Silüet

2056 Kelimeler
''Bak anne, ellerimde kendi çocukluğumun kanı var. Küçük kızının anısına bir şarkı söylemeyecek misin?'' Karanlık, köklerini ağaçların gövdelerine, onun üstünden de dalların damarlarına kadar sürüklerken dışarıda uğultulu rüzgârdan başka ses yoktu. Tüm sessizlik içeriyi uğursuzca kaplamış, duvarlar cansız bedenler gibi ifadesiz ve renksizdi. Alperen ile aramızda sadece nefeslerimizin ürpertisi, bedenlerimizin sıcaklığı varken derin bir uykudaydık. Öylece birbirine sığınan karanlık ve aydınlık gibiydik. Onun, tüm sessizliği ile ve sert yanından güç alarak gözleri kör edebilecek bir aydınlığı, benim ise göz bebeklerini sonuna kadar yırtarcasına açtıracak çığlıklar içinde bir karanlığım vardı. Birbirinden tamamıyla farklı ama bir o kadar da birbirine muhtaç iki ruhtan başka bir şey değildik. Evin içinde tek bir ses bile duyulmuyor, tek bir şey bile hareket etmiyordu. Gözlerim karanlığa alışınca yanağıma değen yumuşak saçlarından derin bir nefes aldım. Tüm varlığımla bağımlı olabileceğim, uğruna her şeyi yapabileceğim bir koku... Neydi beni bu kadar tetikleyen bilmiyordum ama kollarımın arasında uyuyan adamın bana ait olması için her şeyi yapabilirim gibi hissediyordum. Belki de karanlığıma yavaş yavaş yaklaşan aydınlık yüzünden kör olmuştum. Uzun zamandır özlemini çektiği o aitlik hissini bulmuştum belki de ve gitmesine izin vermek istemiyordum. Sanki bırakırsam parmaklarımın arasından öylece kayıp gidecekti. Odanın içinde dışarıdan gelen sesler vardı, Alperen’in nefes alış şekli de rahatsız etmeyecek kadar sesliydi. Onun soluklarında erkeksi bir ses vardı, boğazından çıkan o ses gözlerimi kapatıp dinlememe sebep oluyordu. Bütün öylece uzanabilir ve her şeyi unutmak adına soluklarını dinleyebilirdim. Beni dünyadan uzaklaştıran tek yer burasıydı. Boğazımdaki kuruluğu hissetmeye başladığımda olduğum yerde uzun süre kalamayacağımı fark ettim, su içmem gerekiyordu. Yatağın yanında da su kalmamıştı, yorgun bir şekilde gözlerimi kapattım ve susuzluğu unutmaya çalıştım. Aldığım tek karşılık ise kuruyan dilimin rahatsız edici tadıydı. Alperen’in kafasının altındaki kolumu yavaşça çektim ve su içmek için yattığım yerden doğruldum. Alperen uyuma şeklini değiştirdi fakat uyanmadı. Yüzüne bakıp gözlerini açacak mı diye bekledim ama gözleri hiç kıpırdamadı bile. Aksine, derin bir uykuda olduğunu belli eder gibi göğsü yavaş yavaş inip kalkıyordu. Uyanmadığına emin olduğumda sessizce suç alanından kaçan bir kedi gibi ayak parmaklarımın uçlarıyla odadan çıktım. Okyanus’un evinde beni rahatsız eden tek şey belki de evin bu kadar büyük olmasıydı. Yatak odaları üst katta olmasa durum rahatsız edici olmayabilirdi ama su içmek için indiğim yerden uykum kaçmış halde dönmeye alışmak üzereydim. Odadan çıktığımda uykumun kaçacağını zaten biliyordum, gözlerimi kovuşturdum. Karanlık koridor, aşağıdan gelen hafif gece lambalarının ışığıyla biraz da olsa aydınlığa kavuşuyordu. Karanlıktan kokmuyordum. Hatta bazen saatlerce hiçbir şey yapmadan karanlıkta otururdum fakat bu ev, beni ürkütüyordu. Her an karanlıktan bir şey çıkabilir gibi hissediyordum. Merdivenlerin soğuk basamaklarından indiğimde çevreme bile bakmadan mutfağa yöneldim. Tezgâhta duran temiz cam bardağı elime alıp su doldururken içimde garip bir ürperti vardı. Güvende hissetmiyordum. Sanki güvenli tek yer, Alperen’in yanı, onunla uyuduğum yerdi. Saçmalamayı kes, dedim kendime. Ona gittikçe bağımlılaşmayı bırak, bu sevginin büyümesine izin verirsen canın çok yanacak. Bu saçma düşünceleri kafamda savuştururken bardağı kafama diktim. Ilık suyun mideme kadar yol aldığında hissediyordum. Kurumuş boğazım suyun etkisi ile eski yumuşaklığını geri kazanmıştı. Gölge, zihnimin duvarlarında yankılanan hayallerimin asıl ismi buydu... Gölge. Gerçekten sahip olmak isteyip de asla olamadığım her hayalimin hayatıma yansıma şekliydi bu. Başkalarının gölgesi benim hayatımın üzerine düşerken onların kendi hayallerimin birer yansıması olduğunu biliyordum. Gölge? Ne? Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi hissettim. Uykulu zihnim, az önce gördüğüm şeyi bana hemen göstermemiş, şimdi öylece su içerken bir anda ne gördüğümü fark etmiştim. Olduğum yerde, elimde bardakla kıpırdamadan gölgenin geçtiği yere baktım. Evin içinde biri vardı. Okyanus veya Yavuz olma olasılığı da vardı ama seslenmeye cesaret edemiyordum. Ayrıca gece gece evde neden dolaşsınlardı ki, hem de böyle sessiz bir şekilde? Elimdeki bardağı hiç ses çıkarmadan mutfak tezgâhının üzerine bıraktım. Bakışlarım gölgeyi gördüğüm yerden çekilmiyordu. Çekmeye cesaret de edemiyordum, kalbim hızla çarparken birinin varlığından emindim. Fazlasıyla yavaş adımlarımı attım, birkaç adımım o şekilde kuşkuyla ileri atıldığında tekrar durdum ve dinledim. Ses yok... Sağır edecek kadar sessizdi bu ev. Ne bir hareket sesi ne de eşyaların basit takırdama sesi. Alt katın camları bile öyle sağlamdı ki, dışarıdaki sesler bile olduğum yere gelmiyordu. Yoksa deliriyor muydum? Görmüştüm, gölge görmüştüm değil mi? Belki de görmemiştim. Fazla uykuluydum, hem uyumadan önce çok ağlamıştım ve gözlerim buğulu görüyordu etrafı. Belki de yorgun bedenim ve gözlerimin zayıf hali yüzünden gölge gördüğümü sanmıştım. Ah son zamanlarda olanları o kadar çok düşünüyordum ki! Tüm bu kafamdaki düşünceler muhtemelen karartı görmemi sağlayıp benimle oyun oynuyor olmalıydı. Odaya geri dönmek istedim. Merdivenler şu an biraz korkutucu bir patika gibiydi ama kendimi cesaretlendirdim. Göz yanılması olduğunu bildiğim halde içimden atamadığım kuşkuyla adımlarım hala yavaştı. Adımlarımı attığım anda duyduğum sivri sesle olduğum yerde tekrar bekledim. Sürtünme sesi veya onun gibi bir şeydi bu ve korkudan olduğum yere çivilemişti beni. Bu da yanıltı mıydı yoksa? Korkuyordum, hem de deli gibi. Üstelik aşağı katta tek başımaydım ve daha önce eve giren birini öldürmüştüm. Aynı şeyi bir daha yapma cesaretini asla bulamazdım. Ama bir yandan da anlayamıyordum. Ya düşündüğüm ses tamamıyla benim uydurmamsa? Belki de Okyanus’un uyurgezerliği vardı. Ya da evde silahlı bir hırsız vardı. 'Neden olmasın' diye düşündüm. Geçen gün de olmuştu. Hem de Alperenin evinde. Okyanusun evinde neden olmasındı ki? Yanımdaki duvara yaslandım ve beklemeye başladım. Tek ufak bir sese odaklanmıştım, kalbimin korku dolu atışları izin verirse herhangi bir tehlikeyi duyacaktım. Olduğum yerden çıkmaya, birine seslenmeye, sesin geldiği yeri kontrol etmeye hiç cesaretim yoktu. Filmlerde insanlar nasıl duydukları seslerin peşinden gidiyordu anlamıyordum. Bu konuda tam bir ödlektim ve olduğum yerde çürümeyi tercih ederdim. Loş ışığın olduğu alanda lambaları açmak için bir düğme aradım. Az önceki gölge tekrar karşımdaki duvara vurduğunda şüphelerim kendi kendine doğrulanmıştı, bunun bir erkek gölgesi olduğuna artık emindim. Yanımdaki duvarın üzerindeki merdivende duruyordu. Karanlığa, merdivenlerden aşağıya doğru duruyordu. Yukarıdaydı ama sanki orada olduğumu biliyor gibi hareket etmiyor ve karanlığın damarlarından soğuk kanların geçtiğini hissettiriyordu. Olduğum yere bakıyor olduğunu hissettim. Duvarın ardında olduğumu biliyordu. Kıpırdamadan duruyor ve bilerek yapıyordu. Yolumu kapatmıştı, üst kata gidip diğerlerine zarar da verebilirdi.  Eğer yapabilseydim odaya döner ve Alperen’e söylerdim ama gidiş yolum bir gölge tarafından kapatılmıştı. Üstelik bu gölge onu uykusunda öldürebilirdi. ‘’Kim var orada?’’ diye seslendim. Sesim tereddütlüydü. Karşılık gelmedi, gölge kıpırdamadı bile. ‘’Yavuz sen misin?’’ diye sordum tekrar. Bu benim kendimi yatıştırma şeklimdi. ‘’Alperen?’’ Kimse karşılık vermedi, açıkça bir insan silueti olduğu anlaşılan o gölge ise onu gördüğümü bilir gibi olduğu yerde durmaya devam etti. Birkaç adım geriye atarak elime bir bıçak aldım. Bıçağın hafif sesi, neredeyse duyulmayacak şekilde kulaklarıma ilişti. Sıkıca tuttum onu, elimin usul usul titremesiyle bıçak da titriyordu. Yukarı gidecek başka kapı yok mu diye düşünüyordum. Mutfağın diğer ucunda bir kapı daha vardı. Belki de zamanında gidersem o kapıdan çıkabilirdim. Buradan daha güvenliydi. En azından gölgeden uzaklaşmış olacaktım. Bir şekilde bir yolunu bulup evdekileri uyandırmalıydım. Gözlerimi tekrar gölgeye çevirdiğimde orada yoktu. İçimden büyük bir çığlık atma isteği geldiğinde korkudan titreyen diğer yanım çığlık atmama engel oluyordu. Ses çıkarırsam beni bulup öldüreceğini biliyordum. Bundan emindim. Gölgeyi görebilmek için gözlerimi kısarak az önceki yere baktım. Loş ışığın hafif ışığı öylece duvara vuruyordu, herhangi bir gölge görünmüyordu. Gitmiş olamazdı değil mi? Duvara yakın durarak göz ucuyla etrafı inceledim. Bir iki adım ileri attım. Korku, tüm damarlarımda hücrelere tıkanmış suçlular gibi beynimin çalışan kısımlarına vurmaya başlamıştı. Düzgün düşünemiyordum. Göğüs kafesim inip kalkarken kalbim ağzımda atıyordu. Parmak uçlarımda kalp atışlarımı hissedebiliyordum. Bıçağı tutarken aklıma çeşitli senaryolar oluşuyordu. Tekrar birini öldürmek istemiyordum ama kendimi korumam gerekiyordu. Adımlarımı yavaşça karanlık salona doğru yönelttiğimde çoğu yer karanlıkta kalmıştı. Gözlerim çevreyi ayırt etmek için dikkatle gidip gelirken aynı anda merdivenlerin olduğu kısma baktım. Bir anda karşımda beliren siluet ile irkilmem bir oldu. Onunla yaşadığımız kısa bir bakışma, tüm cesaretimin kendini kafese tıkanmasına sebep oldu. Korku dolu sesim, boğazımı tıkamış gibi hissettim. Karanlıktan çıkan siluet bana doğru birkaç adım attı, kafasındaki kar maskesi ve elindeki silah gözlerime göründü. Gece lambasının ışığında az da olsa görünen siluet bana doğru gelmeye başladığında her şey çok hızlı olmuştu. Boğazımdan bir çığlık koptu önce. Bana doğru gelen kişi korkusuzca adım atmaya devam etti, o geldikçe ben bile fark etmeden geriye adım attım. Yoğun bir güç ile karışımdaki kar maskelinin karın boşluğuna öyle bir sert tekme savurdum ki silahını doğrultmasına zaman bile tanımamıştım. Ayağım acımıştı fakat karşımdaki kar maskeli acıdan elini karnına yerleştirmiş ve oturur vaziyetteydi. Kafasını kaldırıp, maskenin ardındaki gözlerinde nefretle baktığında buna değdiğini düşündüm. Tüm gücümle bu sefer başına geçirdiğim tekmeyle büyük tiz bir çığlık duyuldu. Bu sefer bu çığlık sadece bana it değildi. Silahtan bir kurşun sekmişti, bir yerleri parçalamış olmalıydı. Cam parçacıklar arkamda, kar taneleri gibi her tarafa dağıldı. Kırılan cam parçalarının o tiz çığlığına karşılık kendi çığlığım da en az onun kadar gürültülüydü. Beni vurmuştu. Başına vurmamla geriye düşmüştü ama düşmeden önce vurmayı başarmıştı. Her ne kadar sıyırıp geçmiş olsa da acı tüm sol koluma alev aldırmıştı. Tüm ev, arkamdaki bardakların çığlığından sonra tekrar sessizliğe uğradığında herkes uyanmış ve merdivenlere yönelmişti; maskeli aceleyle bozulan işinden sonra uzaklaşmak için koşmaya başladı. Evdeki herkesi uyandırmıştı. İşini mahvetmiştim. Olduğum yerde tek başıma kaldığımda Alperen’in ve Okyanus’un telaşlı seslerini duydum. Sol kolumu tuttum. Elimdeki kan, yere, tüm zeminine damlarken acı, damarlarımdan kemiklerime kadar vardı. Yüzümü buruşturup acı ile baş etmeye çalıştım. Bak anne, elimde kendi çocukluğumun kanı var. Küçük kızının anısına bir şarkı söylemeyecek misin? Hissettiğim her şey senin bana söylediğin kelimeler kadar acı vermedi ama yine de hiç üzülmeyecek misin? Ölürüm diye korkmayacak mısın hiç? Bir gün yok olup gitmemden, bir daha hiç geri gelemeyecek olmamdan korkmayacak mısın? Küçücük de olsa bir anıyı düşünmeni isterdim, benden geriye kalan. Bebekliğimi hatırlamanı isterdim, çocukluğumu, beni ne zaman çok sevdiysen o zamanı hatırlamanı isterdim. Biraz da olsa merhamet etmeni ve eski küçük kızının hatırına bana iyi bir anne olmanı isterdim. Sürekli elini uzattığın içki şişeleri yerine bana dokunmanı ve saçlarımı okşamanı beklerdim. Bunlar çok saçma gelecek senin için belki ama benim için kıymetli şeylerdi. Dışarıda tek başımayken birilerinin beni merak ettiğini, sevdiği için birilerinin beni sorduğunu bilmek isterdim. Şimdi ise kendimi olabildiğince fazla değersiz hissediyorum. Birileri nasıl olduğumu sorduğunda artık bu çok tuhaf geliyor, biliyor musun? Önemsenmek çok uzak olduğum bir duygu, sanki sahte geliyor gibi. Neden iyi olmamı istediklerini merak ediyorum birileri iyi olmam için çabalayınca. Senin gibi umursamaz insanlar daha gerçek geliyor ve şimdi sen yoksun. Beni küçük kızın olarak görmeni, değerli hissettirmeni isterdim. Oysa senden çok uzakta, kurşunla vurulmuş olsam da sadece seni düşünecek kadar kırgınım sana… Düşünüyorum da acaba son nefesimi verirken yine sen mi geleceksin aklıma? Bir türlü seni kendi içimde affedemiyorum, kimseye sana kızdığım gibi kızamıyorum. Burada tek başımaysam bunun suçlusu olarak sadece seni görüyorum. Öylece kan içindeyken bile iyi misin diye merak ediyorum. Hızla aşağı inen adımları duyduğumda olduğum yerde öylece bekliyordum. Karanlıkta siyah bir sıvı gibi görünen kan, önce kolumdan parmak uçlarıma, oradan da mutfak zeminine yavaş yavaş damlıyordu. O damladıkça benim başım dönüyor ve bayılacakmış gibi hissetmemi sağlıyordu. Hissiyatın bıraktığı uyuşukluk zihnimdeki düşünceleri kamçılıyordu. Annemin çok eskiden yüzünde var olan gülümsemesi geliyordu aklıma. Onun gülümsemesi takılıyordu sanki bedenime, ben onu düşündükçe daha çok acıyordu canım. Önce şaşkınlıkla bana bakan Alpereni gördüm ve ardından Yavuz ile Okyanus karşıma geçtiğinde üçü de şaşkınlıkla bana baktı. "Ne oldu burada?!" Yanıma bir rüzgâr gibi hızla geldiğinde Alperen’in gözlerine yerleştirdiği karanlığa baktım. "Yavuz, dışarıyı kontrol et, bul o şerefsizi!" dedi. Yavuz’a öfkeyle öyle bağırdı ki, Yavuz koşar adımlarla dışarı çıktı. ‘’Korkma,’’ dedi bana bakarken, gözlerimi delip geçen bakışlarıyla başımı salladım. Karanlık, açılan ışıklar ile dağıldığında gözlerindeki ciddiyeti beni daha da korkuttu. "İyi misin?" diye sordu Okyanus. Öylesine endişe dolu sesi zihnime doldu. İyi miydim bilmiyordum, başım dönüyordu. "İyiyim, merak etme." dedim. Sesimdeki yorgunluk titriyordu. Onu endişelendirmek istemiyordum, sadece sıyırmıştı kurşun. Ben onun endişelenmesini istemiyordum ama o yanıma gelip yeşil gözlerini kocaman kocaman açmıştı. Yeşil gözleri kocaman açılmış bana bakarken Yavuz bir şeyler mırıldanıp etrafa göz atmak için uzaklaştı. "Kurşun sıyırıp geçmiş. Canın çok acıyor mu güzelim?" evet der gibi başımı salladığımda beni kollarına alıp cam parçacıklarının arasında çıkardı. "Korkma. Yanındayım. Yaraya bastırabilir misin?" fısıldar gibi konuşurken sesi, en ücra köşelere saklanmış korkularımı yok ediyordu. Tekrar başımı salladım. Onun kollarında kolumdaki yaraya bastırdım. Parmaklarım kan içinde kalmıştı ve bu kan Alperen’e de bulaştı. Yavuz içeriye girdiğinde nefes nefeseydi, ‘’Gitmiş, ama kameralardan buluruz.’’ diye konuştu. ‘’Yüzünde kar maskesi vardı, kamerayla anlayamazsınız.’’ dedim. "O orospu çocuğunu bulup kendim öldüreceğim. Ama önce şu yarayı kapatalım." Beni tutan bir çift siyah göze baktım, kelimeleri nefret doluydu. İçinde alevler uyanmıştı sanki ve bu korkutucu olayın işleri daha da karıştıracağını biliyordum. Alperen’in birilerini öldürmüş olduğu gerçeği halsizleşmeme yol açarken, bilmediğim onca şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Bütün bu olayların içindeyken ölüm korkunç ama giderek basitleşen bir kelimeye dönüşüyordu. Nasıl bir işin içine girmişlerdi böyle?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE