Gerçekler

1185 Kelimeler
"Demek bana güveniyorsun." Soru sorar gibi söylemişti bunu. Üzerindeki soğukluk kelimelerine buz tutturur türdendi. Ona güveniyor muydum? Tabii ki hayır, sadece güvendiğimi sanması yeterliydi. Güven benim en büyük bariyerimdi ve o bariyer geçilmesi imkansız bir duvar gibiydi. Ne ben yenebiliyordum o duvarı ne de başkaları. İnsanlara güvenmemeyi çok küçük yaşta öğrenmiştim. Etrafıma baktım. Onun bana ilk gün konuştuğumuz kadar sıcak olmasını istiyordum. O gün her şeyi anlatacak kadar hevesliydi. O hevesi nasıl geri getirebilirdim ki? Ancak bu şekilde bana gerçekleri söylerdi. Duvarın yanında bekleyen garsonu çağırdım. Aynı anda Emre’ye baktım ve daha sakin, rahat görünmeye çalıştım. "Nasıl içersin?" diye sordum. Önce kısa bir süre bekledi. Anlamamış gibi gözlerini kıstı. Çok fazla kalmaya hevesli görünmüyordu, hemen kalkıp gidecekse buraya kadar neden gelmiştim? "Sadece bir fincan" deyip onu taklit ettim Onunla ilk konuştuğumuz gün söylediği gibi söylemiştim bunu, kelimelerim tıpkı onunkiler gibi haylaz bir ısrarla çıkmıştı dudaklarımdan. Onu taklit etmem dudaklarına neredeyse görünmeyen bir tebessüm koyduğunda oturduğu yerden doğruldu. Samimiyetini gösteren sıcak bir gülümseme takınırken ‘’Sadece bir fincan?’’ dedi o da beni taklit ederek. ‘’Söz veriyorum sadece bir fincan.’’ "Çok ısrarcısın" dedi. Evet öyleydim. Bu konuda kuzenime çektim. Yine de bunu o an ona söylemek pek uygun olmayacağı için içten içe düşünmekle yetindim. "Şekerli," diye devam etti gözlerini bana dikerken. Kahveden bahsediyordu ama gülümseyerek bana bakıp söylemesi kendimi oldukça tuhaf hissetmemi sağlamıştı. Birinin bakışları bu kadar uzun süre üzerimde dolaştığında gerilmeden edemiyordum. Garson elinde bir not defteri ile yanımıza geldiğinde siparişleri verdim. "Bir sütlü, bir de şekerli kahve" dedim gülümsemeye çalışarak. Garson elindeki küçük deftere not alıp yanımızdan uzaklaşınca aramızda kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizlik çok uzun sürmeden bozuldu. "Neden benimle tekrar konuşmak istedin?" diye sordu Emre. Neredeyse normale dönüyoruz gibi hissettim. Yüzündeki o meraklı ve yaramaz görüntü geri gelmek üzereydi. "Bilmek istediğim şeyler var ve bunları biliyor gibisin. En azından umarım biliyorsundur..." dedim ciddi bir sesle. Ne bilmek istediğimi zaten biliyor gibi masanın diğer tarafından bana biraz daha yaklaştı. "Peki," dedi çıkarcı bir sesle. "diyelim ki biliyorum ve sana anlatmaya hazırım, bunun karşılığında ne alacağım?" Kaşlarımı çatıp kahverengi saçlarında biraz göz gezdirdim. "Ne istiyorsun?" diye sordum hemen. Bir şeyler isteyeceğini zaten biliyordum. Emre gibi birinin bir iyiliği bedava ya da karşılıksız yapma ihtimali yoktu. Gözleri dışarıdaki denize tekrar sürüklendiğinde gözlerini kıstı. Düşüncelerini tamamladığında tekrar bana bakıp "Şöyle bir şey yapalım." diye başladı. "Ben sana şimdilik bilmen gerekenleri anlatacağım. Zamanı geldiğine sen de karşılığını bir şekilde verirsin" Böyle ucu görünmeyen anlaşmalardan nefret ederdim ama bilmek istiyordum. "Benim için sıkıntı yok." dedim kendimden emin bir sesle. ‘’Ama böyle bir riski neden alasın ki?’’ ‘’Karşılığını vereceğini biliyorum, burada bulunman bile senin için büyük bir açık, kuzeninin bilmesini istemezsin değil mi?’’ Karşılığını vermezsem zamanı geldiğinde onunla gizliden gizliye buluştuğumu Alperen’e söyleyecekti, yine de bu Emre için olabildiğince riskli bir anlaşmaydı çünkü o zamana kadar ben de Alperen ile konuşabilirdim. Bu tamamen Emre’nin anlattıklarına bağlıydı. Kahvelerimiz geldiğinde kısa bir sessizlik sardı etrafı. Fincanımdan bir yudum aldığımda Emre de pencereden dışarıyı izliyordu. "Eskiden gerçekten yakın arkadaştık." diye söze başladığında kahvesinden hafif hafif sıcak duman tütüyordu. "İki kardeş gibi yakındık..." dedi devam ederken. Sonra gözlerinde ufak da olsa acı gördüm. "Anlıyor musun?" Oturduğum yerde onu sessizlik içinde dinlerken onaylar gibi hafifçe başımı salladım. Gülümsedi, fakat bu gülümseyiş mutluluktan uzak bir gülümsemeydi. Özlem dolu bir gülümseme. "Anlayamazsın." dedi ben kahvemden bir yudum alırken. "Birbirimiz için ölmeyi göze aldığımız tüm o zaman boyunca, birbirimizden başka kimsemiz yoktu ve inan bana Kâinat... Bunu anlayamazsın." Adımı söyleme şekli beni rahatsız etse de bunu duymazlıktan gelmeyi tercih ettim. Anlattığı şeylere odaklanmaya çalıştım. Alperen ile yakın olmak zor bir şeydi Kesinlikle! Fakat birbirleri için ölmeyi göze almak mı? Bu kadar yakın olduklarını düşünmüyordum. Alperen Yavuz ve Okyanus dışında beni bile dünyasına kabul etmezken Emre gibi birini nasıl kabul etmişti peki? İfadesiz bir şekilde ona bakmaya devam ettim. Hissettiklerimi ne kadar az gösterirsem benim için o kadar iyiydi. "Ölmek gibi bir tehlikeden geçebileceğiniz ne yaptınız ki?" diye sordum. İşte asıl konuya geliyorduk. Güldü, gözleri benim gözlerime bakarken kısıldı ve yaramaz bir çocukmuşum gibi baktı. "Çok hızlı gidiyorsun küçük. Bekle, daha oraya gelmedik." Bana küçükmüşüm gibi davranması oldukça rahatsız ediciydi bence. Çünkü aramızda en fazla 3 yaş vardı. Yine de konuyu sapmamak için hiçbir şey söylemedim. "Alperenle 10 yaşındayken tanıştık." dedi kahvesini dudaklarına götürürken. Bir yudum aldı ve kahvesine baktı. "O zamanlar annesini kaybetmişti. Bu, arkadaş olmamıza sebep oldu çünkü onu anlıyordum." Elimdeki sıcak kahveyle Emre'yi izliyordum. Ben Alperen’den uzaklaştığımda ve onun arkadaşlığını babam yüzünden kaybettiğimde onun hayatına başkaları girmiş ve yeni arkadaşlıklar kurulmuştu. Benim aksime belki de Emre gerçekten anlamıştı onu. "Benim annem de beni terk etti." dedi umursamıyor gibi. Derin bir iç çektim. İki çocuğun anneye olan eksik yaşantıları onları bir araya getirmiş olabilirdi. Ben düşüncelerime engel olmaya çalışırken Emre devam etti, "Bence ölüm ve terk etme aynı şey. Çünkü her ikisinde de giden, ruhunu kalanın yanında bırakıyor." Sesindeki ifadesizliğe rağmen sırf bu yüzden acı çektiğini düşündüm. Belki de tüm çocukluğu sırf bu yüzden acı çekmişti. O da bu düşüncemi kanıtlar gibi kelimesini tamamladı. ‘’Yine de annemin beni terk etmesindense ölmüş olmasını dilerdim.’’ İşte sesi bu kez acımasızdı, öfkeliydi annesine karşı. Onu ve Alpereni yıkık dökük bir arazide hayal ettim 10-11 yaşlarında iki küçük erkek çocuğu... İkisini de annelerinin gidişi birleştirmiş iki küçük çocuk. Birbirlerinin yanında az da olsa dinen acılarını düşündüm. Onları, birlikte misket oynarken canlandırdım gözümde ya da her çocuk gibi diğer tüm oyunları oynarken. Yan yanayken hüznü geride bırakan iki yakın dost olarak çizildiler zihnimin duvarlarına. "Aranız neden açıldı?" diye sordum bunu gerçekten merak ederek. Artık bu sorunun cevabını almak istiyordum. Bu kadar yakın iki arkadaşı ayırmak kolay değildi, ciddi şeyler olmuş olmalıydı. "Aramız, Alperen’in yasadışı işlere bulaşması ve beni de kendisiyle sürüklemesiyle açıldı." dedi. "Yasadışı iş derken?" diye sordum kaşlarımı çatarken. "Adam öldürme ve teşebbüs, uyuşturucu, silah kaçakçılığı..." söylediklerini şaşkınca dinlerken bir an şaka yaptığını düşündüm. Fakat son derece ciddi görünüyordu. "Dalga geçiyorsun herhalde!" dedim hırçınlık kokan sesimle. "Hayır, gayet ciddiyim. Bunları sana anlatıyorum çünkü zerre korkum yok ve Alperen’in zor durumda kalıp kalmaması umurumda bile değil. Beni bir eşyaymışım gibi köşeye fırlatıp atmayacaktı." dedi. Az önce kendisinin Alperen’den uzaklaştığını söylerken şimdi Alperen’in onu köşeye atmasından yakınıyordu. Aradaki çelişkiyi fark ettiğimi belli etmedim. ‘’Öyle şeylerin içinde olsa fark ederdim şimdiye kadar.’’ "Alperen'in bunları sana anlatmadığına eminim. Çünkü tüm bu işleri bırakmış olduğunu zannediyor. Bilmediği bir şey varsa o da; asla geçmişinden kurtulamayacağı." Kahve gözlerine bakarken tüm bunları nasıl bu kadar rahat söylediğini düşündüm. Yıllarca çöp içinde yaşamak, insanın tüm o kötü kokuya alışmasını sağlıyordu. Alperen de alışmış mıydı? Gerçekten tüm o şeyleri yapmış mıydı, bu yüzden mi başı beladaydı ve polisten yardım bile istemiyordu? Daha kötülerini yapmış olma ihtimali vardı. Belki de odasında yanlışlıkla öldürdüğüm kişiyi gömmesi, bu yüzden bu kadar basit olmuştu. Tüm bunlara alışmıştı. Çünkü bir katildi. Bu düşünce bile beni yerle bir ederken inanmak istemiyordum. Zihnimdeki siyah gözler oldukça güvenilirdi. Onun uyuşturucu ve adam öldürmek ile alakası olamazdı. Midemin bulandığını hissettim. "Yine ne anlatıyorsun Emre!" Arkamdan gelen tanıdık, öfke dolu erkeksi ses, oturduğum yere yapışmamı sağladığında kalbim endişeyle yerinden kalkıp ağzımda atmaya başladı. Alperen gelmişti! Ama burada olduğumu nasıl öğrenmişti? Birinin beni takip etme ihtimalini hiç düşünmemiştim, kahretsin! Şimdi ise kelimenin tam anlamıyla; BEN BİTMİŞTİM!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE