Geçmiş

1540 Kelimeler
Bir süre sonra taksideydim. Dışarıdaki soğuk havayı ezip geçerek Denizkızına gidiyordum. Telefonumu açıp saate baktım. Geç kalacaktım fakat bu düşünce, bir yılan gibi beynimde sürünen sorunların yanında bir hiçti. Hatta geç kalmak, orada oturup beklemekten daha iyi bile sayılırdı. Derin bir nefes aldım ve göğsümde sıkışmış tüm düşünceleri nefesimle birlikte attım. Hiçbir şey düşünmemeye çalışarak taksinin camından kayıp giden soluk görüntüye baktım. Tek yapmam gereken Alperen hakkında birkaç şey öğrenmekti. Böylece en azından kafamın içindeki yapboz parçaları biraz yerine otururdu. Sadece bu kadardı, abartacak bir şey yoktu. Emre aramızdaki anlaşmayı bozmak istemezdi, eline büyük bir şans olarak verilmiştim. Fakat ya anlatacağı şeyler korkunç bir geçmişi önüme sererse ne olacaktı, y Alperen kabul edemeyeceğin şeyler yapmışsa, o zaman ne yapacaktım? O zaman giderdim... Bu düşünce, büyük bir hüzün kokusu yaydı içime.  Daha önce hiçbir yere bu kadar bağımlı hissetmemiştim, hiç gitmem bu adar zorlamamıştı beni. Kendi evimden çıkarken bile arkama bakma isteğim oluşmamıştı, beni orada tutacak ufacık bir bağ bil hissedemiyordum. Oysa şimdi Alpereni ve o evi bırakma düşüncesi beni mahvediyordu. Gittiğim anda öyle büyük bir yalnızlık yaşayacaktım ki bu beni mahvedecekti. İşin kötü yanı, kendimi hep yalnız olmaya alıştırmıştım. Kendime söz vermiştim, başkası olmayacaktı, kendimi kimseye bağımlı bırakmayacak, bu haksızlığı yapmayacaktım. Ama içinde yüzdüğüm bu nehir bir anda hızla akmaya başlamıştı. Kontrolü kaybediyordum, sanki bu göğsümdeki duygular bana ait değillerdi, onlara anlam bile veremiyordum. Ona neden böylesine bağlandığımı tahmin edebiliyordum. Daha önce kimse benim için birilerine karşı çıkmamıştı, kimse benim hassas tarafıma dokunmamış ve ruhuma nefes aldırmamıştı. Gittiğim her yerde boğuluyor gibi hissetmiştim. Sanki bütün hayatım boyunca bir cam tabakasının üzerinde uzanmıştım, bedenim o tabakayla birlikte soğumuş soğumuş ve daha da soğumuştu. En sonunda damarlarım da tıpkı o tabaka gibi olmuştu ve bedenim tamamen donmaya yaklaşmıştı. Ben bu soğuğa alışmış halde öylece uyumaya hazırdım. Bir anda başucumda kırmızı bir gül açmıştı. O gül beni hayata bağlayan, uyumama engel olan şeydi, o gül benimdi. Bir yerlerde güneşin açtığına olan inancımı artırmıştı, bedenim de tıpkı o gül gibi buz gibi zeminden çıkıp filizlerini gökyüzüne açacaktı. Alperen bende bu umudu oluşturduğunda bunun farında bile değildim, biri bana yaşamak için sebep verdi diye kendimi suçlayamam. Ama onu da suçlayamam, bana böyle davrandığında umutlarımı yeşerteceğini bilemezdi ki.  Derin derin nefes aldım hüzün kokusunu dağıtmak için. Yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu, yalan sevgileriyle yüzüme gülüp ardımdan konuşan arkadaşlardan birinin yanına gider birkaç gün daha başımın çaresine bakardım. Hatta gitmeden önce bu konuyu Alperen ile konuşurdum, muhtemelen o da durumdan rahatsızlık duyardı, gitmemi isteyeceğini biliyordum. Fakat konu Alperen’den gitmek olunca bu korku öyle yoğundu ki düşüncelerimin önünü tıkıyordu. Nasıl giderdim? Alpereni bırakabilir miydim ki? Kimi kandırıyordum böyle? Hem nerede kalabilirdim, param bile yoktu. Kendime verdiğim düşünme yasağına rağmen zihnimdeki soruların verdiği telaş daha da büyüdü. Bu sefer de geri dönme isteğiyle savaşmaya başladım. Zihnimde geri dönmem için beni eteklerimden çekiştiren küçük bir çocuk vardı. Evin yolunu işaret edip duruyordu sanki, kendi kendime evin sıcaklığını hatırlatıyor ve geri dönmem gerektiğini söylüyordum. Belki de bazı şeyleri bilmemek daha iyiydi. Bakışlarım çevrede dolaşırken bu düşünce için geç kaldığımı fark etim. Taksi deniz kenarında bir kafenin önünde durmuştu bile. Kısa bir süre kafenin kapısındaki büyük yazıya bakakaldım. Denizkızı... Harfler zihnimde anlamsız birkaç sembol gibi bomboş kaldı. Endişelerim beni oturduğum yere sabitlerken ön koltuktan bakışları dikiz aynasına yansıyan, bana bakan şoför gitmemi bekler gibi bir tavır içerisindeydi. Camın ardındaki dünyaya bakıp yağmurdan saklanacak yer ararmış gibi etrafıma bakındım, bu zaman kazanma yolunun bana çok uzun süre yardım edemeyeceğini biliyordum. En azından etrafta beni izleyen birileri var mı diye bakmak için fırsatım olmuştu. Hala kendimi izleniyor gibi hissetsem de çevrede kimse benim bulunduğum taksi ile ilgilenmiyor gibi görünüyordu. Daha fazla beklemenin anlamsız olduğunu düşündüm. Ya bu işi hallederdim ya da tüm yolu geri dönerdim. Ücreti ödeyip taksiden dışarı adım attığımda soğuk hava ile titredim ve kendi kendime bunu yapmam gerektiğine inandırdım. Ne halt yediğini bilmediğim insanlara giderek daha fazla güvenmek ve onlarla bu sırların içinde dönüp durmak istemiyordum. Zarar gören taraf hep ben oluyordum, bu daha başlangıçtı. Ellerimi ceplerime yerleştirdim. Ne olursa olsun gerçekleri bilmeliydim. Sonu görünmeyen bir kuyuda yaşamak zordu. Peki ya dibinde yılanların sürtündüğü bir kuyuda yaşamak? Bu daha zor olmaz mıydı? İçimdeki sese meydan okur gibi kapıdan içeri girdim. Ilık bir hava taze kahve kokusuyla birlikte tenimde kaymaya başladığında gözlerim ara ara insanların oturduğu masalara gitti. Emre gelmiş olmalıydı. Masadaki insanların yüzlerine sırayla baktım. Ve onu gördüm. Pencere kenarında gözlerini cama dikmiş dışarıdaki denizi izliyordu. Onu ilk gördüğüm günkü gibi kahverengi saçları karışıktı. Üstünde koyu renk mor tonlarında bir kazak ve altına lacivert kot giymişti. Renkler esmer tenini olduğundan daha açık göstermişti. Geldiğimi fark etmemişti bile. Gözleri denizin hırçın dalgalarına öyle dalmıştı ki bakışları dönüp bakmadı. Onu bu kadar düşündüren şeyin ne olduğunu merak etmeden edemedim. En son gördüğümde umursamaz herifin tekine benziyordu, suratındaki o rahatsız edici gülümsemeyi hala hatırlayabiliyordum. Dudaklarındaki tehlikeli gülümseme şimdi donuk bir düzlüğe bırakmıştı yerini. Yavaş yavaş ona doğru yürüdüğümde ayaklarımın altındaki tahtalardan geriye tok sesler çıkmaya başladı. Yine de etraftakilerin konuşmalarıyla gelen uğultu, bu tok sesi bastırıyordu. Çok kalabalık değildi. Tek tük insanlar etrafta oturuyorlardı. Emre’nin neden Alperen buraya uğramaz dediğini az çok tahmin edebiliyordum. Çok açık ve iç açıcı bir yerdi ki bu tarz yerler Alperen’in pek hoşuna gitmeyen yerlerdi. Onun daha karanlık ve loş dünyalara ihtiyacı vardı. İhtiyaçlarına tezat bir şekilde de evini açık renklerde dekore etmişti. Emre'nin oturduğu masanın önünde durduğumda önce düşüncelerinden aniden sıyrılarak şaşkınlıkla baktı. Sonra ben olduğumu anladığında yerinden kalktı ve elini uzattı. Bu karşılaması beni şaşırtmadı desem yalan olurdu. Daha soğuk ve belki de resmi bir görüntü bekliyordum. "Hoş geldin." Ben de uzattığı eli sıkmak için kendi elimi uzattığımda ellerimin onun avucunda fazlasıyla küçük kaldığını fark ettim. Camdan gelen ışık saçlarının, kahverengi gözleriyle uyum içinde buluşmasına neden oluyordu. "Merhaba," dedim tereddütle. Çantamı masanın üzerine düzgünce bıraktığımda o da karışıma geçip eski yerine oturdu. Yüzünde önceden gördüğüm gülümsemeden eser yoktu. Bir kaç gün içinde ne olmuştu da o sıcak kahverengi çocuğun yerini buz gibi bir karartı almıştı? Gerçi, karartı Emre’ye değil, Alperen’in sonu ölüm kadar sessiz siyah gözlerine yakışacak bir kelimeydi ama şu anda karşımda oturan adam da çok sıcak görünmüyordu. Neden karşılaştırma yaptığımı anlamıyordum bile. Bunun için kendime kızıp Emre'nin bana donuk donuk bakan kahve gözlerine yerleştirdim gözlerimi. Bir an önce konuşmaya başlamamı ister gibi gözlerini bana dikti. "Üzgünüm." dedim gözlerim masaya doğru yol alırken. Özür dilemem mi gerekiyordu? Neden özür dilediğimi bile bilmiyordum. Daha öncesinde ona kaba davranmış olabilirdim ama bu onun hatasıydı, bana yaklaşma tarzı kabul edilebilir değildi. "Neden?" diye sordu düşündüğüm şeyi biliyormuş gibi. Gözlerine baktığımda kahverenginin içinde yüzen bir kırgınlık görür gibi oldum ama hayır, Emre bana kırılmazdı. Hem ben, önemi bile olmayan biri olarak onu istesem de kıramazdım. Başka bir sorun olmalıydı. "Bazen ters davranabiliyorum, geçen gün söylediklerin beni rahatsız ettiği için sana karşı kabaydım." dedim ve ben de tıpkı onun yaptığı gibi gözlerimi ona sabitledim. Alperen olsa, gözlerim en fazla üç saniye kenetlenebilirdi. Karşılaştırma yapma, dedim kendime sert bir şekilde uyararak. Ah bunu durdurmak ne zordu böyle. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum ama sürekli Alperen ile aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları bulmaya çalışıyordum. Belki de geçmişte yakın olmalarına sebep olan benzerliklerini ve sonra da bu kadar düşman olmalarına sebep olacak farklılıklarını bilmek istiyordum. Aradaki o bağlantıyı çözmek istiyordum sadece, hangi tarafın suçlu olduğunu bilmek istiyordum. "Alperenle eskiden arkadaştınız." dedim onay bekler gibi. "Neden aranız bozuldu?" İşte bu, gerçekten merak ettiklerimin başında geliyordu. Emre, Dilara, Orhan, Orhan’ın adamları derken her bir kişi birbirine karışmaya başlamıştı. Kimin hangi tarafta kime ne yaptığını çözmem biraz zaman alabilirdi. "Evet, arkadaştık." dedi başını sallarken. Kollarını birleştirdi ve hemen ardından umursamaz ir halde omuz silkti.  "Eskidendi." dedi. Başka bir şey söylemedi. İşte bu beni deli ediyordu. Ne öğrenmek istediğimi biliyordu. Daha önce bana anlatmak istediği şeyleri şimdi dinlemeye geldiğimi de biliyordu, söylememe bile gerek yoktu Neden burada olduğumu... Her şeyi biliyordu. Ama bilmiyor gibi davranıyordu. Derin bir nefes aldım. Düşüncelerimi beynime tıkamak istedim fakat öylesine dolu doluydular ki ağzımdan çıkmak için can atıyor gibiydiler. Nefesim bile merak kokuyordu. Bundan emindim. Soracağım soruları dikkatle sormak ve ona hiçbir şey belli etmemek için kelimelerimi sıraya dizdim. "Sorun ne?" diye sordu telaşımı merak ederek. Gözlerini kısmış kaşları hafif çatık bir şekilde bana bakıyordu. "Senin bana söyleyeceklerin var diye düşünüyordum" dedim dürüstçe. O da derin bir nefes aldı. ‘’Bana bir şeyler söylemek istiyordun, değil mi?’’ "Umurunda olmadığını düşünmüştüm" dedi ifadesiz bir sesle. Ona karşı verdiğim tepkiyi her seferinde ısıtıp ısıtıp önüme getirmek zorunda mıydı? Hem öyle abartılacak bir tepki de vermemiştim. Eğer tüm bu olaylarda asıl haklı Emre ise ve doğruları söylemek ve beni uyarmak için yapmışsa, evet çok büyük kabahat işlemiş sayılırdım. "Biliyorum. Özür dilerim." dedim kelimelerin üstüne basa basa bıkkınlıkla. En azından bana bildiklerini anlatması için gönlünü almaya çalışıyordum.  "Ama sen de biliyorsun. Alperen seninle konuşmamı istemiyor." Dirseğini masaya dayayıp başını avucunun içine aldı. "O halde şimdi neden benimle konuşup kuzenini geride bırakıyorsun?" Israrla gözlerimin içine baktı. Sorguluyor gibi değil de, tekrar onunla konuşmak istediğimi benim ağzımdan duymak istiyor gibiydi. "Çünkü…" dedim mantıklı bir cevap bulmaya çalışarak "Sana güveniyorum." Bu yalanın ne kadarına inanacaktı bilmiyordum, sadece öylece söyleyivermiştim. Ona güvendiğim falan yoktu, aksine o diğer herkesten daha tehlikeli görünüyordu, yine de yalandan kim ölmüştü ki? Ona güvendiğimi söylemekle doğru mu yapıyordum bilmiyordum aslında. Bunun bana nasıl bir zarar verebileceğini bile düşünmemiştim ama tüm bunların çok da umurumda olduğu söylenemezdi. Sadece Alperen'in geçmişini bilmek istiyordum. Emre ister güvendiğimi düşünsün ya da düşünmesindi…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE