O evi daha önce hiç bu kadar sessiz görmemiştim. Evet, belki sadece bir iki gün kalmıştım ama içinde hiç sönmeyen bir ruh taşıyor gibiydi ve bu kadar ruhsuz durması, kendimi biraz yabancı hissetmeme sebep olmuştu.
Alperen'in evindeydik... Emre'nin evinin karşısındaki evde. Kaçtığımda geldiğim, içindeki ruha sığındığım evdeydik. Ve şartlar çok başka bir hal almıştı.
Bir şekilde içinde birinin öldürülmesi, eve yas havası vermişti adeta. Zaten toplu olan her odası, şimdi ayrı bir yalnızlık korkuyordu.
“Solanda olacağım”
Çantamı yatağın üzerine bırakırken koridordan seslenen Alperen’in sesiyle durma ihtiyacı hissettim. Beni geriyor oluşu tam bir haksızlıktı. Daha önce de dediğim gibi; onunla yaşamak güzeldi ama insanı geren bir yanı vardı. Onunlayken söyleyecek pek bir şey bulamıyor, susmak ve sadece sonsuza kadar sürmesini diliyordunuz.
Odadan çıkıp salona geçtiğimde tek kişilik koltuklardan birinde oturmuştu. Gözlerimiz buluştuğunda ben de karşısına oturdum. Söyleyecekleri, beni mahvedebilirdi, her şeyi olduğundan daha kötü bir noktaya taşıyabilir ve ikimizin arasına metrelerce mesafe koyabilirdi. Belki de o, bu mesafeyi benim yarattığımı düşünüyordu, Emre ile uluşarak her şeyi mahvettiğimi düşünüyor olabilirdi. Diğer yandan düşünürsek, söyleyecekleri beni tekrar ayağa kaldırabilirdi de. Her şey ondan gelecek iki kelimeye bağlıyken ne söylemeliydim?
“Emre sana neler anlattı?”
Aslında ben de bunu konuşmak istiyordum. Çünkü Alperen kendisi söylemezse, tüm bunlara inanmayacaktım
“Çok küçükken tanışmışsınız.” dedim.
Söyleyeceklerimi sıraya dizdim fakat o karşımda dirseklerini dizlerine dayamış, avını izleyen bir avcı gibi bakarken bu çok zordu. Kelimeler birbirine karışıyordu.
“Sen, yasadışı işlere karışmışsın.” onay bekler gibi baktım fakat hiç tepki göstermedi. “Onu da peşinden götürmüşsün.” bunu söylememle ruhsuz bir gülümseme takındı. Alay dolu baktı, bu bakış sayesinde bu kelimelerin yalandan ibaret olduğuna inanmak istedim.
Onun geçmişini ona anlatmak garip gelmişti ama bakma şeklinden anladığım kadarıyla bunlar yalan değildi, yani umduğum gibi yalanlamıyorlardı, daha farklı bakıyorlardı. Gerçeklerin kaynar suyu ruhumun üzerine yağmur gibi yağarken acı çekiyordum.
“O, senin asla geçmişten kaçamayacağını düşünüyor.” dedim.
Yüzü tekrar ciddi bir hale gelmeye başlayınca “Kaçmak isteyen yok zaten.” dedi. Fakat bunu meydan okur gibi söylememişti. Hatta sesinde özlem bile hissetmiştim ama belki de bu, tamamıyla beynimin bana bir oyunuydu.
“Başka?” her zamanki gibi dağılmış siyah saçlarına baktım. Ne kadarını anlatıp ne kadarını saklamam gerektiğini bilmiyordum. İşin ayrıntısına girip uyuşturucu ve suç konusunu sormalı mıydım, bilmiyordum.
“Başka bir şey konuşmadık. Zaten sen geldin.” dedim.
Oturduğu yerde doğrulup ellerini saçlarına daldırdığında içinde bulunduğumuz oda, dışarıda kararan hava ile iyice kararmaya başlamıştı. Alperenin gözleri, pencerede yağan yağmura değdi bir süre.
“Sen anlat.” dedim gözlerinin benden uzaklaşmasından aldığım cesaretle.
Gözleri yavaşça tekrar bana döndüğünde ifadesizdi. Kısa bir süre yüzümü inceledi. Sonra oturduğu yerde iyice geriye yaslanıp yağmura bakmaya başladı. Yorgun bir görüntüsü vardı o sabah. Her ne düşünüyorsa bu, onu derinlere götürüyor gibiydi. Yüzündeki kasların gerilmiş olduğunu gördüm. Kaşları çatıktı, fakat öfkeden çok yorgunluğu temsil eden bir görüntüydü bu.
Uzun bir süre bekledim ne cevap verdi ne de dönüp baktı. Tam vazgeçmiş ve anlatmayacağına emin olmuştum ki. “Anlatacağım” dedi. “Ama bir şartım var.” merakla ona bakmaya devam ederken, o sadece göz ucuyla bakmış ve tekrar yağmura dönmüştü.
Sorgular gibi baktım.
“Soru sormak yok.”
Başımı sallayıp “Tamam.” dedim. Tek istediğim biraz da olsa anlatmasıydı. Kafamdaki soruların bir çaresini bulurdum.
Görüntüsü iyice kararmış odada siyah saçları, siyah gözleri ve tüm varlığıyla Alperen Erez neden bu kadar güzel görünüyordu bilmiyordum ama ilk defa geçmişini anlatıyordu ve bu, benim için önemliydi.
“Çok küçüktük.” diye başladı söze. “Annemi kaybettikten sonra Emre ile tanıştım. Ve gitgide yakınlaşmaya başlamıştık.” hatırlamaya çalışır gibi durdu bir süre. O sırada iyice sessizleşen evde sadece yağmurun sesi vardı.
“Tüm bunları yapmamızda bir sebep vardı...” gözlerini pencereden ayırmadan devam etti. “Biz, kaybolmuş çocuklardık. Birlik, bir şekilde bizim için iyiydi çünkü aile gibi olmaya başlamıştık.”
“Birlik?” dediğimde gözleri bana döndü.
“Soru yoktu.” dedi.
Ellerimi teslim olur gibi kaldırdım
“Peki, nasıl istersen.’’
“Birliğe ilk katıldığımızda ikimizde 11-12 yaşlarındaydık. Yavuz da vardı.”
Birliğin ne olduğunu bilmeden dinlemeye devam ettim. Kelimelerinde saklı yapboz parçalarını topluyor gibi hissediyordum. Onunkileri, Emre'nin kelimeleriyle birleştiriyordum.
“15 yaşıma kadar hiç sıkıntı yaşamadım çünkü birlik, yaşamamın sebebi haline gelmişti. Gerçek amacımdan uzaklaştığımı anlamamıştım bile.”
Anlamıyor gibi bakmış olacağım ki bakıp derin nefes aldı. “Bu, annemle ilgili bir konu.” dedi açıklama yaparak “Birliği bir örgüt gibi düşünebilirsin. Aslında Birliğe onun için girdim. Asıl amacım annem içindi.”
“Ama sonra kendini kaptırdın.” diye devam ettim bu kez. Bana küçük bir gülümseme bahşettiğinde ortamın çok az da olsa yumuşadığını düşündüm.
“Çabuk anlıyorsun.” dedi.
Kısa bir sessizlikten sonra başını geriye yaslayıp tavana baktı
“Tetikçi haline gelene kadar durmadım. Benden ne isteniyorsa yaptım ve onlar da karşılığında her ihtiyacımda yanımda oldular. Yüklü miktarda para verdiler ve eğittiler.” diye devam etti.
Tetikçi...
Alpereni bir tetikçi olarak düşünmek kolaydı aslında ama birini öldürmüş olması gerçeği doğru gelmiyordu. Yıllardır tanıyordum bu çocuğu, tetikçi olacak kadar değişmiş olamazdı. Bir katil olamazdı, zihnim bu bilgiyi öyle geri çevirdi ki gerçekliğini sorgulamama gerek kalmadan kelimeler birbirine karıştı.
‘’Ne?’’ diye sordum, anlamsız bir şekilde.
Alperen sorumu duymazdan geldi.
“Bir gün işimi yapmak için Afrika’ya gitmek zorunda kaldım. Emre, öldürmem gereken kişiye planı söylemişti, eğer istediği gibi gitseydi bugün yaşıyor olmazdım. Ama bir şekilde söylediğini anlayıp işin içinden çıkmıştım. Daha sonra da zaten aramız açılmıştı”
Her şeyi bir sıraya koymam gerekiyordu. Çünkü işler iyice karışmaya başlamıştı. Yapboz parçaları renk değiştirmeye başlıyordu ve tüm resim birbirine giriyordu.
Birincisi; Alperen Yavuz ve Emre üç küçük arkadaşken kötü adamlarla çalışmaya başlamışlardı. Eğitim almış, para kazanmış karşılığında da istenilenleri yapmışlardı. Bu tamam. Korkunç olabilirdi ama yine de tamam, anlamıştım. İnsanlar düşündüğüm kadar masum olmadığında buna alışkın olduğum için hayal kırıklığını garipsemiyordum bile.
Fakat Emre neden Alperen’in işini bozup onu böyle bir tehlikeye atmıştı? Oysa birbirleri için ölümü göze aldıklarını söylemişti.
İkincisi; Birlik, yasadışı işlerin geçtiği, paranın döndüğü bir insan topluluğu olmalıydı. En azından aklıma o şekilde geçmişti. Ve Alperen bu Birlikte annesi için kalıyordu. Peki, ama neden?
Aklımdaki soruların kuyruklarını birbirine dolayıp sonraki saatler için sakladım. Alpereni dinlemeye koyuldum.
“Birlikten çıkmak öyle çok kolay değil ama en azından uzaklaşmayı başardım.” gözleri gözlerime sabitlendi. Yüzümü incelemeye başladığında “Tekrar Birliğe girmeye karar verdim.” dedi.
Soru sorsam da cevabın gelmeyeceğini bildiğimden sustum. Ama nedenini gerçekten merak ediyordum.
“Daha doğrusu... Girmiş gibi yapacağım. Sen de bana yardımcı olacaksın.”
Kaşlarım merakla çatıldığında bir an tutukluk yaşadım. “Nasıl bir yardım?” diye sordum dayanamayarak.
Beni şaşırtıp “Zor bir şey olmayacak.” diye cevap verdi “Senden istediklerimi yapman yeterli.”
‘’Alperen ben anlamıyorum, beni tehlikeye atmamak için hiçbir şey anlatmadığını söylüyordun. Şimdi de beni böyle işlerin içine mi atacaksın?’’ soru ikimizin arasında çaresizce dolandı. ‘’Neden yapıyorsun bunu, Emre ile konuştuğum için mi sadece?’’
Yerinden kalkıp odanın içinde küçük bir tur attı. “Böyle şeylerin tam olarak içine girmeden bilip öylece devam edemezsin, ayrıca Emre yine saçma sapan şeylerin peşinde olabilir. Şimdilik önemli olan bana güvenmen.’’
Histerik bir şekilde güldüm, ‘’Bana bir katil olduğunu söylüyorsun, sonra da güvenmemi bekliyorsun. Sen gerçekten kendi söylediklerinin ne anlama geldiğinin farkında mısın? Bunca zaman tanıdığım adam nerede, ben kiminle konuşuyorum? Alperen beni gerçekten çok korkutuyorsun.’’
‘’Ben her zaman göründüğüm gibiyim, bundan endişelenmene gerek yok. Akşama küçük bir işimiz var. Geldiğimde hazır ol. Seni alacağım.” dedi sadece.
“Ama daha ne yapacağımı bile söylemedin.” dedim isyan eder gibi.
“Akşam görürsün.” dedi ve kapıya doğru yürüdü. Aklımdaki sorular ve karmaşıklıklar yüzünden ben de arkasından gittim. Durdu ve bir şey söylemek için başını hafife eğip bana baktı.
“Ha eğer 'ben gitmek istiyorum anlaşma falan istemem' diyorsan sen bilirsin, bunu yapmaya mecbur değilsin. Bana yardım edecek başkasını bulurum.” dedi.
Başım hayır der gibi salladım, içimden onu yalnız bırakmak ve her şeyi öğrenmeden çekip gitmek gelmiyordu. Zaten nereye gidebilirdim ki?
“Ben varım.” dedim kendimden emin bir şekilde.
“Emin misin?” diye sordu biraz eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdığında kısık sesi, temiz nefesi ile bana doğru ilerledi. “Çünkü işler zor bir hal alabilir.”
Gidecek yerim yokken, yaşayacak hayatım da olamazdı. Korkmuyordum. Belki de Alperen’in varlığından, belki de bildiğim şeylerden güç alarak kendimi bu kadar korkusuz hissediyordum...
Ama korkmuyordum.
“Eminim.” dedim “Hiç bu kadar emin olmamıştım.”
Bana bakarken başını onaylar gibi hafifçe salladı. “Güzel.” dedi ruhsuz bir ifadeyle. Sonra dönüp kapıyı açtı ve içeriye dolan yağmurun kokusunu tam içime çekmeden kapı tekrar kapandı.
Sessiz evde tek başıma kaldığımda kısa bir süre koridorda bekledim. Yağmuru dinledim, yalnızlığı dinledim ve sonra da dönüp salona geçtim. Akşam neler olacaktı bilmiyordum ama bunun için hazır olmalıydım. Yemek yemeli ve duş almalıydım.
İçimde korku vardı, endişe, tedirginlik, şüphe; her duygu birbirinin içine girip karmakarışık bir hal almıştı. Kendimi nasıl durumlara sürüklemiştim, bu yol beni nereye götürüyordu bilmiyordum. Tek istediğim, bir eve sahip olmaktı. Bir ev, birkaç arkadaş ve gerçek bir aile.
Evden çıktığımda zorluklar yaşayacağımı biliyordum ama her şeyin bu kadar ciddi bir hal alacağını tahmin etmemiştim. Daha birkaç gün öncesine kadar iki defa ölüm tehlikesiyle burun buruna gelmiş ve adamın birini öldürmüştüm. O adam şimdi bilir nerede gömülüydü. Ve ben her gece kâbuslarımda onun geri geldiğini, insanların bana utanç ile baktığını görüyordum.
Duşa girdiğimde evde yalnız olmanın verdiği korku ile hızlıca yıkanmaya başladım. Eğer birini yanlışlıkla öldürmenin bedeli bu kadar ağır bir duyguyu göğsünde saklamaksa Alperen nasıl bu kadar zaman hayatta kalmıştı? Çünkü bu ağır duygu insanı yavaş yavaş çürütebilecek kadar güçlü ve acıydı.
Dakikalar içinde duşumu almış, giyinmiş, hazır durumdaydım. Karnıma ağrılar giriyordu. Alperen aynı Alperendi ama söyledikleri onu gözlerimde korkutucu bir yabancıya çeviriyordu. Kapıdan içeriye girdiğinde inanmak çok zordu. Bu adam, geceleri göğsüme yaslanıp uyuyan adam mıydı?
???
9 Saat Sonra | Gece yarısından hemen önce
Büyük bir deponun önüne geldiğimizde arabayı durdurdu. Etraf karanlık, kimse olmadığı için sessizdi. Ürkütücü bir görüntüsü vardı fakat kendime söz vermiştim. Ne yapmam gerekirse yapacak, Alpereni bu durumdan çıkarmaya çalışacak ve bataklıktan onunla beraber çıkacaktım. Çok zor olacağını biliyordum, belki de hiç görmediğim şeyleri görecektim. Ama onun güvenini kazanacaktım.
Bana aldığı siyah dar elbiseyi giymiş, hafif makyaj yapmıştım. Bir kutlamaya gideceğimizi söylemişti. Lüks bir yere gideriz diye düşünmüştüm ama neden depoya geldiğimizi anlamamıştım. Hâlbuki onun da üzerinde siyah takımı vardı.
“Neden buradayız?” diye sorduğumda elindeki namlunun mermilerini yerleştiriyordu. Onu bu şekilde görmeye alışkın değildim, her şey gerçeklikten uzak ve tamamen soyut geliyordu. Sanki ona dokunsam şimdi yok olup havaya karışacaktı. Her şey rüyadan ibaretmiş gibi geliyordu.
“Al bunu.” dedi bana uzatarak. Silahı elime alıp beceriksizce baktım.
“Silah kullanmasını bilmiyorum.” dedim umutsuz vaka gibi bakarak. Ama nereden bilebilirdim ki? Daha önce hiç ihtiyacım olmamıştı, olsa bile öldürmek benim yapmak istediğim bir şey değildi.
“Kullanmana gerek kalmaz ama yanında bulunmasını istiyorum.” dedi soğuk bir sesle.
‘’Neden yapıyoruz bunu, ben kimseyi vurmak istemiyorum.’’
‘’Sana anlattım, çok da temiz bir geçmişim yok. Aramızda bir anlaşma olacaksa sana bu tür şeyleri öğretmeliyim.’’ Yüzümdeki tereddüt dolu ifadeyi görmüş olacak ki hatırlatır gibi devam etti, ‘’anlaşmada varım dedin…’’
‘’Varım ama… Anlayamıyorum.’’
Kafam karışmıştı, anlaşmada olmaktan başka çarem yoktu aslında ama bir anda bir felaketin içinde kalmak istemiyordum.
Alperen elimi tutup silaha parmaklarımı düzgünce yerleştirirken sakindi, “Seni sadece basit şeyler için eğitmeye çalışıyorum. Bu şekilde tutman gerekiyor. Ateş etmen gerekirse bunu çekip tetiğe basman yeterli.” dedi.
Dediği gibi tuttum silahı, “Beni neyin beklediğini söyleyecek misin artık?” dedim. Tehlikeli bir şeylerin gözlerinden geçtiğini gördüm. Geleceğime yansıyan bir ışıktı bu, keskin ve belki ölümcül bir ışık. Tehlike kokan, içi bin bir türlü olay barındıran bir ışık. O ışık gözlerinden süzülüp geçtiğinde soruma cevap verdi.
“Geçen gün evime giren kişinin hesabını kapatacağım.” dedi. Uzaklaşmış bakışları depoya bakmaya devam etti. “Orhan Edgü denen herifin adamı. O şerefsiz yerini söylemeyip köpeklerini gönderiyor ama ben onunla yüz yüze konuşmak istiyordum.”
Yüz yüze konuşmak istiyorum derken aslında aklından daha tehlikeli şeyler geçtiğini hissettim. Kendini tehlikeye atıyordu. Öylece çekip gidemezdi, onlarca adamı olan birine karşı duramazdı. Onlarca değil, belki yüzlerce adamı vardı o adamın.
‘’Sen kafayı yedin galiba…’’ sesim hayret eder gibi çıkmıştı. Hayret içindeydim.
“Onun yerini bilen birileri bu gece bu kutlamada olacak. Senden onu bana getirmeni isteyeceğim.” dedi. En azından korktuğum şeyleri söylemediği için mutluydum. Benden birilerini öldürmemi de isteyebilirdi.
“Kendin neden almıyorsun?” diye sorduğumda çok soru sormuşum da bıkmış gibi derin nefes aldı. Henüz yeni başlıyordum, daha soracak çok şeyim vardı.
“Birilerinin gözleri sürekli üzerimde olacak. Ortadan kaybolmamla iş mahvolabilir. Bu yüzden, ben orada durup hiçbir şeyden haberim yok gibi içkimi yudumlarken sen de adamı bu depoya getireceksin.”
Bir an ağzımdan çıkan gülme isteğine karşı koyamadım ve arabanın içindeki ciddi ortamda gülmeye başladım. Garip olan, gülmem bana da garip geliyordu ama Alperen’in benden istediği şey, o kadar imkânsızdı ki gülmeden edemiyordum.
Sol tarafımda bana öfke içinde bakan bir çift kara delik susmamı sağladığında gözlerindeki ciddiyet içime ürperti yerleştirdi.
“Böyle bir şey...” tam yapamayacağımı söyleyecektim ki durdum. Belki de tam zamanıydı. Alperen’in güvenini kazanmanın ve kendimi biraz olsun kanıtlamanın zamanı gelmişti. Ama birinin bana inanacağı kadar benden etkileneceğini düşünmüyordum. Birilerinin beni güzel bulması mümkündü ama o kadar da dikkat çekici değildim.
“Peki.” dedim durulan sesimle. Zihnimden geçen hiçbir şeyi söylemeyecektim. Belki de olayları kontrol etme isteğimi kesip biraz akışa bırakmalı ve kendime güvenmeliydim.
“Bana ne yapmam gerektiğini söyle.”
Birden tepkimin değişmesine şaşırmış gibi baktı. Ama ne bekliyordu ki? Sonuçta biz kuzendik ve ondaki ruh değişimi ben de de vardı. Asıl olan, ani bir şekilde duygularımı kontrol edebiliyor olmamdı.
“İçeri ayrı ayrı gireceğiz. Benimle olduğunu bilmemeliler. Gittiğimiz yerde bu herif de olacak” elime verdiği telefondaki resme baktım. Turuncu saçları ve turuncu sakalları olan genç bir adam...
“Senin yapman gereken tek şey, içeride onu bulup bir şekilde buraya yönlendirebilmek, başka hiçbir şey yapmana gerek yok.”
Fotoğrafa biraz daha baktım. 30 yaşındaki biriyle ne konuşabilirdim ki? Onu nasıl buraya yönlendirebilirdim, neye inandırıp getirebilirdim?
Yine de yapabilirim. Elimdeki silaha baktım,
“Bunu nereye saklayacağım.” diye sorduğumda bana geri zekâlıymışım gibi bakıp küçük siyah çantanın içine silahı yerleştirdi.
“Umarım bütün gece, salonda dönüp ‘ne yapacaktım ben?’ diye etrafımda dolanmazsın.” dediğinde göz devirdim.
O kadar da değil!
Beni kimsenin göremeyeceği ama kutlamanın yapıldığı yere yakın bir sokakta bıraktı. Kendimi oldukça gergin hissediyordum. Evde hazırlanıp üzerime siyah elbiselerden birini giymiştim ama şimdi, keşke biraz daha hazırlansaydı diye düşünüyordum. Neyse ki kızıl saçlarım omuzlarıma döküldükçe siyahın da görüntüsü daha güzel oluyordu.
Ya da böyle bir durumda elbisemi düşünmeyi kesmem gerekiyordu. Alperen’in o adama ne yapacağını bile bilmiyordum.
“Mesajlarıma bak ama dikkat çekme.” dedi. Onayladığımda arabayı sürüp beni karanlık sokakta yalnız bıraktı. Onun gitmesiyle yavaş yavaş yürümeye başladım. Ayağımdaki topukluların sesi sokakta hafif bir yankılanma yapıyordu. Kendimi tek başına, nereye gittiğini bilmeyen bir yaprak parçası gibi hissettim. Ama yalnız değildim işte, Alperen her şeyi planlamıştı. Her şey onun avuçlarında kontrollü bir şekilde duruyordu.
Kapıdaki güvenliğe ismimi söylemem yeterli olacakmış, öyle demişti değil mi? Tüm bunları nasıl yapıyordu bilmiyordum ama anlaşılan listede ismim olmasa da beni o kutlamaya aldıracak kadar eli ayağı uzundu.
Kapıdan girerken güvenliğin bana küçük bir bakış attığını gördüm ama girmeme izin vermesi ile ben ona bakmadan içeriye yürümeye başladım bile. Kalabalığın içinde sesler, gülüşmeler ve yüksek zümre konuşmaları geçip duruyordu. Tanıdığım tek bir yüz bile yoktu, her bir ifade çok uzak ve oldukça yabancıydı. Aralarında aradığım adam var mı diye belli etmeden göz gezdirdim ama görünürde öyle biri yoktu.
Ben de oturup biraz bekledim ve Alperen’in girmesini izledim. Üzerinde buraya uyum sağlayacağı ve dikkat çekeceği kadar şık giysiler vardı. Fiziksel olarak görüntüsü de o giysilerin içinde insanın ağzını sulandıracak kadar güzeldi. Ve yüzü, odadaki tüm şatafattan çok daha değerliydi.
Dediği gibi de oldu kimse beni sorgulamadı, içeriye nasıl girdiğim sorulmadı. En azından birkaç kişinin beni tanıyamadıkları için yanıma gelip kimlerden olduğumu sormalarını beklemiştim ama neyse ki o da olmadı. Çok kalabalıktı fakat salon fazlasıyla büyük olduğundan herkese yeterince yer ayrılmıştı. İçeri girdiğimde telefonun titremesiyle etrafa umursamaz bir bakış atıp mesajı açtım.
Gönderen; Alperen
“Kameraları etkisiz bırakmamız gerekiyor. En alt katta tüm kameraların bağlantıları var. Oradaki F2 odasında buluşalım.”
Önce gelen mesaja gergin bir şekilde baktım, sonra da en azından bu işi tek başıma yapmayacağım için mutluluk duydum. Tek başıma inip halletmemi de isteyebilirdi, değil mi?
Tam kafamı kaldırıp yürüyordum ki attığım birkaç adımda çarptığım gövde durmamı sağladı.
“Ah özür dilerim. İyi misiniz?” diye sordu çarptığım ses.
Acıyan başımı öfkeyle kaldırdım. İçimdeki tüm pis kelimeleri ağzıma getirdim ve söylemek için bana çarpanın yüzüne baktım. Turuncu saçlar, turuncu sakallar...
Bu o! Açık kalan ağzımla avıma baktım. Alperen’in gösterdiği resimde bu adam vardı.
“İyiyim,” dedim şaşkınca ağrıyan başımı ovarken. Öfkem geçmiş, yerini şaşkınlığın güçlü kimliği almıştı.
“Gerçekten kusura bakmayın. Özrümü kabul edin ve izin verin size içecek bir şeyler ısmarlayayım.”
Aslında Alperenin kamera meselesi olmasa bu çok iyi bir fırsat olurdu ama...
“Aslında çok isterim,” dedim, sonra bu söylediğime pişmanlık duydum.
Hadi ama bu kadar hevesli görünme, dedim kendi kendime.
“ama bir arkadaşımı bulmalıyım. Belki döndüğümde içeriz.” deyip birkaç adım geri attım
“Peki, nasıl isterseniz.” deyip o da geri çekildiğinde ne çok yavaş ne çok hızlı adımlarla dikkat çekmeden yürümeye başladım. Alt kata inmek için asansöre doğrulduğumda herkes sohbet etmeye daldığı için kimsenin asansörle işi yok gibiydi. Arada bir etrafıma belli etmeden bakıyor, insanların bakıp bakmadığını kontrol ediyordum.
Açılan asansör kapılarının ardından birileri çıktığında içeri geçtim ve yalnız kaldığım için şükrettim. En alt kata basıp beklediğimde bir yandan heyecanlıydım. Başıma ne geleceğini bile bilmeden hareket ediyordum. Sanırım başıma ne geleceği pek umurumda değildi. Olan onca şeyden sonra kendi hayatımın değerini kaybedeli çok olmuştu.
Kısa bir süre asansörde şu baş döndürücü çekilme hissiyle kaldıktan sonra asansör durdu. Açılan kapılarla karşımda Alperen, beni inceleyerek duruyordu. Ellerini ceplerine yerleştirmiş, sakin bir şekilde bakıyordu. Karanlık, dar koridorda yürümeye başladığımızda elinde iki siyah kar maskesi fark ettim.
“Tak şunu.” dedi. Maskelerden birini bana verdiğinde diğerini de kendi takmıştı bile.
“Ne de olsa kameraları iptal edeceğiz. Ne gerek var buna?” diye sorduğumda maskenin altındaki gözleri, hınzırca gözlerimi buldu
“Burada çalışanlar var, görebilirler.” dedi
Planını ince ince düşünmüş gibiydi. Ne zamandır kuruyordu bunu kafasında kim bilir. Belki bu iş bitince beni de gönderecekti. Hayır, bunu yapmazdı değil mi? Anlaşmaya uyması gerekiyordu. Sonuçta ciddi bir anlaşma yapmıştık. Ona yardım edecektim ve böylece onunla kalacaktım.
“Silahını ver.” deyip fısıldadığında çantamı açıp elime hala ağır gelen silahı uzattım. “Seninki nerede?”
Önemsizmiş gibi baktı “Taşımıyorum.” dedi.
“Manyak mısın?” dediğimde işaret parmağını dudaklarına götürüp susturdu beni.
Duvara sırtını dayağında ben de yanında geçtim ve elinde silahı hazır tutup duvarın diğer tarafını dinledi. Birilerinin sesleri gelmeye başladığında endişelenmeye başlamıştım. Fakat Alperen her zaman yaptığını kanıtlar gibi sakin ve dikkatliydi.
İyice yaklaşan ayak seslerinin arasından bana baktı, “Sana söylediğimden buradan ilerle ve F2 odasını bul. Kamera bağlantılarını kes.” dedi fısıldayarak. Parmakları profesyonelce karşı taraftaki koridoru gösteriyordu.
Başımı sallayarak onayladığımda hemen dibimizde üç kişi belirdi. Onlar daha bize uyarıları göndermeden Alperen birini yere devirmiş, diğerinin de midesinde tekmeyi geçirmişti, acı dolu bir inilti koridora doğru yol aldı.
“Şimdi!” dediğinde bu kadar hızlı hareket etmesine şaşırarak koştum ve uzun koridorda oda numaralarına baktım.
E7, E8, E9... Bunlar ne böyle Allah aşkına!
İçerde ne saklıyorlar da bu kadar karmaşık isimler vermişlerdi acaba?
F1,F2... F2! Tam geçmek üzereydim ki durup hemen kapıdan içeri girdim. İçeriye daldığım için sonradan birilerinin olma ihtimali ile korktum fakat neyse ki kimse yoktu.
İçerisi kamera doluydu. Her yer, küçük büyük bir sürü sistemle doldurulmuştu. Bakmayı kesip kablolara geçtim. Çok karmaşık, birbirine girmiş bir sürü kablo. Üç renk vardı
Siyah, mavi, kırmızı...