlarını sorguluyoruz diyerek kendi derdini unutup bana teselli veriyordu yaşlı kadıncağız. Bu ara öyle çok öksürdü ki, sanki ciğerleri yerinden fırlayacak gibiydi. Yardım etmek istedim ve poşetteki suyu hemen çıkardım. Kapağını açarak zor da olsa bir kaç yudum içmesine yardım ettim. Kendine gelen kadın kapıyı açtığında içeriye poşetleri bırakıp vedalaştım ve tüm ısrarlarına rağmen oturmadım. İşlerim olduğunu ve toplantıya yetişmem gerektiğini söylediğimde zaten çok fazla ısrar etmemişti. Son olarak bana Garip şeyler hiss ettiriyorsun bana dedi. Bu onun da tıpkı benim gibi garip hiss ettiğini belirtiyordu. Mahalleden ayrılarak yeniden arabamın olduğu sokağa geldim. Cebimden anahtarı çıkararak kapıyı açtım ve telefonuma uzanarak saate baktım. Zaman ne hızlı geçiyordu. 1 saat geçmişti ve ben artık şantiyeye gidersem Öğle yemeğindeki toplantıya geç kalacağımı anladım. Arabayı bir az hızlı kullanarak restoranın olduğu adrese geldim. Yarım saat vaktimin olmasını fırsat bilerek deniz kenarındaki bu restorana girmek yerine kıyıya doğru ilerledim. Kayalıklara hırçınca vuran dalgalara bakarak bu günkü olayları düşündüm. Ben bir aldatılma yaşadığım için kendime gelemezler, anneler çocuksuz kalıyordu. Çocuk kendi babası tarafından öldürülüyordu. Annelerin gözü önünde küçücük bebekleri katlediliyordu. Bu adalet değildi ama benim şimdiki durumum daha iyi diyebilirim. Denizin tuzlu kokusu gerçekten insana iyi geliyordu. Denizden yüzüme doğru esdiğinde gerçekten insana huzur veriyordu. Burası beni dinlendiriyordu. Yarım saatin ardından restorana doğru yürüdüm. İçeriye girerek resepsiyonda ki gence ismimi ve randevumu söyledim. Garsonlardan biri bana yolu gösterirken paltomu resepsiyonda portmantonun yanında duran görevliye teslim ettim. Garsonu takip ederek asansörle yukarıya çıktık ve masaya kadar bana eşlik etti. Az sonra misafirler de gelirdi. Garson beni cam kenarındaki masaya doğru yönlendirdi. Deniz manzaralı harika bir yerden randevu aldığı için Ayşegüle teşekkür edeceğimi aklıma not ettim. Oturduğum daha bir kaç dakika geçmişti ki içeriye giren takım elbiseli 3 kişi garsonun yardımı ile masaya doğru yaklaştılar. Onları bekliyordum. Ben de ayağa kalkarak gülümsedim. Misafirlerimiz gelmişti anlaşılan. Ben ayakta misafirleri beklerken bir kaç saniye sonra masaya yaklaşmışlardı. Alexander bey elini uzatarak kibar bir üslubu ile Bonjour Madame dedi ve elimi eline bıraktığımda elimi kaldırarak yüzüne yaklaştırdı. Elimin üzerine küçük bir öpücük bıraktığında utanarak başımı aşağıya eğdim. Bonjour Ms. Alexandre diyerek nazikçe karşılık verdim. Daha sonra tercümanı olan Ahmet bey ve şahsi asistanı olan Ms. Mesko beyle de tokalaştıktan sonra elimle oturmaları için küçük bir işaret verdim. Gülümseyerek karşıma oturan Alexander bey ve yanına oturan asistanı oldu. Benim yanımdaki boş sandalyeye ise Ahmet bey, yani tercüman eden oturmuştu. Çok teşekkür ederim Ahmet bey, siz dinlene bilirsiniz çünkü ben Fransızca biliyorum diyerek önce küçük bir açıklama yaptım Ahmet beye. Adam Alexander beyin ülkeye geldiğinden beri yanında yer alıyor ve her yerde ona eşlik ederek tercuman olarak çalışıyordu. Malûm her kes benim gibi fıransızca bilmediği için gittiği her yerde tercümana ihtiyacı oluyordu. Fransızcayı yeni işe girdiğim dönemlerde boş zamanlarım olduğunda öğrenmeye başlamıştım. Zaman zaman fıransız iş adamları ile görüşlerde de kendimi geliştirmiş ve neticede fıransız dili üzre lisans almıştım. Siz Kuvars Holdingin Mimarlık bölümünün müdürüydünüz değil mi Ayliz hanım diye soru soran Alexander beyin hafif aksanlı ismimi söylemesi beni utandırmıştı. Evet efendim, Ayliz benim diyerek utançla konuştum. Fazla çekinken bir karaktere sahip olduğum için fazla utanan biriydim. Fransızcayı galiba çok güzel biliyorsunuz. Konuşmanızda Türkçe aksan hissetmedim açıkçası demesiyle yine utanarak önümdeki boş bardaklara baktım. Evet, Fransızcayı çok iyi biliyorum, çünkü öğrenmeye hevesli olduğum yıllar vardı. O yüzden dile hakimim dediğimde gülümsedim ve ara ara göz teması kursam da çoğunlukla masaya bakıyordum. Sevindim bizim dile hakim olmanıza. Ben sizin kadar maalesef Türkçeyi bilmiyorum. bir tek Allaha emanet kelimesini biliyorum dedi ve bu bizi güldürmüştü. Bir de Eyvala biliyorum dedi yine aksanlı konuşarak. Önemli olan dili bilmek değil, ülkedeki kültürü ve insanları tanımak diyerek bakışlarımı gözlerinin içine çevirdim. Fazla bakmasma da ayıp olmasın diye kendimi zorluyordum. Tabi sadece bir kaç saniye sürüyordu bu zorlama da. Evet ülkeme ait bir şey söz konusu olursa cesaretim beni bile şaşırtacak kadar ortaya çıkıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE