"Kavanozlar paramparça olmuş, kızın gözlerinde hayal kırıklarım."
Küçük bir kız gördüm geçmişimde. Büyük ruhu umut ile beslenen küçük bir kız... Silik silik hatırlıyorum geride bıraktıklarını fakat kocaman açtığı siyah gözlerindeki kan damarlarını aklımdan çıkaramıyorum. Gözlerimi her kapattığımda ruhu bakıyor o gözlere. Sanki hiç silinmeyecekmiş gibi hissettiriyor, bu duygu beni boğuyor.
O kızın gözbebeklerinde yardım çığlığı içinde yalvaran bir şeyler görüyorum fakat dudakları 'uzakta kal' der gibi buruk buruk gülümsüyor. Gitmemi istemiyor gibi ama sıkışı kalmış öylece, belki de kimsenin ona yardım edemeyeceğini o da biliyor. Bu yüzden uzakta kalmamı istiyor. Ona dokunursam teninin yanacağını zannediyor. Ben de öyle sanıyorum, ona dokunursa yanarım diye korkuyorum.
O tıpkı bir ateş gibi, hiç dinmek bilmeyen bir ateş. Dumanı bile canımı yakıyor. Beni boğulmaya doğru itiyor ama bunu o kadar farkında olmadan yapıyor ki!
Bana uzak dur dediğinde adımları her an gerilemeye hazır. Ben de dediğini yapıyorum, uzakta duruyordum, gerileyip düşmesinden korkuyorum. Her hareketimde gözleriyle takip ediyor beni ve ayaklarımı geriye her attığımda ruhuma saplanan bir şeyler oluyor gibi. Sanki ondan uzaklaştıkça onu bu sıkışmışlığın ve karanlığın içinde tek başına bırakıyorum gibi. Bu duygunun üstesinden gelemiyorum.
Ruhuma saplanan şeylerin ne olduğunu eskiden bilmiyordum, bunun içten içe hep var olan bir acı olmasından şüphe ediyordum ama öyle değildi. Büyüdüğüm her sene teker teker, birer birer yere fırlattığım cam kavanozların parçalanmış sivri uçları ayaklarıma batıyor, ruhuma saplanıyor. Canımı yakan şey en başından beri buydu.
Kavanozlar paramparça olmuş, kızın gözlerinde hayal kırıklarım.
Kavanozlar paramparça olmuş, kan içinde ayaklarım.
Kavanozlar paramparça olmuş, bir zamanlar içine hayallerimi yazıp attığım.
Ben mi, bunu ben mi yapardım?
Hayır, hayır! Ben değil, kızarmış siyah gözlerin sahibine ait bu kararmış kâğıt parçaları. Küçük notlara yazardı kalbini. Sonra da kalp atışlarıyla doldururdu bu kavanozları. O benim eskiden var olduğum kişiydi, şimdi ise çoktan yok olmuş bir ruhtan başka bir şey değil. Yo olsa da içimde bir yerlerde varlığı hala nefes almaya devam ediyor.
Nasıl da aptalım, nasıl da karmakarışık!
Her geçen sene elime başka bir kavanoz alıp yere fırlattım. Paramparça ettim küçük kızın kalbini. Şimdi o kâğıtların mürekkebi sessizlik içinde kanıyor harflerden. Hiç karşı koymadan, tek kelime etmeden kanıyor ve cam parçacıkların tenine batmasıyla kanıma karışıyor, zehir gibi yavaşça öldürüyor beni.
Küçük kızın tuttuğu dileklerin her harfi birer birer ruhuma batıyor bıçak gibi, karşı koyuyorum. Ele geçiriyor, kaçacak yer bırakmıyor, tek kelime edecek hakkı hala kendimde bulamıyorum. Sadece kafamı kaldırıp küçük kıza bakmak istiyorum. Ellerimi yanaklarına koyup onu ısıtmak, iyi hissettirmek istiyorum fakat korkuyorum. Bir insan kendi yarattığı harabeyi nasıl yok ederdi?
Bu harabede sadece kırılmış cam kavanozlar ve kâğıt parçaları yok. Bu harabede; küçük kızın kırılmış ruhu var, ortaya saçtığım.
Kızarmış kocaman siyah gözleri, içine inançlı kalp atışlarını yazdığı kanayan mürekkepleri var. Ben varım...
Üzerinde dünyalar taşıdığım kafamı kaldırıyorum ve küçük kızın uzun, kıvır kıvır inen saçlarına bakıyorum özür diler gibi. Gözlerine bakacak cesareti bulamıyorum. Yarattığım harabeye bakmak, beni suçluluk duygusuyla yalnız bırakıp köşeye sıkıştırıyor. Sonunda istemsizce bir çift siyah göze sürükleniyor gözlerim. Ve gözlerim onun gözlerine saplanır saplanmaz küçük kızın sis yığını gibi havada dağılmasını izliyorum.
Ben bu anı bir yerlerden hatırlıyorum, diye düşünüyorum. Dağılmalar ve öylece zamana karışıp yok olalar bana hiç de yabancı gelmiyor.
Bir şeylerin beni terk ettiğini hissediyorum, bir şeyler içimde ağırlık yapmaya devam ederken. Çığlık sesi kulaklarımı çizerken etrafı tarıyorum fakat çığlık atan kimse yok. Küçük kız dağılırken ağzını bıçak açmıyor. Sadece toz bulutu haline gelene kadar dağılıyor. Ardından büyük bir boşluk bırakıyor, tıpkı cam kavanozlar gibi.
Küçük kızı da ben mi dağıttım?
Çünkü geride benden başka hiçbir şey kalmıyor. Göğsümde koca bir boşlukla gözlerimin yandığını hissediyorum. Etraf ıssız bir çöl kadar sessizleşirken yerde duran kırıkları, dağılmışlıkları ve silinmişlikleri inceliyorum teker teker.
Birden bire içime yerleşen soğuk bir sükûnet beni şaşırtıyor. Bu dinginlik, bu boşluk... Küçük kızın dağılmış kokusu hala havadayken bu kabul edilemez. Hele ki ayaklarıma hala hayal kırıklarım batıyorken ve hele ki aynada yansıyan siyah gözler bana böylesine bakarken... Bu zor, bu kabul edilemez!
Beni görmezden gelmeleri kabul edilemez, bana içlerindeki kötülüğü kusmaları kabul edilemez, bunca lüksün ve ışıltının içinde bana bir eşyaymışım gibi davranmaları kabul edilemez. Gözlerimin içine bakarak ağlayacağımı bile bile bana o kelimeleri söylemiş olmaları kabul edilemez.
Etraf güneş batmış, hatta hiç doğmamış gibi karanlığa gömüldü, sanki düşündüklerim beni o dünyanın içine çekti. Ruhuma tanıdık bu karanlık, yabancı değil. Bir şekilde zaten içinde hep yaşıyormuşum gibi beni sarmasına izin verdiğim bir boşluktu bu.
Karanlığı bıçak gibi kesen keskin bir ışık hücresi bir görünüp bir kaybolurken, beynim küllerden ibaretmiş gibi hissettim. Nefes alamayacak kadar yorgundum. İçinde bulunduğum karanlıkta görüntüler saniyeler içinde görünüp kayboluyordu. Yer mi kayıp gidiyordu yoksa ben mi havada asılı duruyordum?
Daha az önce hissettiğim sükûnet, yerini yorgunluk ve ölümüne uykuya bırakmış gibiydi. Neredeydim?
Zihnim, buğulu görüntüleri tekrar tekrar fakat karışık bir şekilde önüme sererken, o ışık tekrardan içeri girdi ve buğulanmış, renkleri birbirine karışmış bir dünya aralandı. En son eve gitmek için can atıyordum. Yakalanmış ve nezarete atılmış olma ihtimalimizin ne kadar yüksek olduğunu fark edince olduğum yere gömülmek istedim.
Bir iki fısıltı üzerimde hafifçe uçup geçti ve ardından tekrar kararan, yerini cam kırıklarıyla kâğıtlara bırakan dünya simsiyah bir boyayla kapatılırcasına aktı, birbirine karıştı. Buğulu dünyaya geçmeye çalışıyor fakat her seferinde cam kavanozların sivri uçlu hayal kırıklığına çekiliyordum. Gerçek hangisiydi hiçbir fikrim yoktu.
Rüya mıydı?
Zorla buğulu görüntüye hâkim olmaya çalışırcasına gözlerimi araladım. Üzerime ölümün ağırlı eğilmiş gibi kendimi bir yerde uzanırken buldum. Bedenimi hissedemiyordum ama sırtımdaki o tuhaf duyguyu biliyordum. Kendimi rengi solmak üzere olan beyaz bir duvara bakarken buldum. Ortasından turkuaz bir şerit geçiyordu.
O küçük kız yoktu. Dağılmış kül parçaları, kırılmış cam parçaları yoktu.
Hastane duvarı ve beni hastane kokusundan korumak için atılmışçasına üzerime örtülmüş bir mont vardı. Kulaklarımdaki o kelimeler de üzerime birer ağırlık verdi.
"Annen kalp krizi geçirmiş!"
Olanları tekrar hatırlayınca zihnime ışık doldurulmuş gibi gözlerimi ovdum. Göz kapaklarım hem ağrıyor hem de yanıyordu.
Alperen ve Emre ile hastaneye gelmiştik. Emre, bagajdaki cesetten dolayı önce karşı çıkmıştı ama Alperen onu umursamadan çoktan hastanenin yolunu tutmuştu bile.
Annemi ameliyata almışlardı ve babamla aynı koridorda saatlerce beklemek zorunda kalmıştım. Bağırışlar, birbirini suçlamalar, hakaretler, ardı arkası bitmeyen tartışmalar ve gözyaşları...
Asla bir yere varamıyorduk. Asla bir baba kız olamıyordu. Tek yaptığımız daha fazla zorlamaya çalışmaktı. Ondan ölümüne nefret ediyordum. Dünyada şiddeti güç olarak gören tüm erkeklerden nefret ediyordum.
Kendinden güçsüze baskı yapan her insandan tiksiniyordum.
Midem bulanıyordu. Ah ciddi anlamda bu hastane kokusu midemi bulandırıyordu. Sırtım, yaslandığım bu oturma alanına birleşmiş gibiydi sanki, kaskatı bir halde ağrıyordu. Başımı yasladığım yerden kaldırıp Alpereni görme ihtiyacıyla etrafıma baktım. Yanımda tanımadığım yeşil montlu genç bir erkek ve etraftaki birkaç akrabadan başka kimse yoktu.
"Merhaba." dedi yanımdaki, sıcak bir gülümsemeyle.
Tehlikeli bir maddeye bakar gibi onu süzdükten sonra boğazımı temizledim, "Sen kimsin?" diye sordum.
Tanımadığım bir akrabam olabilirdi. Annemi görmeye o kadar çok kişi gelmişti ki birçoğunu tanımıyordum.
"Alperen, seninle kalmamı istedi. İşi vardı daha sonra seni arayacağını söyledi." diye fısıldadı.
Doğru ya! Bagajdaki cesedi Birliğe götürmeleri gerekiyordu. Kaç saat yanımda durmuştu kim bilir, uyuduğumda buradaydı. Ah benim yüzümden tüm düzeni bozuluyordu. Her şeyi nasıl da bozuyordum.
"Sen arkadaşı falan mısın?" diye sordum gözlerindeki kahveyi incelerken. Hafif sakalları vardı ve oldukça samimi görünüyordu. Bu samimiyet yüzündeki
"Ben de Birlik’in bir üyesiyim." dedi. o bu kelimeleri söylediğinde kendimi oturduğum yerde iyice düzelttim. O gözlerindeki samimiyet, bir anda sanki tehlikeli bir hal aldı.
Hafifçe güldüğünde kafamı ona çevirdim. "Ne oldu?" diye bu sefer o sordu.
Omuz silktim ve derin bir nefes aldım.
"Sanırım asla bu tür şeylere alışamayacağım." dedim sesimi kısık tutmaya özen göstererek.
Yüzündeki gülümseme büyüdüğünde garip bir şekilde dişlerinin ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Fakat o bunu fark etmeden gözlerimi çektim. Oldukça sakin ve pozitif bir tavrı vardı. Yüzündeki ifade bana o an acıdığı için miydi yoksa bakışları hep böyle iyimser mi bakıyordu bilemiyordum. Çocuksuydu ama Birlik ile çalıştığına göre fazla göründüğü gibi değildi.
"Her yeni böyle söyler." Dedi "Çünkü en başta bu, böyle yaşayamam dediğin bir durumken, sonrasında alıştığın bir hayat tarzına dönüyor." diye devam etti.
"Ne zamandır içindesin?" diye sorduğumda hafifçe kaşlarını çattı ve hesap yapıyor gibi sempatik bir şekilde gözlerini kısıp yukarı baktı.
"Sanırımm..." dedi gözlerime bakmadan, sesi bir mırıltı gibi kulaklarıma doldu. "Üç yıl 15 gün. Hatta... Hayır, 15 gün olmasına bir kaç saat daha var." dedi.
Ona sanki 'ben Alperen den hoşlanıyorum' demiş gibi tuhaf bir halde baktım. Bakışlarım, ne düşündüğümü belli etmiş olmalı ki yeşil montunun cebine ellerini sokarken tekrar güldü. Delirmiş olmalıydı. Gün ve gün, ay ve ay sayıyor muydu?
‘’Saatlerini saymana sebep olacak kadar ne yaşattılar sana?’’ diye sordum.
‘’Beni boş ver, sen pek rahat değilsin sanırım.’’ dedi. Olduğum yerde rahatsızca hareket ettim. Her yerim utulmuş gibiydi.
"Annemi görmek istiyorum." dedim.
Karşımdaki pencerenin ardında annem yatıyordu. Oturduğum sandalyeden destek aldım olduğum yerden hafifçe ayağa kalkarken. Ayağım, kaygan bir zemine değmişçesine yerden kesildi. Başım öylesine dönüyordu ki duvarlar yer değiştirmiş gibiydi.
Kolumdan tutan bir el beni tekrar yerime oturturken, gözlerimin önünü kesmiş kara bulutlar etrafımı silik silik görmeme sebep oluyordu. Saniyeler içinde kara bulutlar yavaş yavaş yerini hastane görüntüsüne bırakırken yanıma birkaç tanıdık geldi.
"Kâinat, iyi misin kızım?" dedi bir teyze sesi. Yüzüne baktığımda bunu söyleyen kişiyi tanıyordum ama nereden tanıdığımı çıkaramamıştım. Ailem ile olan bağlarım öyle kopuk kopuktu ki.
Başımı evet der gibi salladım. "İyiyim, sorun yok." dedim.
Uzatılan suyu ağzıma götürürken midemin açlıktan ağrıdığını hissettim. Önemli bir şey olmadığını anladıklarında meraklı bakışlarla yerlerine geri döndüler.
Sakin ve kadifemsi sesiyle yanımdaki yeşil montlu bir şeyler söyledi. "Önce bir şeyler yemelisin. Ayrıca çok da yorgunsun." dediğinde kahve gözlerine baktım.
"Onu görmek istiyorum." dedim.
Kollarından biri tekrar düşme riskine girmemem için sırtımda duruyordu. Diğerinde ise elinde bir telefon vardı ve arada bir titreyip duruyordu.
"Şu an durumu iyi ama içeri almazlar." dedi annemin bulunduğu odanın camına bakarken. Kafasını çevirip bana baktığında o kadar yorgun ve bir o kadar da çaresiz hissediyordum ki birinin yardım etmesi için içten içe ağlıyordum.
Gözlerinin içine bakarken ne kadar kırılgan baktığımı bilmiyordum ama öylesine kırılgan hissediyordum ki dokunsalar rüyamdaki küçüklüğüm gibi havada dağılabilirdim.
"Bir şeyler yersen içeri almaları için elimden geleni yaparım." dedi kararını değiştirmiş gibi.
Hiçbir şey söylemeden gözlerine bakmaya devam ettim. Her şeyi durdurup başımı, daha adını bile bilmediğim bu adamın omzuna yaslayıp sonsuza kadar uyumak istiyordum. Birini kaybetme korkusu öyle güçlü bir duyguydu ki, annemden uzakta yaşayabilirdim ama onu kaybetme ihtimali beni güçlü bir zelzele gibi sarsmıştı.
"İyi misin?" diye sordu o da aynı şekilde bana bakarken. Bu soruyu her duyduğumda otomatik olarak dudaklarımın arasından çıkan kelimeler oluyordu. Ama bu sefer durakladım ve o kelimeler dökülmeden önce kendime hissettiğim şeyi düşünme izni verdim.
"Bilmiyorum." dedim fısıldayarak. Yanımdakinin adını bile bilmiyordu ama önemi yoktu, onun yeşil montuna baktım sadece. Rengi çok güzeldi. Kapalı yeşil...
Kafam o kadar karışıktı ki ne düşündüğümü bile bilmiyordum. Tüm bunları kafamdan temizlemek istiyordum. Annemin iyi olup olmadığını, Alperen’in ne halde olduğunu, bundan sonra olacakları düşünmeden öylece kalmak istiyordum.
"O, uyandığında seni bu halde görmesini istemezsin değil mi?" dedi yeşil montlu, gözlerime kenetlenirken kelimeleri öyle inandırıcıydı ki dediğini yapıp kolundan destek alarak ayağa kalktım. Annemin beni zayıf görmesini istemiyordum. O an ona olan bütün kırgınlığım geçti sanki. Sadece üzülmesini istemiyordum.
Etraftakiler, kaçamak bakışlarla bize bakarken anneme camdan bakmak için biraz durdum. Tüm o kablolar ve cihazlar arasında o kadar naif duruyordu ki. Tüm varlığımla ondan özür dilemek istiyordum. Yorgun bedeni oraya hiç yakışmıyordu. Son yaptığımız konuşmadan sonra kendimi suçlu hissediyordum, yüzüne nasıl bakacağımı bile bilmiyordum.
Sen rezil bir çocuksun, demişti bana. Babama benzediğimi söylemişti, bunu doğru olduğuna inanmasam da hala düşündükçe canımı yakıyordu.
Onu son aradığımda bana söylediği kelimeler bunlardı. Evet, belki de haklıydı. Ben rezil bir çocuktum. Onca şiddete sesi çıkmayan o küçük kız suçluydu. Annesi acı çekerken kendisi hayallerini kavanozda toplayan ben, suçluydum.
Beyazlamış, rengi gitmiş yüzünde bana karşı olan kırgınlığını okudum. Camdaki yansımam, kendimi suçlayan tarafıma hak verir gibi bana baktı. Gözlerim bana dik dik bakarken kendime öyle yabancı hissettim ki.
Suçlusun, dedi yorgunluğum kendi gözlerimden akarken. Herkesten, babandan çok sen suçlusun!
"Hadi"
Beni içimdeki koca kargaşadan çekip çıkaran sese döndüm. Daha kim olduğunu bile bilmediğim yeşil montlu çocuğa dönerek koridorda onunla yürümeye başladık. Ona içimdekileri anlatabilir miydim acaba? Neden böyle göründüğümü anlayabilir miydi?
Muhtemelen hayır, her yabancı gibi o da benim tuhaf davrandığımı düşünüyor olmalıydı. Öylece dalıp giden hüzünlü bir kadından başkası olamıyordum.
"Alperen’in, seni Birliğe alacağını ilk duyduğum zaman seni tanımayı çok istemiştim." dedi önüne bakarken. Yavaş adımlarla beni nereye götürdüğünü bile anlayamadan çevreme tepkisiz bir şekilde bakınıyordum. Kafeteryaya gittiğimizi biliyordum ama geri dönmek istesem koridorlar karıştıracak kadar düşünmüyordum.
Yanımdaki bu genç adamın yüzüne ve sakallarına baktım. Birlik dnilen bu örgüte katıldığımı bilen daha kaç yabancı vardı kim bilir. "Neden?" diye sordum sadece.
"Sen daha iyi tanıyorsundur. Alperen, öyle herkese kefil olmaz."
Kırgınlık kokan küçük bir kahkaha attığımda şaşkınlıkla bana baktı. Bir anda neden güldüğüme anlam verememişti.
"Güçlü falan olduğum için mi bana kefil olduğunu sanıyorsun?" dedim. Sesimde garip bir kırılmışlık vardı ve ben ne kadar istesem de kurtulamıyordum bundan.
"Tek gerekçe güçlü olmak değildir." dedi omuz silkerek. "Kimileri çok zeki, kimileri çok yetenekli veya faklı bir yanıyla ortaya çıktığı için Birliğe alınır." diye devam etti.
"İnan bana." dedim bıkkınlıkla konuşurken. "Bende bu saydıklarının hiçbiri yok. Ben sadece onun kuzeniyim. Başka bir özelliğim yok." dedim. Genellikle kendi başkalarının yanında bu kadar küçümsemezdim, ben kendimi içten içe kendimle konuşurken zayıflatmaya daha alışkındım.
"Bence yanılıyorsun. Alperen mutlaka sende bir şeyleri fark etmiştir." diye cevap verdi. Bu alışılmışın dışında pozitif olan, ya da bana oldukça kibar davranan tavırlarına uyum sağlayabileceğimi düşünmüyordum. Ona normalde de bu kadar kibar olup olmadığını sormak istedim.
‘’Se öyle diyorsan…’’ dedim sadece. O benim de bazı yeteneklere sahip olduğumu düşünmeye devam edebilirdi. Merdivenlerden iniyorduk ve o sırada ona Alperen’in 'ya bana yardımcı olursun ya da evimden gidersin ' anlaşmasını anlatmak istemedim. Sırf bu yüzden örgüte alınmış olmak da kaderin bir tokadı olabilirdi.
Bir yandan da o kadar kişi varken neden ben diye düşünmüyor değildim.
"Her insanın kendi içinde keşfedilmeyi bekleyen bir yeteneği olduğunu düşünüyorum."
Sesi kulağıma dolarken konuşmak istediğim son konunun bu olacağını düşündüm.
Çünkü biraz daha devam edersek fazla ileri gideceğimi, hatta ona Alperen ile yaptığımız anlaşmadan bahsedeceğimden korkuyordum. Üzgün olduğum zamanlar bu yüzden konuşmak istemezdim. İçimdekileri hemen anlatmaya başladım.
"Bunu konuşmasak olmaz mı?" Sesim, acı çeken küçük bir kız gibi çıkmıştı. Zaten öyleydim ve bunu kabullenmekte sorun yoktu ama bu beni oldukça zayıf hissettiriyordu.