Nefes

3031 Kelimeler
Karanlıktan izler taşıyordum ruhumda. İçimde dönüp duran siren sesleri vardı, kalbimin sesini bastıran. Buraya taşınmadan önce hiç günah işlememiştim belki de ama o günahlar ruhumun üzerinde zaten varlığını koruyordu. Kimseyi öldürmemiştim ama ruhum onları çok kez atmıştı gökyüzünden aşağıya, içimde öldürmüştüm. Kimseyi öpmemiştim belki ama yazdığım hikâyelerin hepsinde beni öpecek birçok karaktere sahiptim, ruhum böyle dönüşmüştü bir günahkâra. Kimseye kötü bir şey söylememiş de olabilirdim ama iyi tek kelimem de olmamıştı. İnsanları itmemiş olabilirdim fakat onları kurtaracak gücüm varken kurtarmamıştım da. Zaten karanlığı taşıyordum üzerimde, bu şey Alperen yüzünden üzerime sinen bir şey değildi. Ve ben o karanlığı çokça bastırmıştım. Yokmuş gibi davranmış, kendi varlığımı da unutmaya çalışmıştım. Bir robottan farksızdım kendim için. Uzun zamandır yaşadığımı unutmuştum. Bunu o an, onun yanında uzanırken fark etmiştim. Nefesinin sıcaklığı tenimi yakarak derimin altına kadar işlerken tek düşündüğüm; bir insanın nasıl bu kadar bana yasak olabileceğiydi. Üstelik ben kendisinin yanında kendimi bu kadar iyi hissederken nasıl bu kadar yasak olabilirdi? Burnuma dolan cezbedici kokusu, içimi kaplayıp olduğum yerde daha fazlasını istememe sebep oluyordu. Sesi her seferinde daha fazlasını anlatmasını istememi sağlıyordu. Gülüşü bu korkunç şehri aydınlatıyordu ve beni çocukluğuma döndürüyordu. O nasıl oluyordu da tüm bunlara tek başına sebep olabiliyordu? Alperen’in siyah, yumuşak saçları yüzümü gıdıklarken, başının altındaki sağ kolum uyuşmuş durumdaydı fakat o sırada kolum zerre önemli değildi. Ben de sessizlik içinde uyumasını dinlerken diğer yaralı kolumu kaldırıp elimi saçlarında gezdirmeye başladım. Kolum yaralı olduğu için bu küçük hareketimle ufak bir acı bıraktı. Dikkatle bileğimi bile hareket ettirmeden parmaklarımı dolaştırmaya devam ettim. Kokusu... Sert fakat içimi saracak kadar hafif ve bir o kadar da kendine has bir kokuydu. Çarşafların arasında, kaybolmuş şekilde ve boynumdaki nefesiyle uyanmıştım. Kollarını belime o kadar sıkı sarmıştı ki hareket edemiyordum. Alperen'in belki de kim olduğunu tam olarak bilmiyordum. Çünkü içinde bulunduğumuz duruma bakılırsa kötü işlere alet olduğu belliydi. Belki de tüm bunlar Dilara denen kız hakkındaydı ve birileri Alperenden intikam almaya çalışıyordu. Bilmiyordum. Gerçekten kafam allak bullaktı. Kimin kim olduğunu, kimin ne yaptığını anlayamıyordum. Tek bildiğim, bu olayların dönüp dolaşıp bana zarar verdiğiydi. Yine de kendimi alıkoyamıyordum, uzaklaştıramıyordum. Kuzeni olmama rağmen çok daha farklı bir şekilde onunla olmak istediğimi inkâr edemezdim. Bunu kabul etmem gerekiyordu. Çünkü onun beni uyutmak, bana zarar veren adamı bulmak için yaptıklarını saymakla bitiremezdim. Bu ikisi arasında çok uzak bir ilişki olmasına rağmen birbirlerinden tamamen bağımsız da değillerdi.  Kolumla ilgilenişini, bana incitmek istemeden tedirgin bir şekilde dokunuşunu nasıl unutabilirdim. Şimdi de kolları bana, benim kollarım da ona dolanmışken aramızdakilerin adı kuzen ilişkisi değildi. Bu bariz ortadaydı. Ellerimi saçlarına götürdüm. Yumuşaklığı beni gülümsetirken Alpereni uyandırmamaya özen gösteriyordum. Lakin uyanırsa bana taktığı 'Fırsatçı' etiketini tekrar ortaya sürecekti. Hem dün olanlardan sonra öyle uykusuz kalmıştı ki, daha uyuyalı birkaç saate bile olmamıştı. İçimde dikenli güller yetiştirmeye başlamıştım ve o güllerden ciddi anlamda korkuyordum. Hem de deli gibi. Tüm hayatım, bahçemde insanların ektiği çalıları, dikenleri ve kaktüsleri izlemekle geçmişti. Müdahale bile etmiyor, sadece benim bahçemde insanların istediklerini yapmalarına izin veriyordum. Sonra birden bire ortaya kocaman, kırmızı güller çıkmaya başlamıştı. Önceleri hayatıma bu kırmızı güllerin nereden geldiklerini bilmiyordum ama içinde bulunduğum duygu durumu ve yanımdaki kişi bunu açıkça belirtiyor gibiydi. Bahçemdeki tüm o kötü yeşilliklerin yerini kokuları tüm havada asılı kalan güller almıştı. Bunu Alperen yapmıştı ama onu kim suçlayabilir ki? Buna ben izin vermiştim. Ve buna karşılık olarak hayatım tehlikeye girmişti. Muhtemelen girmeye de devam edecekti. Onun güllerindeki dikenler zehirliydi, bunu biliyordum. Yine de dokunmak istiyordum. Yine de sahip olmak istiyordum ve bunun sonunun kan revan olacağını da biliyordum. Alperen, içimdeki güllerin sahibi. Alperen, ruhumu mahvedecek kadar güçlü dikenlerin sahibi. Ruhumu iyileştirecek olan cehennemdeki alevlerin sahibi. Gözlerindeki siyah mürekkeple beni karanlığa döndürebilecek iblisin sahibi... Gözleri hafifçe aralandığında siyah gözlerinin her hareketi içime korku düşürdü. Ne kadar imkânsız olduğu düştü zihnimin her umut dolu boşluğuna. Burada kollarımdayken bile ne kadar uzaktı bu ihtimal. Birbirimize bu kadar yakın olmamıza şaşırmış gibi baktı ve sonra hiçbir şey söylemeden yataktan doğruldu. Bakışları çevrede dolaşmadan önce dudakları aralandı, "Günaydın." dedi uykulu bir sesle. Ondan ayrılan kollarım büyük bir boşluğa uğradı. "Günaydın." diye yanıtladım ben de. Onun yaptığı gibi ben de doğrulup yeni uyanmış gibi esnedim, öylece durup onu izlediği bilmesini istemiyordum. Üzerindeki örtüyü atar atmaz telefonunu aramaya koyuldu. Yatağın içinde bir yerlerde bulduğu telefona uykulu bir şekilde baktı. ‘’Geç olmuş,’’ dedi mırıldanır gibi. Oysa daha uyuması gerekirdi, yorgun olduğunu biliyordum. Parmakları telefonunun üzerinden kayarken ben de sessiz bir şekilde kalktım ve kendime gelmek için lavaboya girip soğuk suyu yüzüme çarptım. Aynadaki yansımam bana şaşırtıcı geldiğinde çok da kötü görünmediğimi fark ettim. Daha kötü göründüğüm zamanları biliyordum. Fakat bu görüntü farklıydı, sanki korkularım beni canlı tutuyordu. En azından bir şeyler hissediyordum. Yüzümü incelemeyi bırakıp suyu açtım tekrar. Kısa bir süre soğuk suyun altında beklettiğim elime baktım. Hareketlerim kolumun hafifçe ağrımasına sebep oluyordu. Hareketlerimi azalttım. Olmaması gereken şeyler düşünüyor, onları hissediyordum. Benden geriye koca bir yıkım kalmaması için tüm bu düşünceleri terk etmem gerekiyordu ama Havva’nın kendisini elmayı yemekten alıkoyamaması gibi, bende düşünmeden duramıyorum. İblis, beynime işlemiş gibi sırıtarak beni hayal kırıklığına doğru sürüklüyordu. Bunun en kötü yanı da; ben sürüklenirken, göründüğüm tek şeyin bir çift siyah göz olmasıydı. Yani düşüyordum ama en azından Alperen ile birlikte düşüyordum, bunu bilmek bile günahla dolu yoğun bir duygu bırakıyordu. Banyodan çıktığımda Alperen giyinmişti bile. Üzerinde beyaz bir kazak ve siyah bir pantolon vardı. Kazağı göğsünü sarmalamış ve güçlü bedenini ortaya çıkarmıştı. Kollarını dirseklerine kadar sıyırmış, damarlarının ortaya çıkmasına sebep olmuşu. Siyah pantolonu da uzun bacaklarını sarmıştı. Botunun içine kadar uzanıyordu. Ben ona bakarken Alperen de göz ucuyla bana baktı. "Nasıl hissediyorsun?" diye sordu. "İyiyim" dedim kafamdaki tüm sesleri elimin tersiyle bir kenara iterek. "Kolun acıyor mu?" sorusu ile beraber bana doğru yaklaştı ve dün gece sardığı koluma dikkatle baktı. "Hayır, sadece çok hareket edince acıyor." dedim kolumu inceleyen güzel yüzüne bakarken. "ama sorun yok, sadece sıyrıktı zaten." Benden uzaklaşıp giydiği beyaz kazağın üstüne siyah bir ceket geçirdi. ‘’Sıyrık da enfeksiyon kapabilir. Bu da senin için hiç iyi olmaz.’’ "Düşüncelisin,’’ dedim imalı bir şekilde. Bu tür iltifatlardan nefret ettiğini biliyordum. Aynaya dönmüş şekilde saçlarını düzeltti. Yansımadan iltifatıma karşılık olarak tepkisiz bir surat bıraktı. ‘’Sen nasılsın?" diye sordum. Düşünceli görünüyordu. Bugün gidip birine bir şey yapmasını istemiyordum. Çünkü her şey dönüp bize zarar veriyordu. Ayrıca bunları yapanlar her kimse çok kalabalık bir grup olmalılardı, Alperen tek başına onlarla baş etmeye kalkarsa zararlı çıkardı. Ölümüne sebep olabilirlerdi ve bunu düşünmek bile benim için tamamen korkunçtu. "İyiyim sorunum yok." dedi sırıtarak. Gülüşünde gizlenen bir şeyler fark ettim ama bu şeylerin ne olduğunu tam olarak anlayamamıştım bile. Aklından bir şeyler geçiyordu. Bu beni endişeye sürükledi. Ona bakmaya devam ettim. Sesindeki o özel tını gülmeye döndüğünde, bıraktığı etki de o kadar özel oluyordu. Gülüşü utanmamı sağlıyordu. Ama yine de orada dikilmiş onu izliyordum. "Beni kesmeyi bırakıp üstünü değiştir, hadi. Kahvaltı yapalım." Alaylı bir şekilde söyledikleri daha fazla utanmama sebep olduğunda gözlerimi ondan ayırdım. Hemen dolaba doğru yürüdüm ve geçen gece Alperen'in evden getirdiği üstlerime bakıp birkaç şey seçtim. Geçen gece... Yaşadığım en kötü geceler arasında ilk 10 listesine girebilirdi. Son zamanlarda bu liste uzayıp duruyordu ve sonu gelmeyecekmiş gibi görünüyordu. Annemi aramış ve hayal kırıklığına uğramıştım. Sonra Alperen ile uyumuştum ve bu hayal kırıklığı, yerini huzura bırakmıştı. Ama bu huzur, silahlı saldırıya uğradıktan sonra kırılan cam parçacıkları gibi dağılmıştı etrafa. Alperen ağır adımlarla odadan çıktığında kısa bir süre sırtını izledim. Nedense konu Alperen Erez olduğunda, sırtını izlemek bile lütuf gibi geliyordu. O görüş alanımdan çıktığında hızlıca hazırlandım ve en son yatağı topladım. Üzerimdeki gerginliği atmalı ve hemen gidip Emre ile konuşmalıydım. Bana gerçekleri söyleyecek başka kimse yoktu. Onunla konuşmam Alpereni sinirlendirebilirdi ama bunu ona söyleyecek değildim, kuzenimin bir katil olup olmadığını düşünmekten yorulmuştum. Üstelik geceleri onunla uyumaya ve ona karşı bazı duygular beslemeye başlamıştım. Bu da her şeyi daha korkutucu bir hale sokuyordu. Alperenden korkmuyordum ama geçmişi beni korkutuyordu. Aşağı indiğimde kahvaltı hazırdı. Okyanus ve Yavuz başlamıştı bile, aralarında gergin bir konuşma vardı. Alperen ise yemek masasında elinde telefon, onların yaptığı sohbeti umursamıyor gibiydi. Yüzünde ciddiyet yer edinirken ben de masadaki yerime geçtim. Telefonun içinde her ne varsa Alperen’in dikkati tamamıyla ona çevrilmişti. Merak duygusu ağır bir sıvı gibi içime süzüldü fakat tek kelime etmedim. "Uykucu olmak genetik herhalde." dediğinde Yavuza baktım. Saçlarını toplamıştı. Dalgalı saçları toplanıkken bile benimkilerden daha iyi görünüyordu. Şakacı kelimeleri ile ne yapmaya çalıştığını biliyordum. Beni neşelendirmek, üzerimdeki korkuyu silmek istiyordu. Bir nevi kandırıyordu beni, onların da en az benim kadar gergin olduklarını biliyordum. Olanlar normal şeyler değillerdi, yine de Yavuz gülümsüyordu ve Alperen umursamıyor gibi ciddi davranıyordu. Sadece Okyanus ile aynı duyguları paylaşıyorduk. Ben, tabağımdaki peynirden bir çatal alırken, Alperen telefonundan bir saniyeliğine gözlerini ayırıp, göz ucuyla Yavuz'a baktığında "Gevezelik de genetik galiba." dedi alayla. Gözlerini tekrar telefona çevirdi ve konuşmaya devam etti. "Annen de bu kadar konuşuyor muydu Yavuz? Yoksa babanın mı çenesi fazla gevşekti?" kelimeleri Yavuz’un suratındaki ifadeyi değiştirdiğinde içten içe güldüm Yavuz'a döndüm çayımı yudumlarken. Duymamış gibi davranıyordu. Oysa suratının değiştiğini zaten görmüştük. Yavuz, "Okyanus?" deyip Okyanus’a baktığında kaşları merakla çatılmıştı "Sen de bir ses duyuyor musun?" deyip Alpereni kastettiğinde Alperen, kafasını kaldırıp bıkkınlıkla Yavuz'a baktı. Siyah gözleri kısılıp Yavuzu alayla süzdüğünde, kirpiklerine yaklaşan kaşları ve gözlerindeki siyah tonun birleşimi ölümün en canlı tonu gibiydi. Derin karanlık kuyuları gözlerini izlediğimi fark ettiğinde benim gözlerime doğru baktı. Suçüstü yakalamış gibi gözlerimi kaçırdım. Yine hiçbir şey olamamış gibi davranıyorlardı. Alperen’in üzerinde bir soğukluk vardı, bu bariz ortadaydı ama genel olarak eve kimse girmemiş gibi davranıyorlardı. Bunun tek nedeni beni neşelendirmek değildi, muhtemelen bir şeyler saklıyor ve onu yüzlerindeki ifadelerle örtmeye çalışıyorlardı. Ortada neler döndüğünü, eve kimin girdiğini biliyorlardı. Bildikleri bir şeyler vardı ki susuyorlardı. Aralarında hiçbir şey bilmeyen tek kişi olmamdan dolayı saflığımı ayakta alkışladım. Kendimi salak gibi hissediyordum. Hiçbir şey bilmeyen bir salak... "Geçen gece eve giren kimdi?" diye sorduğumda dikkatleri üzerime çekmeyi başarmıştım bile. Alperen kaşlarını çatıp Yavuz'a baktığında anlatmayacağını çoktan anlamıştım. Okyanus,  "Orhan’ın ad..." "Bu..." dedi Alperen hemen, sözünü kesip Okyanusa bir saniyelik bakış attığında benim anlamam için gözleri tekrar beni buldu. "Senin bilmen gereken bir konu değil." diye kestirip attı. ‘’Öyle mi?’’ diye sordum dalgayla. Kısa bir süre ciddiyetle gözlerime baktı fakat gözlerimi kaçırma isteğiyle baş etmeye çalıştım. İnatla ona bakmaya devam ettiğimde tekrar yemeğine döndü. Çatalı gürültülü bir şekilde masaya bıraktığımda başını kaldırıp bana baktı. Ben de siyah gözlerin içine ciddi bir şekilde baktım. Güneşin cesedi yüzümü inceliyordu. Tutulma sırasında kararan, ayın karanlığına yerini bırakan ölü bir güneş gibiydi. "Ben küçük bir çocuk değilim. Ne dolaplar dönüyorsa bana da anlatabilirsiniz. Belki bu şekilde neyin içinde olduğumu bilirim." dedim. Hiç çekinmeden gözlerimin içine bakarken artık öfkeli olmadığını anladım. Olanlara daha fazla katlanamayacağımı anlamış olmalıydı. Derin bir nefes aldı ve elindeki çatalı sakin bir şekilde tabağın yanına bıraktı. "Geldiğin ilk gün, sana benimle yaşamanın kolay olmadığını söylemiştim." dedi. "Sana açıklama yapmaya veya bir şeyler anlatmaya borçlu olduğumu düşünüyorsan bu düşünceden hemen kurtulmanı öneririm." İfadesiz bir şekilde yüzüme bakmaya devam ediyordu. Damarlarımda vazgeçen bir şeyler olduğunu hissettim. Haklı değildi bu sefer. Onunla yaşamayı kabul ettim ama ölmek üzereydim, hem de iki defa. Bana açıklama borçluydu ve bu düşünceden vazgeçmeye niyetim yoktu. Ben sadece kendimi kurtarmak için onunla kalıyordum. Onun hayatına ortak olmak imkânsızdı. Duvarları öyle büyüktü ki onları aşamıyordum. Yavuz, düşen yüzümü fark ettiğinde ortamı yumuşatmaya çalıştı. "Söylemek istediği, geçmiş konuları konuşmaya gerek olmadığı." dedi sıcak bir şekilde. "Zaten abartılacak bir şey değil, Kâinat, biz hallederiz." diye devam etti. Fakat ben yanımda oturan Yavuz'a değil, karşımda bana ısrarla bakmaya devam eden kara deliklere bakıyordum. Siyah gözler benden ayrıldığında Yavuz'a döndü. Yavuz ve Alperen arasında anlamadığım garip bir bakışma geçmişti bir süre. Hatta buna konuşma bile diyebilirdim çünkü zihinlerinde geçen kelimeleri görecek gibi hissediyordum. ‘’Daha önce nasıl hallettiyseniz öyle mi halledeceksiniz yine?’’ Sorum havada asılı kaldığında bu kadar gergin bir ortam yaratacağını düşünmemiştim. Geçmişte her ne olduysa büyük suçlar işlenmiş olmalıydı. Alperen cevap vermedi, "Her neyse." dedi sadece ve siyah gözlerini çekip yerinden kalktı. "Benim Fakülteye gitmem gerek." diye devam etti. Yeşil gözleriyle bana 'takma' der gibi bakan Okyanus "Ne zaman döneceksin?" diye sordu, onun peşinden kalktı fakat Alperen yüzüne bile bakmadan yürümeye devam etti. "Belli olmaz." deyip geçiştirdi. Bu kaba davranışlarından nefret ediyordum. Soğukluğu bütün odaya yayılırken adımları uzaklaştı ve tamamen yok oldu. Zihnindekileri görmeyi çok isterdim. Aniden değişen bu ruh hali garipti fakat Alperen Erez den bahsediyorduk ve ruh hali değişimi onun diğer adıydı. Daha dün gece bana sımsıkı sarılıyor ve "senin ailen, benim" diyordu. Az önce de "benim derdim seni ilgilendirmez. İşine bak, ses etme" demek istemişti. Bu ruh hali değişimi her ne kadar onun için normal sayılacak bir şey olsa da beni şaşırtıyordu. Yavuz ve Okyanusla masada yalnız kaldığımızda yavuz çayını ağzına götürmeden önce "Alperen, işine karışılmasını pek sevmez." dedi umursamaz bir tavırla. "Kişisel bir durum değil anlayacağın, üstüne alınma" Umursamıyor gibi omuz silktim "Sanırım gerçekten zor bir çocuk. " dedim gülümsemeye çalışarak. "Emin ol tek istediği güvende olman. Bu işlerle bir alakan olmasını bırak. Bir şeyler bilmen bile tehlikeli." Bu işler... Okyanusa baktım. Benim bilmediğim birçok şeyi biliyordu. Kim bilir neler görmüş ve neler duymuştu. Bir nevi onlarla aynı gruptandı ve ben aşağı, onların yanına inmeden önce de bu konuyu konuşuyorlardı, bunu biliyordum. Kendimi yabancı gibi hissetmeye başlamıştım. Okyanus "Bazı şeyleri bilmek istemezsin, emin ol." deyip yeşil gözleri pişmanlık duyuyor gibi baktı. Kısa bir süre üzerimde kalan yeşil gözleri ifadesini değiştirmeden tabağına çevrildi. "Belki de bilmek istiyorumdur." dedim ısrarla. Yeşil sarmaşıkların süslediği gözleri bıkkınlıkla bana baktı, "Geçmiş bitmiş şeyler." dedi. Gözlerimi onun üzerinden çekmedim, Yavuz’un bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Okyanus ona olan bakışlarıma karşılık olarak konuşmaya devam etti, "Benim için sorun yok ama Alperen anlatmamı istemiyor." ‘’Dün gece beni vuran adam eve girmişti, farkında mısınız? Polisi aramama neden izin verilmiyor, neden koruma talebi çıkarmıyoruz? Manyak mıyız biz?’’ kelimelerim nefessiz bir şekilde dudaklarımdan dökülüyordu. ‘’Ben bir açıklamayı hak ediyorum.’’ Hala sorun olan şeylere nasıl geçmiş bitmiş şeyler diyebiliyordu. Çünkü geçmemiş ve bitmemişti. Daha geçen gece bile bunu görmüştük. Birilerinin hala bir derdi vardı ve Alperen zarar görebilirdi. "Birazdan çıkacağız. Ev sana emanet. İstediğini yapabilirsin." diye devam eden Yavuz'a baktım. Konuyu kapatmaya çalışıyordu. Beni duymazdan gelmesi sinirlerimi bozmaya başlamıştı. Bir şeyler söylemesini bekler gibi Okyanusa baktım. Tabağından kaldırmıyordu başını. O gitmeden önce ondan Emre'nin telefonunu almalıyım. Belki bu şekilde kafamda oradan oraya koşuşturan soruların cevabını bulabilirdim. "Şimdi de görmezden geliniyorum, çok güzel.’’ dedim. Yavuz yerinden kalkmaya hazırlanıyordu, ‘’Görmezden gelmek olarak anlama lütfen ama tk kelime etmeye iznim yok. Üzgünüm.’’ dedi. ‘’Peki,’’ katlanmaktan başka çarem yoktu şimdilik. Ben de öğrenmenin bir yolunu bulurdum. ‘’Siz yokken çıkıp dolaşmayı düşünüyorum. Sorun olmaz herhalde." dediğimde ikisi birbirine baktı. "Baban seni almak için gelirse..." Okyanus sözünün devamını getirmemişti ama zaten devamını biliyordum. Babamın beni burada bulması kolay olurdu. Hatta belki izleniyor bile olabilirim. Yine de asıl sorun bu değildi. Başka bir şeyden endişeleniyordu... Birinin zarar vermesinden. Umurumda değildi Emre ile konuşmam gerekiyordu. Her şeyi göze almalıydım "Sorun olmaz." dedim babamın gelmeyeceğinden emin gibi. "Gelecek olsa şimdiye kadar gelmişti zaten." Yavuz oturduğu yerden kalktı "Yine de dikkatli ol, geçen gece olanları unutma." ‘’Unutmam mümkün mü?’’ Omuz silkti, sonra "Geç olmadan gidelim bizde." deyip Okyanusa baktı. Okyanus da son bir kez ağzına zeytin atıp yerinden kalktı. Ah hayır, şimdi değil! "Okyanus, senden bir şey isteyebilir miyim?" diye atıldım hemen. Yavuzun merak dolu bakışları bizi izlerken "Bir arkadaşımı aramalıyım Telefonumda dakika yok. Senin telefonunu kullanabilir miyim?" Yeşil gözler masanın üzerindeki telefona gidip telefonu aldı. Şifresini açarak bana uzattı gülümseyerek. "Hemen gelirim." deyip mutfaktan uzaklaştığımda arkamdaki meraklı gözleri üzerimde hissedebiliyordum. Haklı olarak ikisi de yanlış bir şey yapmamdan korkuyordu. Üst kata çıkmadan, beni görmeyecekleri bir odaya geçtim ve Okyanus’ta Emre'nin numarasının olmasını umdum. Eğer numara yoksa eve gitmem gerekecekti ama bunu yapmak pek de içimden gelmiyordu açıkçası. Rehberi hızla E harfine sürükledim ve umutsuzca isimleri inceledim. Zihnindeki kelimeler de rehberdeki isimler gibi kayıp gidiyordu. Bir kaç tane Emre... İşte bu kötüydü. Hızlıca üç Emre'yi de telefonuma kaydedip kendi telefonumu arka cebime yerleştirdim ve odadan çıktım. Okyanus ve Yavuz'un gülüşme sesleri olduğum yere gelirken yaptığım şeyden dolayı bir nevi pişmanlık duyuyordum. Belki de Emre ile hiç konuşmamalıydım. Bu sefer de zihnimdeki sorular, üzerime bir yığın ağırlık yapacaktı. "Teşekkür ederim." dedim masum bir şekilde telefonu uzatırken. Yaptığım şey öğrenilirse şimdiki kadar haklı pozisyonunda olmayacaktım. Yeşil gözler gözlerime gülerek baktı ve sevecen bir şekilde karşılık verdi,  "Önemli değil. Ne zaman istersen bebeğim. Biz çıkıyoruz." deyip montunu giymeye başladı. Okyanus döndü ve "Bu arada..." deyip çekmecelerden birini açtı. Açtığı çekmeceden küçük bir kutu çıkardı ve içinden bir anahtar aldı. "Yedek anahtar..." Kelimeleri ile birlikte yeşil gözlerini gözlerime kenetledi ve anahtarı işaret parmağında salladı. "Yanında bulunsun. Dışarıda çok kalma. Eve geldiğinde de kapıları iyice kilitlediğinden emin ol. Bu sabah alarm taktık endişelenmene de gerek yok artık." Anahtarı alıp gülümsedim ama bu gülümseme ne kadar samimiydi bilemiyordum. Şeytanın bana kahkaha attığını hissettim. İçimde garip bir telaş vardı. "Onların sana gösterdiği yakınlığa bak ve bir de senin arkalarından çevirdiğini işlere!" Bana bu kelimeleri söyleyen şeytana uymadım. Benden onca şeyi saklayanlar onlardı, ben sadece gerçekleri öğrenmeye çalışıyordum. Onlar kapıdan çıktığında arkalarından baktım. Soğuk hava ince kazağımdan içeri girerken kapıyı kapatıp bir süre bekledim. Yavuz ve Okyanusun ön bahçeden çıkan adımlarını duyduğumda, gittiklerinden emin olmak için dış kapıya bakan pencereden arabaya uzaklaşmalarını izledim. Geride kalan tekerlek sesleri de kesilince telefonu sakince cebimden çıkardım ve üç numaraya da merakla baktım. Aynı zamanda üst kata çıkıyordum. Zihnim duman altıydı. Ne yapacağımı ne söyleyeceğimi bile bilmiyordum. Tek istediğim Emre ile yüzleşmekti. Etrafta dönüp duran işlere uzaktan bakmak canımı sıkıyordu. Şimdilik bana ait olan odaya girdim ve evde kimse olmamasına rağmen kapıyı kapatıp yatağa oturdum. Telefonu gizli numaraya aldım ve elimdeki telefondan ilk numarayı tuşladım. Birkaç sefer çaldıktan sonra telefonu açan sesi dinledim. Amacım; sesin Emre’ye ait olup olmadığını öğrenmekti. Bu yüzden karşı taraf telefonu açıp "Efendim?" diye sorduğunda düşündüğüm kişi olmadığına karar verip üstüne kapatmıştım. Kaba bir davranış olması umurumda bile değildi. İçime içten içe Emre'nin numarasını bulamayacağım endişesi yayılıyordu. Bu endişeyi bir kenarda bekleterek sıradaki numarayı tuşladım. Birkaç kez çalan telefonun sesi ve arada bir gelen cızırtılara dalmışken açmayacağına karar verdim. O cızırtıları, uyurken duyduğum kâbus fısıltılarına benzettim. Bazı geceler sadece kâbus görmemek için uyumazdım bile. Cızırtılar, bana uykudan uzak durmam gerektiğini yoksa tüm gece kâbustan deliye döneceğimi bildirirdi. Bu sesin hissettirdiği de tam olarak buydu. Uzak dur uyarısı var gibiydi. Fakat tam kulağımdan çektiğimde açılan telefonun sesi, telefonu tekrar kulağıma götürmeme sebep oldu. "Evet?" Bu, kesinlikle aradığım sesti. Telefonun öbür tarafında duyunca sesini çok iyi hatırlamıştım. O akşam kafede konuşmamızı ve daha sonraki konuşmalarımızı... Bu ses bana bir şeyler biliyor gibi geliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE