Bahaneler

1817 Kelimeler
Soğuk duvarlar birer düşman gibi gözlerini dikmişlerdi bana. Üzerime düşeceklermiş gibi hissetmeden edemiyordum. Geçip giden insanlar ve onların bıraktığı ilaç kokuları beni hastaymışım gibi hissettiriyordu. Olmak istemediğim yerlerin beni kendisine çekmesi gibi konuşmak istemediğim konular da beni kendisine çekiyordu. Belki başlı başına hastane havasıydı beni böyle hissettiren. "Peki." dedi hevesle, "Ne konuşmak istersin?" diye sordu kafeteryaya girdiğimizde. Ilık bir hava usulca yüzüme doğru aktı. Yorgun gözlerle ona baktım. Konuşmak istediğimi nereden çıkarmıştı ki? "Mümkünse hiçbir şey." diye yanıtladım kabaca. "Alperene benziyorsun." diye konuşmaya devam etti. Boş bir masa bulup kendimi turuncu sandalyelerden birine attım. Son zamanlarda şu Alperene benziyorsun lafını çok sık duymaya başlamıştım. Tavırlarım onunla yaşadıkça daha da ona benzemiş olabilirdi. "Herkes aynı şeyi söylüyor." dedim bıkkınlıkla. Siyah gözlerimiz dışında onunla hiçbir ortak yanımızı yoktu. Hatta göz şekillerimiz bile oldukça farklıydı ve benim gözlerim en azından hafif ışıkta bile biraz açılıyordu. Onunkiler hep siyahtı. "İstediğin bir şey yoksa ben seçeceğim." dediğinde kenarda duran küçük menüyü eline almıştı bile. "Midem bulanıyor." diye isyan ettim. Gözlerime bakıp bir şey demeden menüye bakmaya devam etti, gözleri listede dolaşırken telefonu çaldı. Deminden beri titreyen telefonu alıp kulağına götürdü bu sefer. Ben de onun elinden menüyü alıp bakmaya başladım. "Efendim?" Sandviçler, geç. Tostlar, geç. Hamburger hmm... Yok geç. Ev yemekleri, bunu da geç. Midem iyice bulanmaya başladı. "Neredesin?" Yeşil montluyu dinlenmeden midemdeki bulantıyla baş etmeye çalışıyordum ama yemek resimlerine bakarken baş etmek daha zor bir hal alıyordu. Belki de içecek bir şeyler bakmalıydım. "Biz kafeteryadayız." dediğinde gözlerimi kahve gözlere diktim. "Peki, bekliyorum." deyip telefonu kapattığında sorgulayan bakışlarla bakmaya devam ediyordum. "Bir arkadaşım." deyip hafifçe gülümsediğinde "Alperen değil, değil mi?" diye sordum. Açıkçası bu biraz zordu. Çünkü Alperen’in daha çok işi olduğunu biliyordum. Gelmesini isterdim ama çok iş olduğunu da biliyordum. "Boşuna ümitlenme kuzenin daha birkaç gün gelmez." dedi. Kimseyi çekecek durumda olmadığımı gösterir gibi derin bir nefes aldım. Gözlerimi menüye çevirirken sıcak içecekler kısmını incelemeye başladım. "Bence yiyebileceğin şeylere odaklansan daha iyi olur." dedi. "Gerçekten hiçbir şey istemiyorum." dedim. Elimdeki menüyü kapatıp masanın üzerine bıraktım. Yeşil montlu hiçbir şey söylemeden arkasına yaslandı ve beni izlemeye başladı. Ben de kollarımı masanın üzerine koyarak etraftakileri izledim. Farklı farklı insanlar etrafta bir şeyler yiyip içerken aç olduğumu biliyordum ama bir yandan da yemek düşüncesi midemi bulandırıyordu. Uzaktaki bir duvarda asılı saatte, saat öğlene doğru 9-10 gibiydi. Fakat hava öyle kapalıydı ki sabah saatleri olduğuna yemin edebilirdim. Hatta güneş daha yeni yeni doğuyor gibiydi. Yağmura gebe, basık havadan gözlerimi çekip arkama yaslandım. Yeşil montlu hala bana bakıyordu. Birlikteki üyelerin hepsi aynı derecede garip ve anlaşılmazdı demek ki. Alperen, çok farklı bir evrende yaşıyor gibiydi. Emre, onun tam tersi bir boyutta yaşayıp Alperen’in evrenini çözmeye çalışıyor gibiydi. Şimdi de karşımdaki yeşil montlu üye, içinde kargaşa yetiştirdiğim hayatıma tanık oluyordu. Bunu yaparken de kahve tonlarındaki gözleriyle bana dik dik bakıyordu. Okyanus… Bakışlarımı hafifçe kısarken gelen kişinin gerçekten o mu olduğunu düşündüm. Evet oydu. Yeşil gözleri etrafı hızlıca tararken saçları sırtına vurup havalanıyor, sonra tekrar sırtına düşüyordu. Buraya gelmişti. Birdenbire içimde Okyanusa karşı olan özlem kendini belli etmiş gibi ona sarılmak istedim. Oturduğum yerden ayağa kalktım. Aynı şekilde Okyanus da olduğum yerde beni gördüğünde birkaç saniyeliğine o da olduğu yerde durup bana baktı, hızla bana doğru yürümeye başladı. Benim kollarım ona dolanırken o da bana sıkıca sarıldı. Tanışalı daha bir hafta olmasına rağmen en yakın arkadaşımı yıllardır görmüyor gibi ona sarıldım. Üzerindeki o her zamanki tatlı kokuya tutunarak kendimi daha iyi hissetmeye başlamıştım. "Nasılsın?" dedi, endişeyle benden biraz uzaklaştığında. Nasılsın sorusuna verecek gerçek yanıtı hiç bulamamıştım. Yeşil gözleri, üzgün görünüyordu. Ben de üzgündüm. Kendim için iyi olduğunu düşündüğüm bir hayat inşa etmeye çalışırken annemi yalnız bırakmıştım. "Olabildiğince iyi olmaya çalışıyorum." dedim yorgunlukla. "Uydurma!" dedi yanımızdaki yeşil montlu. ‘’Uyandığından beri hiçbir şey yemeyi kabul tmedi…’’ İkimizde ona baktığımızda ayağa kalkıyordu. Okyanusa elini uzattı, Okyanus da ona elini uzattı. "Sağ ol Umut, sen de olmasan..." Umut... "Bir dakika," dedim araya girerek. "Arkadaş dediğin Okyanus muydu?" Yeşil montlu çocuk... Yani Umut sempatik bir hareketle omuz silkti. "Yakın bir arkadaşa ihtiyacın vardır diye düşündüm." Okyanus da destekler gibi gülümsediğinde az önceki yerime oturdum. "Tanışıyorsunuz yani?" diye sordum. Onlar da oturduğunda Okyanus her zamanki gibi menüyü eline alıp seçmeye başlamıştı. Yiyeceklerle dolu dünyaya dalınca sorumu unutuverdi. "Biz iki yıldır tanışıyoruz, Yavuz dan dolayı." diye cevapladı Umut. Kafamı anladım der gibi hafifçe salladım. "Ben kaşarlı tost ve mümkünse çay alacağım." Okyanusun doymak bilmeyen midesi... Gülümsedim. Anlaşılan haberi alır almaz kahvaltı bile etmeden yola koyulmuştu. Saatlerdir ilk defa gülümsediğimi fark ettim. Gerçek dost, sizi ölümün çukurundan bile çekip çıkarabilirdi. Okyanusun sipariş ettiklerinin aynısından ben de aldığımda önce yemekte zorlandım, fakat sonra ciddi anlamda acıktığımı fark ettim. Umut da gözleme ve çay aldı. Umut ve Okyanus tanıdık olmadığım konular hakkında konuşurken kafamı toparlamak için onları dinlemeye karar verdim. Üniversite, arkadaşlar, arada küçük espriler... Ama Birlik yok. Birlik hakkında etrafta konuşmak çok da uygun değildi. Küçük bir sessizlik oluşuyorsa bilin ki Okyanus’un ağzı fazlasıyla doluydu. Yoksa hiçbir şey onu susturamazdı. Öyle konuşkandı ki, bazen onun o kadar çok konuşmalarını özlüyorum. Aslında bazen değil, hep özlüyorum. Keşke karşımda yine oturup böyle hiç durmadan küçük bir çocuk gibi konuşsa diyorum, gözlerini orada burada dolaştırsa, sonra yemeğinden bir ısırık alsa ve onu yutar yutmaz devam etse konuşmaya. Başı sonu nerede kaçırdığım o kelimelerin özlemini şu an öyle çekiyorum ki! Okyanus’un lokmasını yutarken bıraktığı bu küçük sessizlikten faydalanıp araya girdim, "Aynı üniversiteye mi gidiyorsunuz?" diye sordum. Okyanus, istifini hiç bozmadan yemeğe devam ederken yeşil montlu kafasını kaldırdı, "Hayır. Ben üniversite okumuyorum." dedi. Hayatın içinde üniversite benim için olmazsa olmaz bir şey olmuştu hep. Kendimi hep buna hazırlamış, bunun için çabalamıştım. Bu yüzden olacak ki biraz şaşırmıştım. "Neden?" diye sordum. "Niye okusun ki?" diye cevap verdi Okyanus. "Bunlar zengin kızım, bizim gibi değiller." dediğinde ikisi de güldü. Türkiye şartları içinde durumumuz fazlasıyla iyiydi. Dışarıdaki mülteci çocuklar, sokakta kalan insanlar ve hiçbir şeyi olmayan insanlardan olabilirdik. Hayatın sadistçe devam ettirdiği bir oyunu vardı ve ne olursa olsun yaşadığım hayatta hep birçok insanın sahip olamadığı şeylere sahip olduğumu düşünüyordum. Her an, herkes hayatın o sadist oyununda kurban gidebilirdi. Ben bir şekilde manevi olarak etkilenmiştim. Hep en büyük sıkıntım bu olmuştu. Anne, baba, arkadaş, aşk... "Babadan kalma şirketi devraldım." dediğinde gözlerimi kahve gözlerin içinde buldum. Sıcaktı, gözlerinin içi güven verici bir halde bakıyordu. "İyiymiş." diye cevap verdim boş bir şekilde. Gözlerine çok bakmamaya çalışsam da sürekli kahverengi halkaları gözlerimi mıknatıs gibi kendi tarafına çekiyordu. Terk ettiğim hayatın ipini bırakıp farklı bir hayata başlamaya çalıştım fakat kendimi çok daha tehlikeli bir hayatın ipini bileğime dikerken buldum. Diğer yandan da bırakmaya çalıştığım eski hayatımın ipi de parmaklarıma öyle dolanmıştı ki. Bir taraftan hala o küçük kırılmış kızdım, diğer taraftan da tehlikeli havayı içine çeken bir katile dönmeye başlamıştım. Her ikisini de terk edemiyordum. İkisinden de kurulamıyordum. İkileme girmiş ve seçim yapamıyordum. Annem ve babamla yaşadığım hayat kırgınlıklar ve üzüntülerle doluydu fakat ölüm yoktu, korku, tehlike ve efendi- yandaş ilişkisi yoktu. Kuzenimle olan hayatımda ise üzüntü, yalnızlık ve kırılmışlık yoktu. Fakat aramızdaki efendi- yandaş ilişkisi her şeyi tehlikeli bir yere sürüklüyordu. Ölüm kokuyordu her taraf, kendimi her defasında kan göllerinin içinde yüzerken buluyordum. "Fazla endişe yapıyorsun." Umut’a baktım. Bizden önce yemeğini bitirmiş, tekrar çay söylemişti bile. "Karmaşanın içinde fazla bile sakinim." dedim kendimden emin bir şekilde. Okyanus ile göz göze geldiler. Şüpheyle tekrar bana baktığında cevap vermeden tostumdan son ısırığı da aldım. "Sükûnetini korumadan nasıl göreve çıkabiliyorsun?" diye sordu bu sefer. Sesi alaycı değildi ama bıkkınlıkla göz çevirdim. "Zaten söylemiştim, herhangi bir alakam yoktu Birlik ile. Savaşçı kızlardan değildim. Dövüşen ve tacı alan, korkulması gereken bir kız değildim." Gülümsedi, ben gözlerinin kısılmasına bakarken söze başladı. "Ben de Birlikte olman için savaşçı olman gerekmiyor demiştim." "Ciddiyim." dedim önümdeki tost kırıntılarını parmaklarımla toplarken "Bazen kendimi 21. Yüzyıl prensesi gibi hissediyordum. O kadar sırıtıyorum ki Alperen ve Emre’nin yanında ama bir prenses olmak için fazla rezil bir hayatım var." Kelimelerim ikisini de sessiz bırakırken birkaç dakika ikisinin de yüzüne bakmadan kırıntılarla oynamaya devam ettim. Okyanusun ince parmakların omzuma dokunduğunu hissettiğimde başımı çevirip büyük yeşil gözlerine baktım. "Yalnız değilsin." dedi. Fakat bilmiyordu kim olursa olsun, ne olursa olsun içimdeki o küçük kızın çığlıklarını asla susturamazdı. Ben o kırılmış kavanozları toplayamazdım. Çoktan onları ayaklarımın altına batarken hissetmiştim, kanamış, ağlamış, çığlık çığlığa bitmesi için dua etmiştim. Ruhum böyle büyümüştü. Çok geçti... "Ben buradayım. Hep yanındayım. Kardeşiz biz." Sözleri içimi ılık, temiz bir su gibi ısıtırken uzun zamandır bu kelimelere ne kadar da ihtiyacım olduğunu hissettim. Elimi uzatıp onun elini tuttum. Yeşil gözleri parlayarak gözlerime bakarken "Bundan sonra asla yalnız olmayacaksın!" dedi, kalbimin üstünde titreyen bir çığlık hissettim. Uzun zamandır hep orada bekleyen bir hissiyat boğazımda düğümlenirken, yavaş yavaş gözlerimdeki tuzlu gözyaşları sayesinde etraf buğulanıyordu. "İyi ki varsın." Sesimin titremesine müdahale edememiştim. Acı çeken küçük bir kız çocuğuna dönmüştüm tekrar. "Yapma ama." dedi. Daha gözyaşlarım dökülmemişti bile ama o kadar ağlamaklıydım ki Okyanus’un yanında ağlasam o da benimle ağlardı. Öyle ince bir kalbi vardı. Benimle kaldığı bütün süre içinde beni iyileştirebileceğini, sözleri ile beni avutabileceğini biliyordum. Bir aileyi kaybetmenin ne olduğunu bildiği için ve beni anlayabileceği için kendimi açıklama ihtiyacı bile hissetmiyordum. O zaten anlıyordu beni. "Bak annen böyle görmesin. Kızıma iyi bakmadılar der sonra." Saçma bir şekilde ikimiz de güldük. Çünkü böyle bir şeyin aklından geçmeyeceğini biliyorduk. Ah, her şey bitti de annem beni mi düşünecekti? Evden gitmemi bile kendisi için yapılmış bir kötülük olarak görmüştü ama bana yapılan kötülüklerin buna sebep olduğunu görebilecek kadar bile sevmemişti beni. "Bir tanecik kızıyım sonuçta değil mi?" dedim acıyla gülerek. Kelimelerimdeki alaycı ifade kendisini rahatça belli ediyordu. "Öyleyse kalkalım mı hanımlar?" dedi Umut. Okyanus onaylar gibi gülümsedi. Umut, masaya biraz kâğıt para bıraktı ve yavaş bir hareketle yerinden kalktı. Yanımda hiç para olmadığını o an fark ettim. Ben de Okyanus’un koluna girip derin bir nefes aldım, neyse ki Alperen bunu düşünüp Umut’u yanımda bırakmıştı. Ne yapacaktım, annem uyandığımda ne diyecektim bilmiyordum. Bir kez olsun dik dur. Bir kez, sadece bir kez... Ana kısma çıktığımızda dışarıyı gösteren pencerelerden gri bir hava süzüyordu içeri. Bulutlar hala gri ve doluydu. Yağmura ihtiyacımız vardı. Bu şehrin, bu insanların ve tüm bu ayakta kalmaya çalışan sıcak bedenlerin içindeki ruhların, tanrının gözyaşlarına ihtiyacı vardı. Ancak bu şekilde her şey bakire Meryem kadar temiz olabilirdi. "Baban gelecek mi?" Sorusu karşısında umursamazca yeşil gözlere döndüğümde gözlerimi devirdim. "Bilmiyorum. Uyandığımda yoktu." dedim. "Sanırım işle ilgili bir sıkıntı çıktı." dedi Umut. Alayla güldüm. Onun işleri hiç bitmezdi zaten, Zaten ne zaman vaktin vardı ki? Hiç... Koca bir hiçlik vardı babamla benim aramda. Sürekli sonu gelmeyen bir tirende dönüp duruyordu. Asla vakti olmuyordu. Ama zamanla anlıyordum ki bu sadece babam ile benim aramda var olan bir boşluk değildi. Bu babamın herkes ile arasında olan kocaman bir boşluktu. O sevmeyi bilmeyen bir adamdı, birileri için bir şeyler yapmayı bilmeyen, uğraşmayı sevmeyen ve gerçekten umursamayan biriydi. Her şeyi mahvettikten sonra öylece köşesine çekilip uyuyabilecek kadar umurunda değildik. Ne annemin hastanede olması onu üzerdi ne de benim evden gitmem ufacık bir hüzün uyandırırdı. Gösteriş olsun diye bu koridorlarda biraz o köşeden bu köşeye yürümüştü o kadar. "Babam ve bahaneleri." dedim nefesimi verirken. Ben alışmıştım ama anlaşılan başkalarına hala tuhaf geliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE