Öfke

2650 Kelimeler
“Öfke yağmuruna tutulup silinmeye başladığımızda, renklerimiz de birbirine karışıp nefretin kasırgasını doğurdu. ” Onun varlığının getirdiği telaş hissi tüm bedenimi kaplarken burada olmama sebebiyet verecek bir bahane aramaya koyuldum fakat düşüncelerimin önü tıkanmış gibiydi. Bunun için söylenecek bir şey yoktu. Bana Emre ile buluşmamam gerektiğini defalarca söylemiş ve bunun ona bir ihanet belirtisi olduğunu da hissettirmişti. Artık her şekilde suçluydum onun gözünde. Emre gülümseyip “Bize katılmaz mısın sevgili dostum?” derken pişkin pişkin gülüyordu. Dışarıda hırçınlaşmış dalgalar sahile vuruyordu, hava kötüydü ve içinde bulunduğum ana gri bir korku bırakıyordu. Şimdi ne yapacaktım? Emre’nin kelimeleri rahat bir şekilde ortaya serilirken ses tonundaki umursamazlığın beni ateşe atabilecek kadar tehlikeli olduğunu hissettim. Bu açıkçası sinirlerimi bozdu çünkü arkamda duran Alperen’in öfkesi zaten fazlasıyla hissedilirken neden daha da sinirlendirmeye çalışıyordu ki? Karşısında duran siyah gözler onu da beni de öldürebilecek kadar delirdi, bilmiyor muydu sanki! Alperen, önce beni görmezden geldi ve masaya iki elini de koyup Emre’ye doğru eğildi. “Ne dostu lan!” dedi öfkeyle. Bir sorudan çok hakaret gibi çıkmıştı sesi. “Senin gibi şerefsizler benim düşmanım bile olamaz!” İşte bu şaşkınlıkla kalmamı sağlamıştı. Aralarında şiddetli bir kavganın çıkmasından endişe ederek oturduğum yerden yavaşça kalktım. Fakat Emre, Alperen’in söylediği kelimeleri umursamıyor gibi karşılık vermedi. Aksine arkasına yaslanıp yüzündeki sinir bozucu gülümseme ile eski arkadaşına bakmaya devam etti. İlk defa Alperen’in ağzından duyduğum küfürden sonra, ikinci defa bir küfür daha duyduğum için şaşkınlığım iki katına çıkmıştı. Sessiz kalmak istemesem de söylediğim her bir kelimenin tehlikeli olabileceğinin de farkındaydım. Yine de araya girmek zorunda hissettim, öylece durup izleyerek sonuçlardan kaçamazdım. Alperenin kolunu tutup bir umut sakinleşmesini bekledim. “Alperen, sakin ol lütfen, hem gel gidelim. Sorun yaşansın istemiyorum.” dedim. Sesim sakin olsa da olacaklardan endişe etmiyordum desem yalan olur. Daha önce babamın beni götürmesine izin vermeyen adam şimdi beni onun kollarına bırakabilirdi. Siyah gözleri bana bakıp öfkeyle kısılırken bunu yapacak öfkeyi gözlerinde gördüm. Tuttuğum kolu ile ‘Geri çekil’ der gibi beni itti. Bir kaç adım geriye savrulduğumda Emre ayağa kalktı. Beni savunmak gibi bir amacının olmadığını biliyordum, onun savunmasına zaten ihtiyacım yoktu. “Biraz daha nazik olmayı deneyebilirsin Erez.” dedi kararlı durarak. Tek amacı Alperen’in sinirlerini bozacak bir şey bulmaktı. Ah hayır! Sakın önümde yumruklaşmayın, diye düşündüm. Ne arada kalıp yumruk yemek ne de uzakta kalıp kavgayı izlemek gibi bir niyetim vardı. Hem arada olası bir kavga olursa Alperen’in bana daha da kızacağını biliyordum, haklı sebeplerim onun umurunda bile olmayacaktı. Emre fazlasıyla rahat duruyordu. Fakat benim içimde cehennemin ateşi kükremeye başlamıştı ve bu beni korkutuyordu. Alperen’in öfkeyle Emre’ye yaklaşmasıyla etraftaki insanlardan birkaçının ayırmak için ayağa kalktığını gördüm. Bense korkuyla ikisini izliyordum. Birbirlerine o kadar yakındılar ki ne konuştuklarını bile duyamıyordum. Tek bildiğim; öfkeleri birbirlerini öldürebilecek kadar yoğundu. “Birbirimiz için ölmeyi göze aldığımız tüm o zaman boyunca, birbirimizden başka kimsemiz yoktu” Zihnimdeki o iki erkek çocuğunun resmi öfke yağmuruna tutulup silinmeye başladığında, renkleri de birbirine karışıp nefretin kasırgasını doğurdu. O kasırga, önce resmi sildi sonra resmin ölü renklerini taşıyan duvar yıkıntı haline gelene kadar vurmaya devam etti. Şimdi birbiri için ölmeyi göze alan o iki arkadaş yoktu, bir şeyler uğruna birbirini öldürebilecek iki yabancı onların yerlerini almıştı. Alperen öfkeyle bir şeyler söyledi ama bu söyledikleri birer fısıltı gibiydi. Birbirlerine her ne söylüyorlarsa bu, onları daha da geriyordu. Etraftakilerin müdahalesi onları ayıramıyordu. Emre'nin dudaklarından kelimeler döküldüğünü ve hemen ardından Alperen’in gözlerinde kopan kargaşa ile Emre’ye kafa attığını gördüm. Bu çok sert olmuştu. Çıkan ses öyle çok etki etmişti ki Emre'nin kafasının dağılmış olabileceğini bile düşünmüştüm Emre'nin yere düşmesi ile Alpereni tutanlar yüzünden ne olduğunu doğru düzgün göremedim bile. Tek fark ettiğim şey, saniyeler sonra homurtuların yükseldiği kalabalık içinde bana dönen öfkeli siyah gözlerin ve beni çekiştiren kolların sahibiydi. Kendimi onunla birlikte sürüklenirken bulduğumda beni bırakması için söylediğim kelimeler bir boşluğa süzülüyordu sanki. Alperen bambaşka bir dünyadaydı artık ve beni duymuyordu. O, kalabalığı yararak kolumdan tutmuş şekilde beni kafeden çıkarırken arkama dönüp baktım. Ne kadar baksam da kalabalıkta Emre'yi göremedim. Dışarıya çıkmamızla denizden gelen soğuk hava içime işledi. Çantamı ve montumu içeride bırakmıştım. Fakat düşünecek daha önemli bir konu vardı. Alperen... ‘’Canımı yakıyorsun!’’ ‘’Bırak kolumu?’’ ‘’Nereye gidiyoruz?’’ Kolumu acıttığının farkında olmayacak ki, ben canımın yandığını söylediğimde parmakları hafifçe gevşedi. Bedenimdeki acı geçti ama ruhumdaki korku hiç değişmedi. Bana zarar vermeyeceğini biliyordum. Bana zarar verecek şeylerin önünü açabilirdi, babam gibi. Beni yol boyunca çekiştiriyor, arkasından resmen sürüklüyordu. Sessizliği ve hiçbir şey söylememesi beni daha da korkuturken artık tek kelime etmeye cesaret edemiyordum. Soğuktan yüzümün kızardığına emindim. Büyük ihtimalle hasta olacaktım. Tabii Alperen bu öfkeyle bunu düşünecek durumda değildi. Caddede yürürken debelenmeye başladım, etrafta sadece hızla geçip giden arabalar vardı. Ben debelendikçe Alperen elini indirip bu sefer bileğimi tuttu, sert ve kemikli parmakları arasında bileğim acımaya başlamıştı. En sonunda dayanamayıp acıyan bileğimin de verdiği bir cesaretle sert ir şekilde konuşmaya baladım. “Sanki kendin mükemmelmişsin gibi böyle öfkelenip kargaşa yaratıyorsun ya, bravo!’’ ‘’Sus Kâinat, daha da sinirlendirme beni.’’ Verdiği tek yanıt bu altı kelime olunca bıkkın bir şekilde, biraz da çaresizce etrafa baktım. ‘’Nereye gidiyoruz, onu söyle bari?!” diye sesimi yükselttim. Sesim hırçın Deniz dalgalarına eşlik eder gibi yükselse de Alperen bana bakmadı. Duymamış gibi yürümeye devam etti, peşinden sürüklenmeye artık dayanamıyordum. Bileğim o kadar acıyordu ki, bunun için mi yoksa olanlar yüzünden mi bilmiyorum ağlamak istiyordum. “Alperen lütfen!! Dur bi' konuşalım.” Tahmin etmediğim bir şekilde aniden durdu ve bana dönüp siyah gözlerini gözlerime sabitledi. Öfkeyle burnundan soluyordu. “Neyi konuşacağız?” diye sordu sert bir sesle. Ağır ses tonu insanı korkutacak kadar sertti. “Sana Emre ile konuşma dememe rağmen iki gün sonra gidip onunla nasıl kahve içtiğinizi mi anlatacaksın? Yoksa beni nasıl geri zekâlı yerine koyduğunu mu?” Ciddi anlamda öfkesi, zaten karanlık olan gözlerini zifiri karanlığa çevirmişti. Önceden nefes alan görüntümü artık gözlerinde göremiyordum. ‘’Seni böyle görmediğimi biliyorsun. Hem asıl aptal yerine konan benim burada. Dibimde onca olay oluyor ama hiçbir şey yapmadan oturmamı bekliyorsun.’’ Kendimden emin kelimelerim ona ulaştığında etrafa sabır diler gibi bir bakış attı. Dudakları kıvrılmaya başladığında gözleri de yüzümden ayrılmıyordu, ‘’Sana ir şeyleri anlatmaya başladığım an seni daha büyük bir tehlikeye atmış olurum, bunu neden anlamıyorsun?’’ ‘’Umurumda değil, ben seninle konuşmak istedim. Bana hiçbir şey anlatmadın Alperen.’’ “Konuşacak bir şey yok çünkü söyleyeceğimi söyledim. Daha önce uyarmıştım seni!” Beni tekrar çekiştirmeye devam ettiğinde adımları oldukça hızlıydı. Ona yetişmeye çalışırken uzun bacaklarının neredeyse koşmamı sağlaması yoruyordu. Ayrıca çelik gibi bileğimi tutan elinden kurtulmaya çalışıyordum ve bu hiç de kolay değildi. “Canım acıyor, bırak ya!” diye bağırdım. Öfkeyle omzunun üzerinden ruhuma kadar saplanan bir bakış attığında elim, bileğimdeki elini ayırmaya çalışıyordu. “Delirdin mi sen?” dedim öfkeyle “Ne yapıyorsun, eşkıya mısın?” Abartmıyor muydu? Böyle çocukça tavırlara girmesi bence normal değildi. Öfkelenmiş olabilirdi ama bu kadar rahatsız olduysa evden çekip giderdim. Bana bu şekilde eziyet edemezdi, onunla kalıyorum diye her dediğini yapacak değildim. Benim de kendi özgür iradem vardı, istediğim herkes ile konuşabilirdim. Beni tekrar bırakmasıyla acı, dağılır gibi koluma doğru yayıldı. “Asıl sen delirdin mi?” diye kükredi. Sadece olduğum yerden siyah gözlerine öfkeyle bakmakla yetindim. “Sana o şerefsizle konuşmaman gerektiğini söylediğimde ciddiydim!” Kelimeleri beynimin ücra köşelerine sıkışmış anıları aydınlığa çıkardığında gözlerimi kaçırdım. Bir daha onunla konuşursan bu evden gidersin, demişti. Gidecek miydim? Muhtemelen gidecektim. “Ne söylediğini çok iyi hatırlıyorum, Alp. Bu kadar sorun yaratmana gerek yok, bırak da gidip eşyalarımı toplayayım…” dedim. Gözlerimi tekrar siyah boşluklarına çevirdiğimde öfkeliydi. Artık kalmak gibi bir ısrarım yoktu, sahibimmiş gibi davranmasındansa giderdim daha iyiydi. “Gitmeni istersem...” dedi beni rahatsız edecek kadar derin baktığımda. “Gidersin." ‘’Sen gerçekten delirdin mi?’’ diye sordum ciddi bir şekilde. ‘’Emre’yi görünce devrelerin mi yandı, neden bana böyle davranıyorsun?’' Ruhumu tüm çıplaklığıyla görüyor gibiydi. Kollarını birleştirmiş karşımda dikilirken birkaç saniyeliğine gözleri, denizin kıyıya vuran dalgalarına ulaştı. Düşünceli bir surat ifadesi, öfkesini dindirir gibi hafiflediğinde bir şeylerin onu endişe içinde bıraktığını ve tüm bu tavırlarının o endişeden kaynaklandığını fark ettim. “Onunla neyi konuşuyordunuz?” diye sordu. Gri bulutlar üstümüzden ve hafif esen rüzgâr aramızdan geçtiğinde, soğuktan titriyordum. Bedenimde, özellikle de açık boyun bölgeme rüzgâr süzülüyordu. Saçlarım rüzgârı kabul eder gibi istekle geriye çekiliyordu. Yine de bu durum Alperen’in umurunda bile değil gibi görünüyordu. Rüzgârdan dolayı alnına doğru yavaşça sallanan saçlarına baktım. Benden ne kadar da farklıydı. “Ben...” dedim ne söyleyeceğimi bilemeyerek. Bütün o uyuşturucu ve diğer suç hikâyelerini nasıl soracaktım hiçbir fikrim yoktu. “Sadece onunla neden bu kadar soğuk olduğunuzu anlamıyorum, bunu konuşmak istedim. Eskiden yakınmışsınız oysaki.” Gözleri saplanırken gözlerime kaşları daha da çatıldı. “O benim asla yakınım olmadı.” dedi tiksinir gibi. “Asla!” Dalgalar kıyıya çarpıp içimdeki hislerin yankısını oluşturdu. Tıpkı onun öfkesinin devliği gibiydi bu dalgalar. “Oturup sana hangi yalanlarını saydı bilmiyorum ama sen, küçük hanım...” dedi işaret parmağını bana doğrultarak “Bana yalan söyledin.” Suçluydum belki evet ama bunlar abartı gibi geliyordu. Emre ne yapmıştı ona bu kadar anlamıyordum. “Bana anlatmanı istediğim şeyleri anlatmadın, ben de ondan dinledim. Onun söylediklerini doğru kabul etmem sence de normal değil mi?” diye sorduğumda gözlerini kısıp sabır diler gibi bu sefer derin nefes aldı. “Bilmemen gereken şeyler var, bunu sana onlarca kez söyledim.” dedi. İçindeki öfke ve ısrar benim ikna edemeyeceğim kadar güçlüydü. İkilemler arasında sıkışıp kalmıştım. Onun, geçmişini benden gizlemesine izin vermeliydim ama nedense bilmek istiyordum. Hayatımı paylaşıyordum bu adamla ve bazı şeyleri bilmeye hakkım vardı. Çaresizce ona baktığımda gitmem gerektiğini anlamıştım. Kime laf anlatıyordum ki? Alperen asla beni kendi tarafına çekme çabasında olmayacaktı. Onun hayatında böyle başka şeylerden kötü etkilenerek ve hiçbir şey öğrenmeden ona güvenerek kalacak değildim. Nerede kalacağımı, kime gideceğimi bilmiyordum ama gitmeliydim. Ciddi anlamda kimsem yoktu, yine de korkuyor sayılmazdım. Bir kere çıkmıştım kendi evimde. Alperen’in evinden de çıkardım. Tek başımaydım ve bu zamana kadar kalmama sebep olan tek şey buydu. Annem ve babamın yanına geri dönemezdim. Gidecek bir arkadaşım da yoktu. İlk defa ‘keşke onca zaman içinde birkaç yakın dost edinseydim’ diye düşündüm. “Eve gidelim, eşyalarımı toplamam gerekecek.” dedim gözlerine bakmadan. Çünkü bir şekilde beni öldüren bir duruşu vardı ve kendinden taviz vermiyordu. Keşke bir kerede olsa duvarlarının ardını görmeme izin verseydi. Gerçek duyularını ve hislerini gösterseydi. Gitmemi istemediğini biliyordum, benimle uyuyup hastalandığımda başımdan ayrılmayan adamın gitmemi istemesini kabullenemezdim. “Eşyalarını topla.” dedi hiç çekinmeden. Gözlerine baktım. Tek sorun, gidecek kimsem olamaması değildi. Asıl sorun; yanında kaldığım bu adama bu süre içinde alışmış olmamdı. Gitmeyi istemiyordum, her ne yapmış olursa olsun beni onun yanına tutan bir şeyler vardı. “Benim eve geçiyoruz.” Gözlerine gözlerimi kısıp baktığımda ciddi bir şekilde beni incelediğini fark ettim. “Eve geçiyoruz derken?” diye sordum. O ise aynı umursamaz bakış ile bir elini cebine koydu ve arabanın anahtarını çıkardı. “Evde konuşacağız.” diye yanıtladı. Hemen yanımızda duran Toyota Corolla’nın anahtarına basılmasıyla kapılarının açılma sesi duyuldu. Ne yapmaya çalıştığına anlam veremiyordum. Kalmamı istiyordu ama gitmem için demediğini bırakmıyordu. Sarhoş falan olabilir miydi? Çenesinin ucuyla binmemi işaret ettiğine önce direnmeyi düşündüm ama ardından dediğini yaptım. Karşı koymaya, savaşmaya ve itmeye gücüm kalmamıştı. Çelişkiler beni; zihnimi ve ruhumu mahvetmişti. Alperen bunların en büyük sebebiydi o an. Ben arabaya geçince o da yanımdaki sürücü koltuğuna geçti. Motoru çalıştırdığında başımı cama, dışarıdaki denize çevirdim ve tek kelime etmedim. Okyanus’un evine varıncaya kadar o da konuşmadı. Yine de öfkesi, tüm havada asılı kalmıştı. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Bir yanım ‘Bırak istediğini düşünsün’ diyordu fakat bırakamazdım. Çünkü kalmaya mecbur olan diğer tarafımı öldürmek istemiyordum. Evde kalıp kalmama durumunu düşünmeyi kendime yasakladım ve ihtimalleri süzgeçten geçirdim. Yanımda oturan adamın yan görüntüsünü izlerken Emre'nin söylediklerini düşündüm, ihtimaller burada başlıyordu. Yasadışı işler yaptığını söylemişti. Yıllar öncesinde en yakın dostumdu Alperen, fakat yıllar insanı öyle hızlı değiştiriyordu ki duyduklarımın doğru olması ihtimali yüksekti. Davranışlarındaki soğuk kontrolü ve ateşli öfkeyi gördükçe de bu ihtimal büyüdükçe büyüyordu. Emre'nin söylediklerini Alperene anlatmak ve bunların yalan olduğunu söylemesini isterdim, yine de ağzımı açmaya cesaret edemedim çünkü zaten öfkesi karşısındakini yakacak türdendi. Bütün bu suçları önüne serersem olay daha kötü bir yola gidebilirdi. Ben de suçlu olduğumu kabul edip sessizliğimi korudum, nasıl istiyorsa şimdilik öyle olsundu. Gri bulutlar karartı oluşturup üstümüzde uğursuzca kümelenirken yağmur tekrar sabah olduğu gibi yağmaya başladı. Önce küçük damlalar halinde inen yağmur, bir süre sonra öyle bir sis bulutu oluştu ki tanrının bana sinsice gülümsediğini hissettim... Yolu uzatarak bana işkence ediyor gibiydi. Alperen'in sükûneti ciddi anlamda ölüm gibiydi. Kelimelerini hep kendine saklar, sadece zamanı geldiğinde konuşurdu. Konuştuğu zamanda kafasında dönüp duran kelimelerin aslında zehirli olduğunu anlardınız. Çünkü günlerce, söylediği tek kelimenin bile etkisi geçmiyordu. Bu yüzden, o bu kadar suskunken belki de susması daha iyidir diye düşündüm. Beni yok sayması bir süre sonra son bulurdu ne de olsa. Arabayı Okyanus’un evinin önünde durdurduğunda, hiçbir şey söylemeden yağmurun delip geçtiği yolun görüntüsüne bakıyordu. “Ne yapacağız?” diye sordum. Önümdeki camdan ben de onun gibi yağmurlu yola baktım. Küçük damlaların sakinleştirici bir etkisi vardı. Ne yazık ki böyle bir durumda sakinleşmek hem benim için hem de Alperen için biraz zordu. “Eşyalarını toplayacaksın,” diye kısa bir yanıt verdi. Gözlerimi ince ve sık yağmur damlalarından çekip ona döndüm. Kararmaya devam eden hava, yüzüne gölge düşürüyordu. “Sonra?” diye sordum ısrarla. Gitmemi isteyip istemediğini düşündüm, ne istediğini nasıl anlayacağımı da bilmiyordum. Önceden bilirsem kendimi en azından buna hazırlardım, gitmeye kararlı olsam da gidecek hiçbir yerim olmaması da kalmamı istemesi için beklememi sağlıyordu. Gözleri bana döndüğünde ciddi bir şekilde baktı. Duvarlarının ardında ne olduğu görünmüyordu. Karanlık, sadece karanlık. “Bana yalan söylersen ne olur biliyor musun?” diye soru sadece. Soru karşısında bir süre bakmayı sürdürdüm. Bu kadar derin bakması düşünmemi bile engelliyordu. Cevabın çok da iyi bir şey olmadığının farkındaydım. Bir süre cevap vermeden yüzüne baksam da söyleyeceği şeyleri merak ettiğim için bir şeyler söylemeye karar verdim. “Kendinden uzaklaştırır mısın?” diye soruya cevap verdiğimde başıyla onayladı ve tekrar ön cama doğru baktı. “Peki ya arkamdan iş çevirirsen?” diye sordu bu kez. Hadi ama! Emreyle konuşmam arkadan iş çevirme kategorisine girmiyordu ki… Etrafımda olan bitenleri öğrenmek istemem iş çevirmek değil, kendimi bir nevi güvenceye almam ve etrafımdakileri tanımam demekti. Ayrıca Alperene onca sefer anlatması için şans veriştim. Saklamak isteyen oydu, gidip öğrenmek isteyeceğimi tahmin etmeliydi. Aslında ne düşündüğümün pek bir önemi yoktu, görünen o ki Alperen için durum böyleydi. Arkasından iş çevirmiştim. Yine de bana sorarsanız bu, sadece bilmem gerekenleri öğrenme çabasıydı, aynısını Alperen de yapardı. Hem de daha fazlasını. Cevap vermediğimden olsa gerek ki onu izleyen gözlerime döndü, cevap bekler gibi baktı. “Ne olur?” diye sordum. İçten içe varlığı içimi delen o endişe, kendini gösteriyordu. Benden gitmemi isterse zaten karşı koymayacak ve gidecektim. Ama babama olanları anlatır ya da yerimi söylerde, gideceğim yerde de babam ile uğraşmak zorunda kalırdım. Bu da benim için apayrı bir sorun olurdu, eve geri götürülürdüm, hem de sürüklene sürüklene. “Seninle küçük bir anlaşma yapacağız” dedi. Fakat tereddüt ediyor gibiydi. Anlaşma... Ben, Alperen ve anlaşma. Bizden sadece Playstation oynayan iki kuzen olur diye düşünmüştüm ama işlerin yönü değişiyor gibiydi. Bu kelime, ağzımda garip bir tat bırakırken anlaşmadan kastı neydi bilmek istiyordum. “Nasıl bir anlaşma?” diye sordum kaşlarımı çatarken “Git eşyalarını topla.” dedi telefonu çaldığında, “Evde konuşacağız.” Telefonu açıp gözlerini benden uzaklaştırdığında ben de kafamı çevirip yağan yağmura baktım. Açtığım kapı ile içeriye yağmur damlaları sıçramaya başlamıştı bile. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdüğümde geride kalan arabada bana bakan bir çift siyah gözü hissedebiliyordum. İçeri girdiğimde bıraktığım gibiydi her şey. Merdivenleri çıktığımda Emre ile olduğumu Alperene kim söyledi diye düşünmeye başladım. Okyanus ve Yavuz dışarı çıktığımı biliyordu fakat Emre ile buluşacağımızı bilmiyorlardı. En fazla çıktığımı söylemiş olabilirlerdi. Muhtemelen takip ettirilmiştim. Alperen peşime birilerini takmış olmalıydı. Evden çıkarken bu hiç aklıma gelmemişti çünkü Emre ile görüşeceğim için oldukça gergindim. Şimdi ise iş bambaşka bir boyuta çıkmıştı. Öfkeyle çantamı giysi ve özel eşyalarımla doldurduğumda üzerime de beni sıcak tutacak bir şeyler giydim. Kafede kalan çantamın yasını tuta tuta tekrar arabaya döndüğümde Alperen sessizce içeride oturuyordu. Hiçbir şey söylemeden, sadece göz ucuyla çantama bir bakıp tekrar arabayı hareket ettirdi, ben de hiç bir şey söylemedim
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE