Sanırım beni utandıracak, korkutacak ya da üzecek bir konu açıldığında her defasında konuyu hemen başka anlamsız bir şeye çevirmek gibi bir yeteneğim vardı. yeter ki bana yoğun duygular yaşatacak o şeyi konuşmayalım.
O an yine her zamanki gibi konuyu değiştirmeye çalıştım, "Dün gece Alperen nerede kaldı?" diye sordum. Okyanus bu sorunun anlamsızlığı karşısında yüzünü buruşturdu. Belki de mutfakta söylediği sadece mecazi bir şeydi ve ben yine aptallık edip üstüme alınmıştım.
"Neden sordun ki?"
Yüzündeki ifade beni anlamaya çalıştığını gösteriyordu, yine de umursamaz bir şekilde önemsizmiş gibi omuz silktim
"Öylesine, evde çok fazla yatak odası yok gibi duruyor da…"
Bunları ciddi ciddi söylediğimde bu sefer gerçekten saçmalamıştım. Okyanus, saçmalığım karşısında hınzırca gülümsedi. "Evde üç yatak odası var, Kâinat." dedi. Daha fazlasını bekler gibi baktı ama ben sorumun cevabını alamamıştım.
Dolaba dönüp karıştırmaya devam etti. "Belki merak edersin diye söylüyorum..." derken omzunun üzerinden bana baktı. Yeşil gözleri parlıyordu. “Dün seninle kaldı." dedi fısıldar gibi
"Bütün gece uyumadığına eminim. Başında bekledi." içimi utanç sardı ve Okyanusun aslında neyi sorduğumu anladığını fark ettim. Benimle kalmış olmasını bilmek istemiştim.
"Nereden biliyorsun? Belki beklemedi." elindeki siyah pantolonu bana uzatıp gözlerini devirdi.
"Başında beklemeyecekse neden seninle kalıyor?" haklıydı. Evde üç oda vardı. Okyanus ve Yavuz!un beraber kaldığını da biliyordum. Geriye iki oda kalıyordu.
İçimden geçen bir heyecan hissettim. Avuç içimi gıdıklayan bir heyecan. Alperen'in benimle kalmasından doğan küçük bir çocuk heyecanı. Neden bu şekilde etkilendiğimi bile bilmiyordum. Belki de sadece sevgiye ve ilgiye açtım.
Duygularımı belli etmemeye çalışmak zordu. İstemsizce gülümsemek geliyordu içimden ama bunu burada, Okyanus’un yanında yapmayacaktım.
"Ayrıca bir kaç kere gelip baktım. Belki bir ihtiyacın vardır diye düşündüm ama bana pek gerek kalmıyordu. Ne zaman gelsem yakışıklı prensin orada, başının ucundaydı."
Yakışıklı prens benzetmesi karşısında gülmeden edemedim. Tamam, yakışıklı olabilirdi ama bir prens, asla! Eğer bir benzetme yapılacaksa Alpereni hırçın doğa ya benzetirdim. Her şeyi ile doğal. Ve şiddetli kasırgaları olduğu gibi huzur dolu yağmurları da vardı.
‘’Yakışıklı prens mi?’’ dedim gülerken. ‘’Alperen olsa olsa kara şövalye olur.’’
"Ne oldu hoşuna gitti galiba." dedi bana gülerek bakan bir çift yeşil göze baktım. Gülmeye dalmışken onun burada olduğunu unutmuş olmalıydım.
"Komik geldi sadece, ne var!" dedim.
Yine de bana inanmıyor gibi baktı. "Beni mi kandırıyorsun, bu çocukla ilgili her şeyin seni gülümsettiğini biliyorum." dedi. Öylece güneş ışığıyla odanın ortasında durmuş birbirimize bakıyorduk. Okyanus’u ikna etmek zordu. İnatçı bir yapısı vardı ve bu yapısı kırılmıyordu.
İyi bir gözlem yeteneği vardı, gözlerindeki keskin bakışlar onun birçok şeyi hemen fark etmesini sağlıyordu. Ne de olsa her şeyin farkındaydı, daha faz gizlemek için kendimi kasmama gerek yoktu, bu sadece boş bir çabadan ibaretti. İkna etme çabasını bırakıp söylediği şeyi kabul ettim ve sadece verdiği kazağı ve siyah pantolonu üzerime geçirdim.
Birkaç dakika sonra ben ve Alperen, siyah cipe, Okyanus ve Yavuz ise Yavuz’un Toyota Corolla arabasına geçmişti. Arabalar peş peşe giderken, Alperen derin bir suskunluğa girmişti. Okyanus’un söyledikleri hakkında aynı soruyu ona sorma cesaretini bir türlü gösteremiyordum. Öfkelenir miydi yoksa anlatmak ister miydi bilmiyordum. Aslında anlatmayacağını biliyordum. Zaten nasıl soracaktım ki?
Daha önce birini öldürdün mü?
Bu şekilde soramazdım zaten ama başka tülü de olmuyordu.
Neden polise gitmek senin için tehlikeli, daha önce ne yaptın, kirli çamaşırlar derken Yavuz neyi kast etti?
Çok merak ediyorsan git Yavuz’a sor derdi. Ya da daha kötüsü, istemiyorsan benimle yaşama da diyebilirdi.
Dışarıda gökyüzü bulutlarla kaplanmış ve boğucu görünüyordu. Ağaçlar, sıralanmış, birbirinin tekrarı gibi dizilmişti.
"Nasıl hissediyorsun?"
Sesindeki sakinlik beni paranoyak etmeye yeterdi. Bir an fazlasıyla sakinken, hemen ardından sinirlenebiliyordu. Yine de içimde bazı şeyleri saklı tutmak bana göre değildi. Ona ne hissettiği söylemek istiyordum.
"Birilerinin benden sakladığı şeyler olduğunu varsaymazsak iyiyim." dedim iğneleyici bir sesle. Tüm benliğiyle bana açık olmasını istiyordum ama Alperen, her seferinde ona yaklaştığımda duvarlar diziliyordu önüme. Duvarlarını geçemiyor onu göremiyordum.
Bana karşı olan bu mesafeli tavırlar babam yüzünden mi diye düşünmeden edemiyordum. Ondan nefret etmesi bana da mesafeli olmasını mı sağlıyordu acaba? Belki de bunu istemeden yapıyordu. İçinden gelmiyordu bana arkadaş olmak, sırlarını paylaşmak ve duvarlarını kaldırmak.
"İyi o zaman," dedi söylediğim şeyi umursamayarak. Benimle dalga mı geçiyorsun bakışı atarken yan profilini izledim. Ciddiydi, bunu konuşmak istemiyordu. Ben de istemiyordum ama bilmem gereken şeyler olduğunun farkındaydım. Alperen’in bu çekici yüzü, güçlü elleri ve insanın içine işleyen seni bile tüm soruları artık yığılmaktan kurtaramıyordu.
En başında, Dilara olayını hala tam olarak kafamda yerleştirememiştim. Daha sonra Emre geliyordu. Aralarında neden açılma olmuştu ve Emre neden sürekli benimle bilmece gibi konuşuyordu. Belki o da bu tür bir alaya karışmış ve Alperen’den uzak durma kararı almıştı. Her ne kadar Emre’nin hiç tekin biri olmadığını bilsem de Alperen de oldukça gözü kara görünüyordu. Özellikle de sakin tavırları onu daha korkutucu gösteriyordu.
Tüm bunlar bir kenara Orhan denen biri vardı ve adamlarından birini öldürmüştüm. Kimdi ve neden Alperen'in evine girilmesi için emir vermişti? Ne senedinden bahsediliyordu? Ah kafayı yemek üzereydim ama tek sorun o da değildi.
Ortaya bir de kuzenimin katil olup olmadığı şüphesi girmişti. Okyanus bana hiçbir şey söylemiyordu. Kimse söylemiyordu... Bana güvenmedikleri için değil de, olayın üzerini kapatmaya çalıştıkları için olmalıydı. Her ne yaşanmışsa dün benim birini öldürmemle bir alakası vardı. Daha doğrusu, öldürdüğüm kişi ile bir bağlantısı olmalıydı.
Belki de olanlar yüzünden eve girmişti ve şimdi araştırılırsa eski kötü anılar ortaya çıkacakta. Evet, böyle olmalıydı. Kimse bir şey anlatmıyordu ama ben anlatacak birilerini bulmalıydım.
Geçen bir on beş dakikadan sonra durduğumuzda düşüncelerim pistten çekilen insanlar gibi her biri farklı bir köşeye geçti. Etrafa baktım, burası ışıklı, kapalı bir ortamdı. Oyun salonu mu? Ciddi olamazsınız, diye düşündüm.
Daha önce hiç oyun salonuna girmediğim için merakla etrafı inceledim.
Alperen arabadan çıktığında bende peşinden gidip onun gibi kaputa yaslandım. Okyanus ve Yavuz'un ne yaptığına bakmak için arkama baktığımda hala arabanın içindelerdi. Okyanus çantasının içine bakarak bir şeyi arıyordu. O sırada Yavuz ile konuşuyor ve ona tepkili bir şekilde cevap veriyordu.
"Neden buraya geldik?" diye sordum. Soru ile beraber Alperen siyah gözlerini oyun parkının kapısından çekip bana çevirdi. Bir saniyeliğine Okyanus'un olduğu tarafa baktı ve tekrar gözlerimi buldu. Başıyla oyun alanını işaret ederken konuştu,
"Okyanus gibi bir kız kardeşin varsa böyle şeylere katlanmak zorunda kalıyorsun." dedi.
Dudaklarımın kıvrılmasına engel olamadan gülümsedim. Dışarıdan katı, soğuk birine benzese de kalbinde herkesi ısıtacak bir sıcaklığı vardı, Alperen’i içten içe aslında tanıyordum. Okyanus’u kendi kız kardeşi gibi görüyordu ve ne kadar ciddi bir görüntüsü olsa da oyun parkını seviyordu. Belki bunu ona söylesem burayı hemen terk ederdi ama sevmediği hiçbir şeyi yapmayı kabul etmezdi, onu biliyordum. Nesli tükenen erkek grubuna dâhil ettim onu. Daha önce Alperen gibi birini hiç görmemiştim.
‘’Sürekli geliyor musunuz buraya?’’ diye sordum.
"Okyanus oyun salonunu çok seviyor. Biz de bazen, işimiz olmadığında geliyoruz. Sanırım hiç büyümeyecek." diye devam etti, kısık bir iç çektiğini fark ettim. Belki farkında değildi ama kendisi de geldiğine göre pek büyümüş sayılmazdı.
Aldığı nefesi göğsünü kaldırırken acaba sahip olduğu güzellikten haberi var mı diye düşündüm. Muhtemelen vardı. Ve muhtemelen bunu diğer kızlar için kullanmaya ihtiyacı bile olmuyordu. Daha o kullanmadan başına üşüşüyor olmalıydılar.
Hayal ettiğim şeyle rahatsızlık hissettim. Başkalarına dokunması, başkaları ile birlikte olması beni rahatsız etmemeliydi. Onunla bambaşka dünyalara sahiptik ve ben onunkinin hızına ulaşamazdım. Her ne kadar bana kalacak yer vermiş olsa da ona dokunma ihtimalini bile düşünemezdim.
Ama düşündüm.
Hem de tam yanımda dururken, kokusu bana ulaşırken ona dokunmayı ve onu öpmeyi döşündüm. Sadece hayal ettim, çünkü bu yapılması imkânsız şeylerin başında bulunuyordu.
Bunu düşünen tek kişinin ben olmadığımı geçip giden kadınların bakışlarından görebiliyordum. Gözleri onun üzerinde dolaşıyor, baştan aşağı süzüyorlardı. Tam o anda olduğu gibi, Alperen bu tür bakışlara alışmış olmalıydı. Belki de umursamıyordu.
Hatta bu durum ondan çok beni rahatsız ediyor gibiydi, başını çevirip dikkatini onlara bile vermiyordu. Bazı insanların bu şekilde yüzsüzce Alperen’e bakması sinirlerimi bozuyordu. Normal şartlarda biri bana dik dik bakıyorsa ben de bakana dik dik bakardım ve kafasını çevirmesine sebep olurdum.
Fakat o an bu teknik hiç de işe yaramıyordu. Alperen’e dibi düşer gibi bakan kadınlara ne kadar dik dik baksam da Alperen’e bakmaktan beni görmüyor ya da umursamıyorlardı. Sadece bazıları onun yanında durduğum için bakışlarını bir an için bana da çeviriyorlardı. Bundan öylesine nefret etmiştim ki Alpereni arabaya sokup onu gizlemek ve bedenini gizleyecek şekilde giydirmek üzereydim. Hem gözlerine de yakışırdı.
Ah ne diyordum ben böyle! Bana neydi ki?!
Kıskançlık krizinin beni ele geçirmesine izin vermeden durdum. Umursamıyor gibi hissetmeye çalıştım. Her ne kadar zor olsa da buna bir son vermeliydim. Yoksa hiç istemediğim sonuçlara dönüşecek bu duygu durumu beni etkisi altına alacaktı.
Okyanus ve Yavuz sonunda yanımıza geldiklerinde beraber oyun salonuna doğru yürüdük. Etraftaki hafif ses yankısının içine girdik. Büyük ekranlarda gösterilen arabalar, maç sahaları ve çeşitli daha bilmediğim oyunlar gözüküyordu. Daha çok küçükken Alperen ile oynadığımız Playstation oyunları zihnimin duvarlarını tekmeledi, anılar teker teker gösterdi kendilerini.
Onun kazanmama izin verişleri ve beni giderek oyun bağımlısı yapan tarafı yüzünden oyunların başından kalkamaz olmuştum. Bu yüzden annemin Alperen ile oyun oynamayı bırakmam için dil döküp dururdu. Tüm söylediklerini hatırlıyordum...
Özlem ile sızladım, çocukluğum bir rüzgâr gibi geçmiş ve hayallere karışmıştı. Üzerinden uzun zaman geçmişti her şeyin, daha Alperen’in annesinin yaşadığı zamanlarda kalmıştı tüm oyunlarımız.
Onun annesi yaşıyordu. Benim babam benimle biraz da olsun ilgileniyordu, annem sevgisizlik ile bitap düşüp içmiyordu. Evden kaçmam için ir sebep yoktu, aksine, okuldaki sorunlardan kaçıp eve sığınıyordum. Bütün o zamanların güzelliğini anlamak için geçip gitmeleri gerekmiş.
Güzel zamanlardan sonrası zaten kan revandı. Oyun oynamak bir yana, Alperen’in babamla arasında olan boğucu sisler yüzünden bir daha konuşacağımızı bile düşünmüştüm. Fakat bir şekilde sosyal medya üzerinden tekrar konuşmaya başlamıştık. Geçmişin tozlu kitaplarını zihnimin raflarında kaldırdım ve iç çektim. Daha fazla düşünme izni vermedim kendime.
Okyanus daha önce birçok kez oynadığını gösterir gibi bir dövüş oyununun karşısına geçip oyun kolundan birini aldı, Yavuz da hemen onun yanına geçti. Samimi halleri beni gülümsetirken onları izlemekle yetindim.
"Benimle gel."
Alperen koluma dokununca başımı çevirip ona baktım. Yüzünde yaramazca denebilecek bir gülümseme vardı. O hınzır gülümseme ile birlikte onunla yürümeye başladık. Ellerini cebine koyup önümde yürümeye başladığında bacaklarının çekiciliği ilgimi çekti.
Sonra tekrar bakışlarımı çektim. Böyle şeyleri düşünmeyecektim…
Geçtiğimiz yerlerde insanlar beraber oyun oynuyor, gülüyor ve eğleniyorlardı. İçeride, sevdiğin bir Sia şarkısı çalarken mırıldanıp eşlik ettim. Eski bir şarkı, diye düşündüm. Eski günleri düşündüğüm an ne tesadüftü böyle.
Boş bir ekranın önüne geçtiğinde, oturmadan Alperene baktım. O da benden geçmemi beklercesine baktığında sorgular gibi kaşlarımı çattım.
"Ne?" dedim gülmeyle karışık. Oturmamı işaret etti, "Oynamayı bilmiyorum ki..." dedim. Tavırlarıma kıvrılan dudakları yüzüne güzel bir gülümseme yüzünde hayat buldu. Ama bu gülme, alaydan uzaktı. Tatlı bir tavırla gülmüştü yanaklarındaki çukurları ortaya çıkarırken.
"Bildiğini biliyorum. Küçükken iyi oynuyordun." dedi parlayan gözlerle bana baktığında. Benim onu yendiğimde parlayan gözlerle ona bakmam gibi o da tatlı bir zaferle gözlerime bakıyordu. Hatırladığımı da biliyordu, buraya ilk girdiğimizden beri ikimiz de aynı anıların esaretinde kalmıştık. Onun ve benim bir odada saatlerce oturup oynadığımız o eski görüntüler tekrar uçuştu etrafta.
"Senden sonra bir daha oynama şansım olmadı." dedim kırılmış bir sesle. Aslında kırgındım ona. Bir daha beni görmeye gelmeyişi kendimi yalnız hissettirmişti ama onu suçlayamazdım. Onun da kendine göre sebepleri, öfkeleri ve zorlukları vardı. Benden çok daha fazla şey yaşamıştı, aksine benim onun yanına gitmem gerekirdi. Uzak durmak konusunda haklıydı.
‘’O kadar uzun zamandır oynamıyorum ki, unuttum sanırım’’ dedim.
"Ben öğretirim tekrar, " dedi ısrarla. "eskiden olduğu gibi."
Ben de etrafıma kısa bir bakış attım. Neyse ki çok fazla rezil olmayacaktım. Herkes kendi oyunuyla ilgileniyordu. Geçip Alperen'in yanına oturduğumda bana sol kolu verdi. Daha önce de oynamış olduğum için biliyor gibiydim ama tam olarak bilmediğim için Alperen bana düğmeleri ve ne işe yaradıklarını tıpkı çocukluğumuzdaki gibi anlattı.
9 yaşındaki dağınık saçlı, siyah gözlü çocuk yanımdaki sert bakışlı ve güçlü adamın yerini aldı sanki. Bir anda olduğumuz kişilikler değişti, belki de özümüze döndük. Ciddiyetle düğmelerin ne işe yaradığını anlatan tavırları ve benim küçük parmaklarımı düğmelere yerleştiren onun küçük parmakları... Geçmiş, şimdilerde zihnimin duvarlarına astığım çürük bir elma tablosuydu.
Alperen büyümüştü, düşünceleri ve yüklendiği ağırlıklar da büyümüştü. Parmakları artık o kadar küçük değildi. Yine de o küçük çocuk hiç tamamen kaybolmamıştı, sanki hep buradaydı.
Gülümsedim, onun yanında huzurlu hissetmemin sebebi buydu. Ruhumdaki küçük kızın nefes almasını sağlıyordu. Eskiye, güzel günlere dönüyordum.
Oyunu başlattığında olduğum yerde dik bir şekilde oturuyordum. Karşımızdaki oyun iki kişilik bir savaş oyunuydu. Birbirimizi kolluyor, atışlardan kaçıyor, düşmanı öldürüyorduk. İlk birkaç oyunu mahvettiğimde Alperen tarafından gülme kaynağı olmuştum. Daha sonraki oyunlarda beni toparlamış, yaptığım hataları o düzeltmişti.
Zaman nasıl yelkovandan bu kadar hızlı kayıp gitmişti anlamamıştım ama tek bildiğim, bunu tekrar yapmak için sabaha kadar dua edecektim. Alperen ile oynarken gülmeden edememiş, karnım ağrıyıncaya kadar kahkaha atmıştım. Bay siyah gözün komik olan bir yanı vardı ve gerçekten içimde kara bulutlar dolaşırken her yeri güneş ışıklarıyla doldurmuştu.
Onunla çocuk olabilmek, gülmek, şakalar yapmak bende tarif edilemez bazı duygulara sebep oluyordu.
İlerleyen saatlerde Okyanusla birlikte buz pateninde kaymış ve Yavuz'un her seferinde düşmesine gülmekten biz de düşmüştük. Fakat Alperen kaymaktan nefret ediyordu ve bizi uzaktan izlemeyi tercih etti. Her şey o gün için çok güzeldi. Gözlerini üstümde hissetmek, beni izliyor olduğunu bilemek içimi garip bir şekilde gerse de güzeldi. Yapabilseydim, o günü bir kavanoza sıkıştırır, gelecekteki yıkıntılarım için saklardım.