Zihnimden geçenleri hiç gerçekten hayata yansıtamadım, hiç yüzleşemedim kendimle. Söylemek istediğim ve zihnimde gecelerce tekrar tekrar oynadığım o rolü gerçekleştirmek çok zordu, neden bilmiyorum. Yapacağım dediklerimi hep erteledim. Zaten kelimeler kadar basit şeyler bile çıkmakta bu kadar zorlanıyorlarsa davranışa nasıl dökebilirdim ki zihnimdekileri? Utandığımdandı belki, kendimi suçlamamalıydım. Bana utanmam öğretilmişti, geride durmam ve sessiz kalmam. Sessiz olduğum için küçükken hep takdir edilirdim. Zamanla bunun kendim için ne kadar kötü bir şey olduğunu anladım.
Kendimle yüzleşemedim, hiç yapamadım bunu.
Dışarıdakiler yüzümdeki gülümsemeyi gördüklerinde ondan önceki geceyi nasıl atlattığımı bilemediler, oysa söz vermiştim bu sefer gerçek duygularımı gösterecektim. Ya da birini çok sevdiğimde ona bunu söyleme cesaretini kendimle bulmak için uzun uzun müzik dinlerdim, bu sefer duygularım için dürüst olacağım derdim ama o gecenin sabahında kendime de diğerleri gibi yalan söylerdim. Mutlu gibi davranırdım bazen, diğerlerinin de hatası vardı; çünkü kimi zaman gerçekten mutsuz olduğum belli olurdu.
En kötüsü de ailemle yüzleşemedim, onlara söyleyemedim hiçbir şeyi. Ne korkularımı ve öfkemi ne de sevgimi anlatabildim. Hiç sarılmadım ve söyledikleri şeyleri sorgulamaya vakit bulamadım. Sorgulamadığım için kim suçlayabilirdi ki beni?
Yine de sanırım geri dönsem hala değiştiremezdim hiçbir şeyi, gerçek varlığımın ne olduğunu bile bilmiyordum, onun benden ne istediğini bilmeden nasıl yüzleşebilirdim onunla. Kim olduğu konusunda bazı teorilerim vardı ama anlaşılan dışarıdaki dünya o teoriler dışında farklı seçeneklere çoktan varmıştı.
Önceleri, her şeyden korkan küçük bir çocuğa benzetirdim kendimi. İnsanların içinde konuşmak bana çok zor gelirdi, kendim için bir şeyler yapmak da öyleydi, tıpkı tüm gözleri bana dönmüş sizvri dişli kameralara konuşmak gibiydi.
Sonra, aslında korkmamın normal olduğunu fark ettim, bu dünya üzerinde her şey vahşi ve acımasızdı, inanılmaz bir kargaşa vardı evrende. Her güçlü şey, kendisinden zayıf olan her şeyi yiyebilir ya da yok edebilirdi. Korkmam normaldi çünkü ben bir başkasını yok edebilecek kadar güçlü değildim, beni bir kalbim vardı. Sırf kalbim olduğu için başkalarının üzerime geleceğini biliyordum. Duygularımı kullanmak isteyeceklerini bildiğim için uzak durdum diğer çocuklardan. Bu yüzden hiç âşık olamadım belki.
Şimdi burada hayatımın bambaşka bir kısmında duruyor gibi hissediyordum. Çocukken olduğu gibi korkmuyor ve kimseden çekinmiyordum. Ya da duygularım yüzünden kimsenin beni kıracağını da düşünmüyordum, aksine; büyüdükçe ben küçümsüyordum onların duygularını. Benim için çok basitti diğerlerinin hayatı, anlamsız ve koca bir döngü gibiydi.
Şimdi bazı şeyleri değiştirmem gerektiğini düşünüyordum. Eğer mutlu olmak istiyorsam ve diğerlerinin olduğu gibi bir girdaba girmek istemiyorsam bir şeyler yapmalıydım, üstüne gitmeliydim ve hala içimde yatan o korkulu kocaman gözleri ile bakan küçük kızı susturmalıydım. Onu güvende hissettiremezdim ama en azından korkacak bir şey olmadığını göstermek için ilk adımı atabilirdim.
İnsan en çok bilediği şeyden korkar derler, korktuğum, bilmediğim her şeyi yok etmeli ve yapabildiğim kadar öğrenmeliydim. Eğer yeni adım attığım bu dünyaya uyum sağlayamazsam- eskiden olduğu gibi- yine uyumsuz bir halde korku ile kalacaktım.
Elimdeki telefona bakarken kendimde daha fazlasını yapma gücü buldum. Gizli işler yapmak konusunda usta değildim ama son zamanlarda ailemden çok fazla şey gizlemiştim, bunun iyi bir şey olduğunu iddia etmiyordum ama en azından biraz tecrübeli olduğum söylenebilirdi. Telefonun ardında tanıdık ama tamamen yabancı bir ses vardı, o sesin zihnime korku salmasına izin vermedim. Zihnimde sanki bana ait değilmiş gibi canımı sıkan ihtimaller dolu düşünceleri kovaladım, daha fazla onlarla zaman kaybetmek istemiyordum. Yine de ikisi güçlü bir şekilde birleşince ortaya karmaşık ihtimaller dışında hiçbir şey kalmıyordu.
O an, belki de farkında değildim; beni bekleyen milyonlarca seçenek ve zorluk vardı. Hepsini nasıl atlatacağım konusunda da hiçbir fikrim yoktu. Bir şeyleri öğrenmek için tek başıma böyle bir yola kalkışmıştım ama öğrenmek bana iyi gelecek miydi onu bile bilmiyordum.
Öğrenmek bana nasıl bir sarsıntı bırakacaktı bunu bile bilmiyordum. Üzerimdeki cesaretim bundandı.
Odanın içinde, geri kalan tüm ev sessizken Emre’nin sesi kulaklarımdaydı. Kısa olsa da onunla geçen konuşma dilimlerinde sesi zihnime kaydedilmişti bile. "Alo?!" sesi ısrarlı bir şekilde tekrar edince ne diyeceğimi bilemesem de telefonu kapatması ihtimaline karşı karşılık vermeye karar verdim.
"Emre." dedim oldukça sıradan bir sesle. Sanki normal bir günde normal şeyleri konuşmak için aramış gibi. "Benim Kâinat. Alperen’in kuzeni."
Kısa bir sessizlik karşı tarafı yakaladığında telefonu kapatacağını zannettim. "Bir sorun mu var?" dedi sonunda, duygusuz bir sesle.
Sesinde olması gerektiğinden daha fazla mesafe vardı. Onu en son gördüğümde olması gerektiğinden daha fazla samimi davranıyordu. Bu samimiyetin altında yatan sebepler olduğunu biliyordum ama şimdi bu nedenler uçup gitmiş miydi? Bu durum tereddüt yaşamamı sağlarken sesimi oldukça sakin çıkarmaya çalışmıştım.
"Seninle konuşmam gerekiyor, müsait misin acaba?"
Sesim, düşündüğümden daha sakin ve net çıkıyordu. Açıkçası, içinde bulunduğum endişe ve tereddüt tüylerimi diken diken ediyordu. Tedirginliğim yüzünden sesimin titreyeceğini düşünmüştüm, içimin titreyişi gibi.
"Ne hakkında?" diye sorusunu yönelttiğinde kısa bir süre bekledim. Ona olayı direkt gerçekte olduğu gibi anlatamazdım. Eğer bir buluşma olacaksa bile oturup onunla başımıza gelenleri konuşamazdım. Soracağım soruları dolaylı bir şekilde ağzını arayarak cevaplandırılmalıydım.
Çok kısa bir süre için bomboş evi dinledim. Ürkütücü sessizliği telefondaki cızırtılar ile birleştiğinde kendimi korku filminde gibi hissetmeye başladım. Dün gece olanlar aklıma gelince tüylerim diken diken oldu. Okyanus eve alarm taktıklarını söylese de yalnız olma fikri beni buradan çıkıp gitmeye itiyordu.
Emre’nin sorusu havada asılı kalmış ve neredeyse unutulmuşken, "Yardıma ihtiyacım var." diye cevapladım.
"Nasıl bir yardım?" diye sordu hemen. Dikkatini çekmiş olsam bile hala mesafeli ve soğuk geliyordu sesi. Belki de bu aramanın aslında Alperen’in planı olduğunu düşünüyordu. Ne de olsa en son konuşmamızda onu resmen terslemiştim. Şimdi arayıp yardım istemem tuhaf gelmiş olmalıydı, hem de gizli numarayla.
"Geçen gün sana haksızlık yaptığımı düşünüyorum... Ve doğrusunu söylemek gerekirse Alperen hakkında haklı bile olabilirsin." dedim. Yalan söylemek zorundaydım, başka şekilde asla buluşmayı kabul etmeyeceğini biliyordum.
Bir süre sustu. O sessiz kaldıkça ben onun kahverengi gözlerini bir yere kilitlediğini hayal ettim.
"Sahilde küçük bir kafe var. Denizkızı kafe... Oraya gel." dedi.
Söylediği yerin, Alperen’in bizi bulamayacağı bir yer olmasını diledim. Alperen'in onunla konuştuğumu bilmesini istemiyordum. ‘’Yalnız şöyle bir sıkıntı var, Alperen’in hemen bulamayacağı bir yer olmalı, seninle konuştuğumu bilmesini istemiyorum.’’
Bu anlaşmanın Emre’nin de işine geldiğini biliyordum. Kanımca, Alperenden pek hoşlanmıyor, hatta nefret bile ediyor olabilirdi. Neden arkasından iş çevirmesindi ki?
‘’Alperen böyle yerlere pek uğramaz, merak etme.’’ Sesi umursamaz çıkmıştı, yine de konuyu uzatıp zaman kaybetmek istemiyordum.
"Bulamayacaksan yanına gelip seni alabilirim." diye devam ettiğinde sanki görecekmiş gibi başımı iki yana salladım. Buraya gelmesi çok daha riskli olabilirdi ve ben bu riski göze alamazdım.
"Hayır, kendim bulabilirim." dedim hemen.
"Yarım saat sonra orada olacağım." dediğinde onayladım ve telefonu kapattım. Konuşma son bulduğunda sıra oraya gittiğimde ne söyleyeceğimi düşünmeye geçmekti.
Dün gece olanları anlatamazdım, belki de Alperen’in benden sakladığı şeyler olduğunu düşündüğümü söylemeliydim. Benden bir şeyler saklıyor ve bilmek istiyorum diyecektim. Sadece ağzından birkaç kelime almam işime yarayacaktı. Karşılığında muhtemelen bir şeyler isteyecekti ve içten içe bu şeylerin yapabileceğim şeyler olması için dua ediyordum.
Düşünmeyi bırakıp gideceğim yerin nerede olduğuna navigasyondan baktım. Çok yakında değildi, sahile yakın ama bulunduğum ilçenin dışında kalıyordu. Hemen çıkmam gerekiyordu, yarım saatten uzun sürecekti.
Üzerime giyecek bir şeyler aldım ve aynadaki görüntümden memnun kalınca fazla beklemeden alt kata indim. Evden çıkınca ardımdan kapıyı kapatıp kilitledim ve soğuk havanın saçlarımı okşamasına izin verdim. Kış havasının beni canlı hissettirişini seviyordum.
Bir süre boş sokakta yürüdüm. Topuklularımın çıkardığı tok sesler araba seslerine karışırken içimdeki gerginlik, soğuk rüzgâr gibi tenimi titretiyordu. Bütün bu soğuk hava dışında beni daha sert etkileyen bir diğer şey ise ne yaralı kolum ne de yorgun bedenimdi. Zihnimde takılı duran o ses beni her şeyden daha fazla etkiliyordu.
‘Onunla bir daha konuşursan bu evden gidersin…’
Alperen, ona Dilara konusunu açtığım gece, verdiği tepkiyle onu sinirlendirdiğimde neler olacağını açıkça göstermişti. Emre ile konuşmamamı söylemişti ve şimdi benim de tek yaptığım, sokakta yürürken Emre’ye ne söyleyeceğimi düşünmekti.
Saate baktığımda bir saat dolmak üzereydi. Geç kalmak istemiyordum ve hava yeterince soğuktu. Ana caddeye çıktığımda geçen otomobiller arasında sarı bir taksi aradım. Caddenin üstünde fazlasıyla araba varken, soğuğun verdiği ıssızlık kokusu ruhuma tanıklık etti. Rüzgâr, hızla geçen arabaların arasında yarışır gibi daha hızlı akıp gidiyordu. Saçlarım da düşüncelerim gibi dağılıyordu omuzlarımın üstünde.
Alperene olan güvenim benim için fazlasıyla tehlikeli eski ihtişamlı bir duvar gibiydi. O duvara o kadar güveniyordum ki ne kadar eski olduğu, geçmişinde nasıl sarsılmalar geçirdiği umurumda olmuyordu. Tam tersi, geçirdiği sarsıntılar beni ona yakınlaştırıyordu. Oysa ben yaslandıkça daha da beliriyordu ne kadar ağır olduğu ve eğer üzerime yıkılırsa nasıl iyileşirdim bilemiyordum.
Ve eğer bir gün Alperen, yaşadığı depremlerden dolayı babamın günahını benim üzerime de örterse o duvar beni içeri kıstıracaktı. Üzerine güller çizdiğim, çocukluğumun resimlerini boyadığım o duvar, üzerime yıkılacaktı.
Ayrıca tüm bunlar bir yana, Emre'nin söyleyeceklerinden de fazlasıyla çekiniyordum. Alperen güvendiğim tek kişiyken Emre'nin söyledikleriyle onu da kaybetmek istemiyordum. Onun duvarının arkasında durmaya ihtiyacım vardı. Beni koruyordu.
Elbette söylediği her şeye hemen inanacak değildim, zihnimde her şeyi tartmalı ve Emre’nin nefret ile karıştırıp anlatacaklarını mantıklı bir bakışla ele almalıydım. Neyin gerçek ve neyin doğru olduğunu öğrenmem için Emre sadece birer önbilgi sağlamış olacaktı.
Dışarıdaki hava iyice soğurken zeminde attığım adımlara sararmış birkaç kayıp yaprak karıştı. Sürekli çevreme bakmadan edemiyordum, sanki her yerde birileri tarafından izleniyordum. Özellikle olanlardan sonra tek başıma bir yere gitmek çok zorlaşmıştı, kendimi yalnız hissetmeye başlamıştım.
Adımlarım zeminde tok sesler bırakırken şehirde yoğun bir trafik hâkimdi. Yüzüme vuran soğuk ile üzerimdeki kontu biraz yukarı kaldırıp yanaklarımı gizler gibi öylece etrafıma bakındım. Taksiye binmem gerekiyordu ama hangi yolda belemem gerektiğini bile bilmiyordum. Belki de biraz zaman geçmesi için bahane arıyordum çünkü içimde garip bir suçluluk duygusu vardı. Fakat biliyordum ki hemen şimdi gitmezsem bu benim için çok daha kötü olabilirdi. Geç kalırsam diğerleri bunu fark ederdi.
Uzaktan olduğum yere doğru yaklaşan sarı taksiye elimi kaldırdım ve durmasını işaret ettim.