Merdivenlerden yukarı çıkıp annemin odasına doğru yol aldık. Sabahın basık ışığından dolayı floresanların bazıları yanıyordu. Gözlerime saplanan ışıklar, beni rahatsız ediyordu. Tamamen karanlık bir yere ulaşıp orada sonsuza kadar uyumak istiyordum. Başımın ve sırtımın ağrısı da olmasa çok iyi olurdu. Belki o zaman annemin iyileştiğini öğrenir ve giderdim, onun o hasta haline aldanıp eve gitme fikrini düşünmezdim.
Ama şimdi düşünüyordum işte, belki de dönmeli ve annemle yaşamalıydım.
Annemin kapısının önünde sadece teyzem Gönül ve amcamın karısı Elif kalmıştı. Herkes nasıl da kaçıp gitmişti böyle. Kimse bu duvarların arasında daha fazla kalmaya tahammül edememişti.
"Herkes gitti mi?" diye şaşırmış gibi sordum.
Ne tanıdık bir görüntü ama... İnsanlar menfaatleri bitince ortadan toz bulutu gibi yok olurlar. Babamın gittiğini görenler onun gözüne görünmek için buradaydılar. Çünkü babamın parası vardı, annemin ise yoktu. Her şey bu kadar basitti işte.
"Cemile Hanımın işi vardı. Çocukları falan var biliyorsun." diye yanıtladı yengem. "Diğerleri de gitti. Beklemenin manası yok sonuçta, biz buradayız."
Yengemin ve teyzemin yorgun gözlerine baktım teker teker. "Siz de gidin isterseniz. Biz buradayız zaten." dedim.
Teyzem öfkeyle bana baktı. "Yeni mi aklına geldi annenin yanında kalmak?" dedi.
Sesi öfkeden titriyordu. Bana söylemek isteyip de içinde sakladığı her şeyi söylemeye tam da şimdi hazır gibiydi.
"Bilmediğin şeyler hakkında konuşma istersen teyze." dedim bastırarak. Kimsenin kaprisini dinleyecek halim yoktu.
"Ama ben ne yapacağımı biliyorum." dedi başını sallayarak. "Anneni yanıma alacağım. Senden de babandan da hayır gelmez!"
Sözlerinde beni sinirlendiren, beni ve babamı aynı kefeye koymasıydı. Ne kadar devam edersem o kadar karşılık vereceğini bildiğim için yumruğumu sıkıp arkamı döndüm. Böyle inşalarla konuşmaya gelmezdi. Kendi kardeşini tanımıyormuş gibi davranıyordu ama annem bağımlın hale geldiğinde bu öfkesini ona göstermiş olsaydı olaylar bu kadar çirkinleşmezdi.
"Tamam, hepimiz üzgünüz ama şu an hiç sırası değil." dedi yengem, teyzeme fısıldıyordu. Umursamadan Okyanus ve Umut’un yanına geçtim.
"Sıkma canını. Ağzı olan konuşuyor." dedi Okyanus.
Doğru, kelimelerinin ne anlama geldiğini bilmeden konuşan o kadar çok insan vardı ki. Ah ama kafayı yemek üzereydim. Tek istediğim şu hastane koridorundan çıkmaktı.
Annemin odasından çıkan doktorla beraber hemen ayağa kalktım.
"Kâinat hanım?" dedi kadın doktor gülümseyerek.
"Benim." dedim hevesle. Gözlerimin parladığına emindim. Öyle sabırsızdım ki onu iyi görmek için.
"Annenizi görebilirsiniz."
Kısa bir süre doktorun gözlerine baktım. Gözlerinin kenarları kısa kısa çizgilerle yaşını belli ederken Okyanusa baktım. İçeri girmeli miydim emin değildim. Ya beni görünce daha kötü olursa, o zaman ne yapardım? Beni görmek istiyor muydu ki, bilmiyordum.
Okyanus bana usulca bakıyordu, "Hadi git." dedi gülümseyerek.
Dönüp kapıya doğru yürüdüm. İçerisi sessizdi. Camdan sızan ışıklar etrafı sönük ama rahatlatıcı bir hava veriyordu. Makinadan çıkan sesler ve tüm o kabloları inceledikten sonra yatağın yanındaki sandalyeye oturdum. Annemin gözleri açıktı ve beni izliyordu.
Derin bir nefes aldım ve kuruyan dudaklarımı ıslattım. Kısa bir süre baktım öylece. Her zamankinden daha güçsüz, daha kırılgan ve bir o kadar da sakin görünüyordu.
"Anne..." dedim fısıldar gibi. "Biliyorum kırgınsın bana ama... Lütfen konuş benimle." içimde kendini geriye çeken bir taraf vardı. Çekinen, ona uzak kalmak isteyen ve tamam iyi işte gidelim artık! Diyen bir taraf vardı.
Kalmalıydım. En azından şu an için bana ihtiyacı vardı. Burada onunla kalmalıydım, hatta gerekirse eve gitmeliydim onunla ve ona iyi bakmalıydım.
Ya yaptığım anlaşma, o ne olacaktı? Alperen bana tolerans gösterecek miydi?
"Yo hayır" dedi zar zor. Bir süredir konuşmadığı için sesi basık çıkmıştı. "Senin bir hatanın olmadığını biliyorum Kâinat." dedi ve burukça gülümsedi.
O ana kadar içimde tuttuğum korku bir anda hafiflemeye başladı. Beni suçlayacağı için korkuyordum ama anlaşılan bazı şeyler değişmişti. Bu bana eski bir hatırayı anımsattı, kırgın kalbime dokunan bazı esi konuşmalar…
Küçükken daha lisedeyken benim hakkımda çıkan saçma sapan bir konuşma yüzünden herkes benimle dalga geçmeye başlamıştı. Yusuf adında çocuğun birinin attığı kötü bir iftira. Sonunda dayanamayıp anneme anlatmıştım. Yine içmişti, yine sarhoştu. Öyle abartmıştı ki bağırmıştı tüm gün 'hepsi senin hatan' demişti
O bunları söyledikten sonra her küçük kızın yaptığı gibi kendimi suçlamaya başlamıştım. Böylece her küçük problemde hata benimmiş gibi gelirdi.
Hepsi senin hatan, derdim kendime. Hepsi senin hatan!
Öyle yalnız hissetmiştim ki, sevgisizlikten dahi ölebileceğimi hissetmiştim, geri dönüp kendime sarılmak isterdim ama o kızın ürkek bedeni şimdi yoktu. Şimdi annemin 'Senin bir hatanın olmadığını biliyorum' demesi ne büyük ironiydi böyle.
"Beni anladığın için ne kadar minnettarım bu bilsen." dedim kırgın bir şekilde. Geç de olsa bazı şeylerde anlaşılmak çok güzel bir duyguydu.
Annem derin bir nefes alarak olduğu yerden doğruldu. Elimi sırtına koyup ona yardım ettim.
"Su ister misin?" diye sordum. Başıyla onayladı.
Suyun bardağa dökülme sesi odaya dolduktan sonra bardağı anneme uzattım. Boğazından geçerken hafifi bir hareket eden boynuna baktım. Onun bu kadar savunmasız olması beni üzüyordu. Kendimi suçlu hissediyordum.
Bütün suyu içtikten sonra bardağı aldım ve yerine koydum.
Bir yarım saat boyunca konuştuk. Alperen ve onun arkadaşlarından bahsettim, bana iyi aktıklarını söyledim. İyi olduğumu ve annemi özlediğimi. O da ben gittikten sonra evin sessizleştiğini söyledi.
Ne komik ama. Oysa sesimi bile çıkarmıyordum. Bunu sadece beni geri kazanmak için mi olarak mı söylüyordu, bu kadar basit mi görüyordu?
Yaptığımız o hayatımızla ilgili muhabbete babamı karıştırmadan son verdiğimizde annem tekrar uzandı. Konuşma onu yormuştu.
"Kâinat?" dedi annem yorgun bir şekilde bakarken.
"Evden birkaç parça eşyamı alıp gelebilir misin?" diye sordu.
Başımı salladım onaylayarak. Ne de olsa babam orada olmayacaktı. Beyefendinin çok işi vardı. Dürüstçe söylemem gerekirdi ki, onun yüzünü görmeyeceğim için mutluydum.
"Tabii ki. Ne istersin?" dedim.
"İç çamaşırları ve üstüme giyebileceğim, beni sıcak tutacak bir şeyler olsa çok güzel olur. Bu arada anahtar şurada çantada olmalı" dedi.
Çantayı koltuğun üzerinden alıp açtım. Biraz karıştırdıktan sonra anahtar, elime geçtiğinde ses çıkardı, ardından onu montumun cebine yerleştirdim.
"Tamam, o halde, ben hemen gidip alayım. Sen kendini yorma tamam mı hemen geleceğim." dedim ayağa kalkarken.
Başıyla onayladı. Yerimden kalkıp kapıya doğru gittim. Açtığım kapıdan çıkmadan önce son bir kez ona baktım, beni izliyordu. Gülümsemek zorundaymışım gibi dudaklarıma inen bir hissiyat beni zoraki bir şekilde gülümsetirken çıktım.
Karışımda ayakta duran, siyah gözlerini bana dikmiş bir Alperen görmek tahmin edebileceğim son şeydi. Gelmişti…
"Alperen!" dedim şaşkınlıkla. Kollarını daha santim açmışken ben de anında kollarının arasına girdim. Benim kollarım onun belini kavramışken onun kolları, başımı göğsünde saklar gibi omuzlarımdan dolanmıştı. Ona sarılmak beni bu hayatta gerçekten iyi hissettiren tek şeydi, yaşamak istememe sebep olan, beni yaşama bağlayan bir güç veriyordu. Sanki onun kollarının arasındayken tamamen güvendeydim, hiçbir şey beni üzemezdi artık.
"İyi misin?" diye sordu beni bırakmadan. Annemin hastanede olmasının beni ne kadar üzdüğünü biliyordu. Bunun beni mahvedebilecek bir korkuyu içime yaydığını da en az benim kadar iyi biliyordu.
Bu tanıdık, hoş kokuyu içime çekerek güvendelik hissiyatıyla "evet" dedim. "İyiyim."
Kollarımız birbirimizden ayrıldığında. O buradayken iyiydim, kendimi her zamankinden çok daha iyi hissediyordum.
"Asıl sen nasılsın?" diye sordum.
"İyiyim, sıkıntı yok. Her şey yolunda." dedi ve göz kırptı.
"Ee şimdiki durak nereye?" diye sordu Umut
"Annem birkaç parça giysi istedi. Eve gitmem lazım." diye cevapladım.
"Gidelim öyleyse." dediğinde Alperene baktım tekrar. Benimle buralarda kalmasını istemiyordum, uykusuzdu, onu daha fazla yormak istemiyordum. Hem babam olur da gelirse onunla sorun yaşardı, dün gece de çok rezillik çıkarmıştı zaten.
"Git biraz dinlen, uyu. Ben halledip geleceğim zaten." dedim.
Ellerini omzuma koyup başı benim hizama gelene kadar eğildi. "Buraya geldim, seninle birlikte döneceğim. Bu kadar.’’ dedi.
Gülümseyerek onayladım, onu vazgeçirmeme imkân yoktu ve Alperen bir kolunu omzuma atarak yürümeye başladı. Okyanus ve Umut da bizimle beraber geliyordu.
Dışarıda hava göründüğünden çok daha soğuktu. Yağmur damla damla arabanın camına vurmaya başlarken ben ve Umut arkada, Alperen arabayı kullanıyordu. Okyanus da onun yanında oturuyordu. Sessizlik içinde geçen bir yolculuktu fakat kendimi iyi hissetmeye başlamıştım. Üzerimden bir ağırlık kalkmış gibiydi.
Annemin iyileşmesi miydi sebep, yoksa yanımda birilerinin olması mıydı bilmiyordum ama yağmurun camdan teker teker kayarak iz bırakmasın izlemek beni rahatlatmıştı.
Öyle ki eve vardığımızda bunu son anda fark etmiştim. Bir anda kendimi eski evimin önünde bulmak beni zamanda yolculuk yapmaya götürmüştü. Zihnim eski anlarla dolup taşmıştı adeta.
Arabanın kapısını açıp o eve baktığımda aklımda kalan son şeyler de karışıktı. İyi anılarım da olmuştu elbette. Eğer bazı şeyler bu kadar yanlış gitmese bu evi özleyebilirdim bile. Çocukluğumu buluyordum bazı köşelerde ama bu köşeler hüzünden başka hiçbir şey bırakmıyordu bana.
Beyaz, büyük dış duvarlarını süsleyen krem rengi kenarlıklar ve o en sevdiğim sütunlar, etrafında kıştan dolayı yeşermiş ağaçlar...
İzmir'de kışları her yer yeşerir, doğa kendini kışın gösterirdi. Aralığın daha başındaydık ve ağaçlar evi korur gibi yeşermişken taze yağmurun damlaları her yeri gelişimden dolayı süslemiş gibiydi. Bir haftadan fazla olmuştu, kısa bir süre çok şey değiştirmişti.
"Girelim mi artık?" Alperen’in sesi yağmur damlalarına karışıyordu.
"Çok istersen kalırız böyle ama hasta olursam sen uğraşırsın benle." dedi.
Yağmur onun saçlarından aşağıya inerken hınzırca gülümsüyordu. Ben de ona gülümsedim.
"Öyleyse içeri girelim çünkü senin hasta halinle hiç uğraşamam." diyerek girişe doğru yol aldım. Arkamı döndüğümde gülümsemem büyümüştü.
Kapıyı açmak için annemin verdiği anahtarı montumun cebinden çıkardığım an aklıma telefonum gelince Alperene baktım.
"Telefonum nerede?" diye sordum.
"Arabada. Dün gece bıraktığın yerde." diye cevapladı. Dün Emre ile Alperen’in yanından ayrılmadan önce torpidoya koymuş olduğum aklıma geldi. Göreve başlamadan önce oraya atmıştım.
Kapıyı açıp içeri adım attığımızda içerisi sıcaktı, dışarıdaki tüm sesler kesilmişti koca bir sessizliğe gömülmüştü her yer. Fakat evde kimse yoktu. Ne bir ses, ne bir iz... Hiçbir şey. Bir ev ancak bu kadar ruhsuz olabilirdi. Sadece pencerelerin ardındaki dünyanın hareket ettiğini görebiliyordum..
"Ben gidip giysileri alayım. Siz keyfinize bakın." dedim ve merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım.
Kendi odamın kapısı kapalıydı. Kısa bir süre durdum ve kahverengi kapıyla bakıştım. Kimi zaman çarpıp içeri girdiğim, kimi zaman arkasında ağladığım, kimi zaman posterleri asıp asıp çıkardığım o kapı, nasıl da sessiz ve yabancı duruyordu böyle. Sanki artık bana ait değildi burası.
Sadece bir hafta, sadece bir araya bile yeterliydi ait olmadığınız yere ait olmadığınızı anlamanız için. Eskiden kendime ait bir hale getirmek için uğraştığım bu yer yalnızca sahte kâğıtlarla, resimlerle donatınca bana aitti aslında. O resimler kaldırılınca bana ait olmadığı hemen belli oluyordu. Bu soluk renkli duvarları kendime göre süslemeye çok uğraşmıştım ve şimdi tamamen bir yabancının odasındaki duvarlara benziyorlardı.
Önüme bakıp yoluma devam ettim ve annemle babamın odasına girdim. Hemen alınacakları alıp çıkmak istiyordum. Ne anılarla karşılaşmak ne de onları yok saymaya çalışmak istiyordum. Her ikisi de beni rahatsız ediyordu. Sanki yaşanmışlıkların içinden geçiyordum
Hızla önce, iç çamaşırları sonra kazak, İspanyol paça pantolon ve çorap hazırlayıp gardırobun üstündeki boş çantalardan birine koydum.
Bu odadan nefret ediyordum. Burada yaşadığım her şeyden nefret ediyordum, hissettiğim bütün duygulardan nefret ediyordum. Bİr an önce çıkıp gitmezsem yine bu evin içine tıkanıp kalacak gibi hissediyordum.
Kapıyı ardımdan kapatırken Alperen’in evinin bana verdiği huzuru anımsadım. Hayır, o huzuru asla buna değişmezdim. Tek bir resim bile asmadan kendime ait gibi hissettiğim o ev ile yıllarımı geçirdiğim bu ev arasında milyonlarca fark vardı.
Odamın kapısının önünde tekrar durduğumda bu sefer içeri girmek istedim. Kendimi alıkoyamadım. Adımlarım peş peşe eski yerine dönüyordu. Açtığım kapının arkasında kapalı perdeler sayesinde loş bir ışıkla kararmış bir oda vardı. Bıraktığım gibi düzenli ve her şey yerli yerindeydi. Aynam, o çok sevdiğim mor yatak örtüm ve kitaplığım...
Kapıyı ardımdan kapatmadan içeri girdim. Dışarıda yağmur yağmaya devam ederken içerideki ortam beni korkutmuyordu. Bu kadar karanlık olması ürperticiydi. Kasvetli bir anının için girmiş olsam bile geçip gitmiş ergenlik yıllarımın masumiyetini hissettim. Keşke eskisi kadar masum olabilseydim, diye düşündüm. Keşke o zamanlarda bazı şeyleri değiştirebilseydim.
Keşke o hayalperest kızı kurtarmış olsaydım, onu korusaydım.
Tam ortada durup biraz etrafı dinledim. Sadece yağmur sesi vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Ölüm kadar sessizdi etraf.
Banyonun kapısını açık bırakmış olmalıydım. Biraz aralıktı, tam kapatmaya gidiyordum ki aklıma bu sabah rüyamda gördüğüm kavanozlar geldi. O kavanozun soğuk yüzeyini resmen tenimde hissettim.
Cam parçacıkları, kanıma karışan mürekkep ve küçük kızın gözleri...