...‘’Sadece yap, Kâinat.’’ diye fısıldıyordu hep.
Ben de öyle yapıyordum. Sorgusuz devam ediyordum. Bunları Birlik için ya da Alperen için yapmam umurumda değildi. Beni evin içindeki savaştan çekip çıkaracak her şeye katlanabilirdim.
Sürtünme sesi ile kafamı çevirip sesin deldiği tarafa baktım. Emre bölmeyi bulmuştu. Duvarın küçük bir kısmı içeriye doğru girdi, sonra da kısa bir süre sessizlik doldurdu odayı. Emre bana baktığı an duvarın büyük bölümü içeriye doğru sürüklemeye başladı. Adımlarım tok sesler çıkarırken Emre'ye yaklaştım. İkimiz de duvarın tamamıyla açılmasını bekliyorduk. Hayatım boyunca böyle bir şeyi sadece filmlerde görmüş ve sadece oralarda olur sanmıştım. Şimdi ise bütün bunların aslında gerçek olduğunu fark ederek hayret ile izliyordum.
Duvarın açılması uzun sürmedi. Zaten fazlasıyla dar bir alan bırakmıştı. Emre'nin oraya girmesi imkânsızdı ben de sormadan öne atıldım. Daha zayıf olan bedenim bile araya girerken sürtünüyordu, bu oldukça rahatsız ediciydi.
“Tam olarak ne arıyoruz?” diye sordum.
“Çek veya para ile ilgili evraklar.” dediğinde ben çoktan kâğıtları karıştırmaya başlamıştım bile. Parmaklarım kâğıtların üzerindeki dolaşmaktan toz tutmaya başlamıştı. Birkaç çek elime iliştiğinde umutla onları Emre'ye uzattım.
“Al bir göz at.” dedim.
“Çok iyisin!” deyip kâğıtları arka cebine yerleştirdiğinde birkaç çek ve üzerinde para miktarı yazan kâğıt bulup göz attım. Üzerinde yüksek miktarda paralar yazılıydı ve bu kadar ciddi rakamlar olduğunu tahmin bile etmemiştim.
“Yuh!” dedim çeke bakarken.
“150 milyar dolar mı?”
Şaşkınlığım karşısında Emre de güldü.
“Ne sandın? Ün kuruş için uğraşmıyoruz burada.”
Hak verdim. Bu kadar ciddi paralar için elbette insanlar delirir ve birbirlerini öldürürlerdi. Bana kalırsa paranın bu kadar kutsal olduğu bir dünyada cennete ihtiyaç duyulmazdı. İnsanların zihinlerinde para zaten cennetin yerini tutacak kadar güçlü bir hale gelmişti.
Bulduğum tüm çekleri alıp orada çıktık ve sonunda derin bir nefes aldığım için şükrettim. Başımın ağrısı üzerine havasızlıktan serseme dönebilirdim. Havadaki tozdan bahsetmiyordum bile.
Planladığımız gibi aldığımız çeklerin üstüne bir de bir üst kata daha çıkıp rapor bilgi aramaya başladık. Şems’in yurtdışındaki tüm bağlantıların aradık. Tozlanmış rafların arasından bulduğumuz her şeyi topladık. Ne kadar kirli işi varsa hepsini sakladığı yerden çekip aldık.
Kâğıtları küçük bir çantaya atıp oradan da çıktık ve ön durağımız Alperen’in yanıydı. Fabrikanın öbür tarafın geçip girişin olduğu kısma gidecektik.
“Burada neden kimse yok?” diye sordum dar bir yerden geçerken. Emre tam arkandaydı.
“Şems’in burada olduğunu kimse bilmiyor. Sadece çok yakın adamları biliyor onların da çoğu toplantıda.”
Dar kısımdan çıkıp sağa doğru döndüğümüzde Emre tedbirliydi. Tüm bunlara ne kadar alışkın olduğu belli oluyordu. Alperen’in ise tüm o odalarla yalnız olacağı düşüncesi beni endişe bulutunun içinde bırakıyordu. Kendimi düşünmekten alıkoyamıyordum.
“Alperen iyi midir?” diye fısıldadığımda karanlıkta kahverengini üzerine köyü bir bulut çekilmiş gözler bana döndü. Umurunda bile olmadığını anlamam için zeki olmama gerek yoktu.
“Endişe duyman gereken son kişi o.” dedi.
Birbirlerine karşı nefret beslemeleri çok normaldi ama tekrar birlikte çalışmaları fazlasıyla saçmaydı. Ölüm ile dans ediyorlardı fakat bu dansı ederken birbirlerine sırtlarını dayıyorlardı. Her an aralarından biri bir diğerine atak gerçekleştirebilirdi. İpte yürümekten daha tehlikeliyi bu ve bu işin sonunda ikisinden birinin mutlaka ihanet edeceğini biliyordum.
Merdivenlerden aşağı indikten sonra derilerin torbaların içinde asılı olduğu bir bölüme girdik. Kirli pencerelerden sızan ışık, bıçak gibi keskin hatlarla içeriyi aydınlatıyordu. Yere baktığımda köşede birikmiş kanı gördüm. Kalp atışlarımı korkuyla arttıran o kan, hücrelerimde Alpereni hissettirdiğinde koşarak köşeyi döndüm. Düşündüğüm sahne neyse ki yoktu. Karşımda, öldürdüğü adamların arkasındaki koltukta oturmuş umursamaz bir Erez vardı.
Etrafa kan sıçramış ve yerde yatanların ruhu onları çokta terk etmişti bile. Alperen ile göz göze geldiğimizde etraftakiler karanlığa rağmen gözlerimden ruhumu okuyabileceğini hissettim. Kan göllerine basmadan dikkatli onun yanına yaklaştığımda o da ayağa kalktı.
“Beklettiniz.” dedi soğuk bir sesle.
“Belgeleri aldık.” diye cevap verdim.
Gözleri alnıma ilişti fakat hiçbir şey söylemeden Emre'ye baktı.
“Hepsini aldınız mı?” diye sordu.
Beni umursamamış olması hayal kırıklığına uğrattı. Boynuma sarılmasını beklemiyordum ama en azından nasıl olduğumu sorabilirdi.
“Hepsi tamam.” diye yanıtladı Emre.
Gözleri tekrar beni bulduğunda garip bir soğukluk fark ettim.
“Sen iyi misin?” diye sordum.
“Sıkıntı yok.” dedi yerdekilere bakarak. “Burayı temizlememiz gerekiyor.” diye devam etti. Sesi buz gibiydi, ortamın havasını daha sakinleştiriyordu ama bu durum aksine beni daha da geriyordu.
Onu umursamadan etrafa baktım. Etraf baktım. Temizlemek mi? Bir kan gölünü nasıl temizlerdiniz ki? Bunlar delirmiş olmalı, diye düşündüm.
“Kâinat, şurada büyük bir torba olacak onu getir,” diye arka tarafı gösterdiğinde seri hareketlerle Alperen’in dediğini yaptım. Getirdiğim torbayı Emre temiz bir yere açtı. Ben de el fenerini yakıp etrafı aydınlattım. Bütün ışıkları açmak dikkat çekebilirdi.
O sırada, Alperen de kan için kalmış bir adamı kollarından tutup sürüklemeye başladı. Kan izi ardından oluşurken midemin daha fazla bulandığını hissettim “Hepsi koymayacaksınız değil mi?’ diye sordum diğer adamları göstererek.
Alperen, sürüklemeye devam ederken kafasını hafifçe kaldırıp bana baktı. O sırada alnının sol tarafında bir çizik oluştuğunu fark ettin. Daha önce karanlıkta görmemiştim. Benim de yaram vardı ama onunki yanağından aşağıya doğru kanıyordu.
“Sadece Şemsi götüreceğiz. Onun cesedini götürmem şart, öldüğünün kanıtı olması gerekiyor.”
En azından bütün cesetlerle uğraşmayacakları için mutluydum. Her yerim ağrıyordu ve saat gecenin ikisi olmuştu bile.
“Senin kız dişli çıktı.” diye söylendi Emre, torbayı kenara çekerken.
Alperenin silahını ve diğer eşyalarını alırken bana baktı. Emre, “Göründüğü kadar yumuşak değilmiş.” diye devam etti.
Yumuşak kelimesi Alperen’in gülümsetti çünkü bu kelimeyi sevmediğimi biliyordu. Siyah gözlerini Emre'nin kahve tonlarına değdirirken çokbilmiş bir tavırla konuşmaya başladı. “Tüm kadınlar, göründüklerinden çok daha güçlüdürler.” dedi.
Bunu söylediğinde ben de gülümsedim. İçimde küçük bir sıcaklık tüm bedenime yayılırken yalnızlığın beni terk ettiğini hissettim. Çünkü bana güvenen birilerinin oluşunu hissetmek bana yabancıydı. Bunu hissediyorsanız yalnızlık sizinle değildir.
Alperen, torbaya koyduğu cesedi omzuna aldı ve üçümüz beraber çıkışa yürümeye başladık. Boş, büyük alanda ayak seslerimiz yankılanırken çıkış kapısını açtım. Alperenin arabası, ormanın buradan görünmeyen kısmındaydı ve o torbayı nasıl taşıyacaktı hiçbir fikrim yoktu.
Evet, güzel bir görüntüsü vardı ve ihtişamlı duruşu çok güçlüydü fakat o da bir insandı sonuçta.
“Onu taşıyabileceğine emin misin?” Sorum karşısında dalga mı geçiyorsun der gibi baktı.
“Niye?” diye sordu önüne dönerek. “Sen mi taşımak istiyorsun?”
Emre'nin eğlenir gibi kıkırdadığını duydum, şakayla söylendim, “Peki, ne halin varsa gör.” diye ben de güldüm.
“Şaka yaptım küçük kız.”
Alperen’in sesi daha sıcak geliyordu. Az önceki soğuk katil yüz ifadesi gitmiş yerini tatlı kuzene bırakmıştı.
Dakikalar ve dakikalar sonra karanlık ormanda, ağaç dalları gökyüzüne kalın damarlar gibi saplanıyor, ardında büyülü karanlıklar saklıyordu. Havadaki keskin soğuk tenine çarparken kollarımı kendime biraz daha yasladım.
Arabanın için girmek için acele ile yürürken Alperene baktım, o da anahtardan kapılı açtı. Tıklama sesinin ardından ön koltuğa geçtim. Cesedi arka bagaja artıklarında Alperen ve Emre de içeri girdiler. Emre arka koltuğa geçmişti ve arabanın içi hala buz gibi soğuktu.
Alperen arabayı çalıştırdığı an tek istediğim eve gidip sıcak bir duş almak ve kahvemi yudumlamaktı. Başımı geriye yaslayarak ağırlık yapan göz kapaklarıma kaplamaları için izin verdim. Arabanın içinde ne olduğunu anlamadığım, titreyen bir cızırtıyla gözlerim tekrar açıldı.
“Efendim?”
Alperenin telefonu olduğunu anladığımda tekrar başımı geriye yasladım yavaş yavaş arabayı hareket ettiren siyah gözlerin sahibi bir yandan da telefonla konuşuyordu. Birden birde arabanın fren yapması ile Alperen’in şaşkınlığı beni tedirgine çevirdi.
“Ne diyorsun Selim sen?”
Sesi endişe ile sarılmıştı. Arka koltuktaki Emre'ye baktım. O da benim kadar şaşkındı.
“Selim kim?” diye sordum ama bilmiyor gibi silkti.
“Tamam, sağ ol kardeşim.” deyip telefonu kapattığında ortamda yoğun bir gerginlik hâkimdi.
“Ne oldu?” diye sordum
Bir yandan da kötü bir şey olmaması için dua ediyordum. Bedenim daha fazlasını kaldıramazdı herhalde.
“Kâinat.” dedi gözlerime endişeyle bakarak. “Annen kalp krizi geçirmiş!”
Üzerimden dökülen kaynar sular bütün bedenimi felç ederken tek kelime bile edemedim. Kendimden binlerce kat daha fazla nefret ettim.
Annemi o adamdan koruyamadım!