Suçlu

1784 Kelimeler
Oturduğum yerde bakışlarım diğerlerindeydi. İçeriye ışık doluyordu, aydınlık bir aile evi gibiydi burası. Beyaza çalan duvarları yerdeki tertemiz fayanslar ile uyum içindeydi. Önümde dura tabaklardan bir iki şey attım ağzıma, Okyanus bazı şeyleri fark etmesin diye iyiymişim gibi davranıyordum ama iyi değildim. Yalnız kaldığım her anda zihnimdeki kendime yeniliyordum, delirecek gibi hissediyordum. Ortamdaki esprilere gülümseyerek baktığımda Yavuz’un bakışları Alperen’in üzerindeydi. Kelimeleri şakacı bir tavırla dudaklarından döküldü. "Emin misin? Bence kaşınan sensin bak yine kardeşimsin diye bir şey söylemiyorum." Okyanusla kısa bir bakışma yaşadık gülümserken. Tabii Okyanus her zamanki oturmuş ve gibi yemeğine odaklanmıştı. Bu kızın yemek aşkını anlıyordum ama nasıl oluyor da kilo almıyordu onu anlamıyordum. Yavuz'un "Bana şerefsiz diyen, pezevenk diyen, sağır diyen yine sensin, suçlu ben mi oluyorum?" demesiyle onlara baktım. Çayımdan bir yudum alıp güldüm. İkisi de yaşlı dedeler gibi birbirlerine laf sokma çabalarına girmişlerdi. Bu halleri hoşuma gitti, fazlasıyla samimi bir an, oldukça samimi insanlarla yaşanıyordu. Bu hep olmuyordu. "Yavuz, ben seninle niye arkadaşım oğlum. Ulan ne gevezesin, sabahtan beri susmadın." Yavuz şaşkınca Alperen’e baktı, Alperen ise Okyanusa göz kırpıp güldü. Yavuzu sinirlendirmek onların en büyük eğlence kaynağı olmalıydı. Küçük bir kahkaha attım. Yavuz döndü bana, "Aramızdaki en tarafsız üyeye soruyorum. Burada suçlu kim?" soruyu bana sorduğunu anladığımda Alperen'in beni incelediğini fark ettim. Sabahtan beri ilk defa orada oturduğumu fark etmiş gibi bana odaklanmıştı. Bütün bir evren gözlerini bana dikmişken ağzımdaki lokmayı zar zor yuttum. "Kuzen torpili yok, gördüğünü söyle. Bu ikili başlatmadı mı her şeyi?" bu ikili derken Okyanus ve Alperen’i işaret etti. Alperen hala bakıyordu. Bu dikkat çekiyordu. Neden birden bire tüm dikkatini üzerime vermişti anlamamıştım. Gözlerindeki evrende tamamıyla bana odaklanmış gezegenler görüş alanıma girmişti. Fakat o evrenlerin hiçbirinde yaşam yoktu. Nefes alan tek şey gözlerindeki yansımamdı. Tüm bu düşünceleri beynime gömdüm ve cevap verdim,  "Bence sen haklısın." deyip Yavuzu savunduğumda Alperen'in kaşları kısa bir süre kalktı ve "Haydaa!" dedi geriye yaslanırken şakayla. "Yalnız, bu savaş demek oluyor küçük hanım." dedi, kelimeleri dudaklarından çıkarken gözlerimin içine baktı. Dibi olmayan bir kuyu gördüm, içinde evrenin yüzdüğü. Gülümsedi, o gülümseyince ben de ona gülümsedim. "Ben sadece doğru olanı söylüyorum, çocuğun üstüne gitmeyin." dedim. Kendi çocuğumu savunur gibi konuşmuştum. Yavuz araya girdi, "Helal be kuzen! Konuş, sabahtan beri eziyorlar beni." Bunu söylediğinde Alperen kaşlarını çatıp şaşkınca Yavuz'a baktı. "O benim kuzenim." dedi şımarık bir çocuk gibi. Sesindeki sahiplenici ifade tüylerimi diken diken ediyordu. O, benim kuzenim… Bu, birçok anlama gelebilirdi. Sadece Kuzen anlamında olması, kelimeye mesafe koyardı. Ayrılırdı harfler birbirinden. Daha fazlası olmazdı. Sorgulanmazdı. Beni kendisinden uzaklaştırırdı. Fakat eğer sahiplenme anlamına girilirse, sokaklarından çıkmak biraz zor olurdu ve üstünde uzun uzun düşünebilirdin. Yine de bu kelimeyi sahiplenmek olarak algılamak tam da benim gibi bir aptalın işiydi. "Senin kuzenin, benim de kuzenimdir." dediğinde üçümüz Yavuz'a güldük. Sevecen ve sıcaktı. Hep onun gibi bir abim olmasını istemiştim. Sanırım artık vardı. İçerideki bu atmosfer oldukça rahattı ama arada bir Alperen ve Yavuz’un birbirine olan bakışlarına tanıklık ediyordum. Dün gecenin etkilerini belli etmeden taşıyorlardı. Bu durumda Okyanus’un bir şey anlaması imkânsızdı. Beraber kahvaltı masasını topladığımızda yavuz her zamanki gibi güldürmeye devam ediyordu bizi. İçimdeki boşlukların yavaş yavaş hafiflediğini hissediyordum. Bazı şeyler sadece bir gülümsemeyle bile geçebiliyormuş onu fark ediyordum. Fakat nasıl oluyordu da yavuz ve Alperen hiçbir şeyi belli etmiyordu anlamıyordum. Ben de soğukkanlı biriydim ve konu rol yapmaksa bu, benim için hiç de zor olmazdı. Kendimi insanlardan sakladığım ve gülmek için çabaladığım onca zamandan sonra Oscar ödülü hak edecek performans bile gösterebilirdim. Ama cesedi gömen onlardı. Bunu sanki hep yapıyorlarmış gibi davranmaları, bu tavırları beni şaşırtıyordu. Herkes benim gibi rol mü yapıyordu hep. Sanmıyordum. Çalan bir melodiyle Okyanus, elindeki tabakları dolaba yerleştirdi ve köşedeki küçük koltuğa yönelerek telefonu açtı "Efendim" Elinde telefon, konuşa konuşa arkamda mutfak kapısından çıktığında beynimi kemiren onca soruyu sıraya dizdim. Tam da sorma zamanıydı. "Dün ne yaptınız?" Sorum karşısında ikisi önce afallayıp birbirine baktı, sonra Alperen dikkatli bir sesle konuştu. "Temizledik," dedi önemsiz bir şeymiş gibi. Yüzündeki ifadesizliğin içine de işlemiş olduğunu hissettim. Bir bedeni ruhtan ayırmayı sorun olarak görmüyordu. Belki de öylesine bir maske takıyordu ki yüzündeki maske mi yoksa kendi benliği mi anlayamıyordum. "Bu kadar mı?" diye sordum daha fazlasını anlatması için beklerken. Etrafı gerginlik bulutu sarmaya başlamıştı. Bunu burada konuşmak belki uygun değildi ama sormazsam soruların beynimin içinde çürüyüp beni zehirleyeceğini düşünüyordum. "Cesedi uzak bir yere götürdük. Bulamazlar." durakladı ve siyah gözleri beni buldu. Tepkimi görmek istiyor gibiydi. "Evi de temizletiyorum. Bunu için birkaç gün burada olacağız" dedi. Belki de söylediği şeylerin cehennem gibi bir etkiye sahip olması, gözlerindeki dipsiz kuyudan dolayıydı. Ya da tüm bunların büyük etkisi, sebebiyeti kendim olduğum içindi. "Siz..." Arkamdaki sesle hemen döndüm. Okyanus bize doğru kaşlarını çatmış, yeşil gözlerinden öfke saçarak yürüdü. "Siz ne yaptınız?" Öfkeyle açılmış gözlerine bakarken, ne diyeceğimi bilemedim. Omzumun üzerinden Alperen ve Yavuz'a baktım. Siyah gözlerinin sahibi kısa bir süre beni bulduğunda dudaklarını ıslattı ve tekrar Okyanus’a döndü. ‘’Siz birini mi gömdünüz?’’ diye sordu tekrar. Elindeki telefonu havada tutup hayret eder gibi yüzümüze bakıyordu Yavuz endişeyle atıldı, "Tamamıyla kazaydı." dedi. Okyanus yeşil sarmaşıklarını Yavuz'a çevirdi ve yüzünü buruşturdu. "Sen biliyor muydun?" diye sordu ciddi bir sesle. "Gömenlerden biri bendim." dediğinde içinde bulunduğu rahatlığa şaşkınca baktım. Okyanus mutfakta tur atmaya başladı. Öfkeli ve bir o kadar da endişeliydi. ‘’Birini nasıl yanlışlıkla gömebilirsin ki?’’ diye şaşkınca sordu. ‘’Sesini kıs biraz,’’ dedi Alperen. Okyanus ona hayret eder gibi baktı, "Aklımı kaçıracağım ya, sesini kıs diyorsun!" diye kendi kendine söylenmeye başladı. "Söz vermiştiniz, bir daha olmayacaktı!" Söylediği şey karşısında donup kaldım. Yanlış duymamışsam eğer, Alperen ve Yavuz bunu daha önce yapmış olmalılardı. Başka türlü bir daha kelimesinin açıklaması olamazdı. "Okyanus!" diye kükrediğinde Alperen'in vermiş olduğu tepki beni korkuttu. Sesi evdeki duvarlara çarpıp beynimize birer ok gibi saplandı. "Söylediklerine dikkat et. Böyle konuları burada açmanın ne kadar zarar verebileceğini biliyorsun?" ikisinin arasında oluşan öfke bulutu büyüdü, büyüdü... Okyanus öfkeyle karşılık verdi, "Bana hesap sormadan önce, yaptığınız şeyi açıklayın. Hangisi o zaman zarar veriyor karar veririz." dedi. Bu kelimelerin Alperen hiçbir şey söylemedi. Tek yaptığı siyah gözlerini Okyanus’un öfkeden zehirlenmiş sarmaşıklarla dolu yeşil gözlerine bakmaktı. Araya girme ihtiyacı hissettiğimde aradaki bu öfke bulutuna adım atma cesaretini önce kendimde bulamadım. Bana nasıl bir karşılık verileceğini de bilmiyordum. Söylenecek her şeyin haklı olacağına inandırmıştım kendimi. Sonuçta suçlu olan bendim ve her kelimeyi hak ediyordum, değil mi? "Ben yaptım." dedim sonunda. Okyanus’un öfkeli gözleri, merak ve sorgu içinde bana baktı. Ben de karşımdaki öldürücü yeşil gözlere baktım. Evinde ir katili ağırlıyor olmak ona korkunç mu gelmişti? Yoksa Alperen ve Yavuz daha öncesinde çok daha korkunç bir şey mi yapmıştı? O bana tepkisiz bir şekilde bakarken ne kadar kızdığını tahmin edebiliyordum. Konuşmaya devam ederken kelimelerimin çocuk gibi çıkmamasına özen gösterdim, "Yabancı biri eve girdi. Ben de vazoyla kafasına vurdum, sonra… Öldü." dedim. Üçünün de bakışları bana kaymışken tekrar suçluluk sardı damarlarımı. O vazonun sert kıvrımlarını tuttuğum anı hatırladım. Evin içinde adamın solukları ve adımları dolaşıyordu. O adımlar beni dehşete düşürüyor ve aklıma milyon tane ihtimal getiriyordu. "Ne zaman oldu bu?" diye sordu Okyanus. Sanki mümkünmüş gibi kaşlarını daha da çattı. "Dün sabah erken saatlerde." diye yanıtladım. Alperen'in gözleri üzerimdeyken ben de dönüp ona baktım. "Nasıl oldu peki,’’ Sanki Okyanus’un sesi benimle konuşurken daha yumuşak çıkıyordu. Belki de gerçekten istemeden yaptığıma inanmıştı, bunu kendimi korumak için yapmıştım, tahmin ediyor olmalıydı. ‘’Evde tek başımaydım, kendimi korumam gerekiyordu. Aslında ölür mü yoksa bayılır mı düşünmedim bile. O an sadece oldubittiye geldi.’’ Sesim suçluluk duygusuyla titrediğinde Okyanus’un bakışları tekrar Alperen’e yöneldi. Daha öfkeli baktı. Sonra tekrar bana baktı. ‘’benden niye sakladınız?" diye konuşmaya devam etti. soruları pek peşe getirdiğinde derin bir nefes aldım. Fakat içinde bulunduğum zorluğu fark ettiğinde Alperen araya girdi. "Ben evden çıktığım sırada eve girmiş…’’ adamın suratını hatırladım. ‘’Orhan’ın köpeklerinden biriydi. O sırada odaya girince, Kâinat da vurmak zorunda kalmış. Bu kadar. Seni güvende tutmak için söylemedik, kasten yapılmış bir şey değildi bu." Üzerimde bütün gece baskı yaratan o zifiri karanlık görüntülerin en basit anlatımı buydu herhalde. Beni öldürebilecek kadar büyük olan bu korku, birkaç kelime ile ifade edilebiliyordu. "Yatak odasında mı öldürüldü?" diye garip bir soruyla başımı Okyanus’a çevirdim. Birbirimize baktık Alperenle. Omuz silktim  "Evet." dedim geçiştirerek. Bu konuyu konuşmak istemiyordum ama görünüşe göre daha uzun bir süre beni meşgul edecekti. "Fakat bilmeniz gerekiyor ki yatak odasında birini öldürdüğünüzde bu, suç olmuyor." söyledikleri kafama teker teker yerleşirken bunu daha önce duyduğumu hatırlıyordum. Birini odamızda öldürürseniz suçlu değilsiniz ama nasıl? Fazlasıyla saçma gelen tüm bu şeyleri arasından sessizliğini bozdu Yavuz,  "Harbi mi lan?" diye şaşkınlık içinde güldü. "Yine de boşuna yapmadık o kadar şeyi, polisler araştırmaya kalkarsa kirli çamaşırlarımız da ortaya serilirdi.’’ Alperen’e baktım. Karşısındaki yeşil gözlü avukatın kelimelerini inandırıcı bulamadığı belli oluyordu. "Hiçbir şekilde de riske giremezdik." dedi. Tekrar kendinden taviz vermeyen yapısıyla Alperen, bana dönüp baktı. "Git bir şeyler giy. Çıkacağız birazdan." diye emretti. Bu tavırları hoşuma gitmiyordu, yine de ona karşılık vermeyecek kadar yorgun hissediyordum. "Ayrıca..." bakışları Yavuz ve Okyanusa döndü, "Bugün fazlasıyla saçmalık dinledim. Bir daha saçma sapan bir konu açan olursa ellerine dişlerini veririm." ‘’Emredersiniz.’’ dedi Okyanus öfkeyle. Tepkili bir şekilde eliyle ağzına görünmez bir fermuar çeker gibi yaptıktan sonra kolumdan tutup beni kendisiyle götürmeye başladı. "Hadi seni giydirelim, katil Bebek Chucky." Benzetmesi karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemedim fakat Alperen'in içten içten çıkan kahkahası kulağıma doldu, Yavuz ise tüm evi sallayan kahkahası ile güldü, onun gülüşüne ben de güldüm. Merdivenlerden çıkıp, Okyanus'un odasına girdiğimizde dolaptan bana uygun bir şeyler aramaya başladık. Okyanus sessizdi, konuşmuyordu. Ben de sadece ne giyeceğime odaklanmaya çalışmıştım çünkü bütün eşyalarım Alperen in evinde kalmıştı ve şimdilik giyecek hiç bir şeyim yoktu. Okyanus bana bir şeyler ararken ben de onun arkasında duruyordum. Beynimde dönüp duran söz vermiştiniz, bir daha olmayacaktı kelimeleri daha fazla tutamadım "Bir daha olmayacağına söz verdikleri şey neydi?" diye sordum soğuk bir sesle. Okyanus, durdu ve arkası bana dönüp bir şekilde konuştu, "Dürüst olacağım." dedi ve çıkardığı kahverengi bir kazağı elime verirken "Bu konu hakkında konuşamam." dedi. Tabi ki konuşmazdı. Alperen buna izin vermezdi ki. İçimde, nedenini bilmediğim bir şekilde Emre'nin biliyor olduğu tezi döndü durdu. Belki de yakın bir zamanda en azından Emre'nin bildiği şeyleri öğrenmek için ağzını arayabilirdim. Ya da başımı daha fazla belaya sokmak istersem bu seçeneği düşünebilirdim. Asıl kötü olan, başım muhtemelen daha fazla belaya girecekti. Bu işin içine çok fazla girmemeye çalışıyordum ama bunun beni bir bataklık gibi içine çekeceğini de tahmin edebiliyordum. Hayatımın tıpkı bir bulanık su gibi uçuruma doğru aktığını ve bir şelale gibi derine doğru çarparak ineceğini de hissedebiliyordum. Bütün bu ihtimallerin içinde Emre ile görüşmem sadece küçücük bir tehlike kapısı olabilirdi. O tehlike de benim kendimi belli edip etmememe bağlıydı. Alperen onunla görüştüğümü anlamazsa sorun olacağını düşünmüyordum. Fakat hiçbir şeyi öğrenmeden bu şekilde oradan oraya savrulmak da istemiyordum. Bu benim için uykusuz geceler ve bin bir türlü düşünce yığını anlamına gelirdi. Bu şekilde yaşayamazdım. Belki de Emre fikrini ciddi ciddi düşünmeliydim, eğer bir şeyler anlatacak biri varsa bu da o olurdu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE