Şefkate ihtiyacım olduğunda annem geliyordu aklıma her seferinde. Bir boşluk gibi acıtıyordu içimi, bu ihtiyaç bana eksikliği gösteriyordu. Onun bana olan uzaklığı sanki diğer herkesi de uzaklaştırmıştı. Bir şeyin yokluğunu sadece ona ihtiyacınız olduğunda hatırlardınız, benim buna her zaman ihtiyacım vardı. Her zaman aklımdaydı aslında, her zaman eksiktim. Belki bu yüzden hep başkalarından bekliyordum, sanki bu boşluğu dolduracak bir şey olması çırpınıp duruyordum.
Savrulup duruyordum oradan oraya ama sesimi duyan olmuyordu. Kalbimdeki eksikliği açıp da gösteremiyordum. Somut bir kanıtı yoktu bunun, her şey gizliden gizliye soyut bir halde içimde saklıydı.
Şefkate ihtiyacım olduğunda annem geliyordu aklıma her seferinde. Her ne kadar şefkati çok uzak anılara, fotoğraf parçalarının arasına gömmüş olsak da bir şekilde o, bana şefkati hatırlatıyordu. Onun yüzünü düşünmek, sesini hatırlamak beni eski zamanların masumiyetine inandırıyordu. Her şey farklıydı sanki sonradan kötüleşmişti. Belki de çocukluğumun pembe düşleri arasında kötülüğü göremeyecek kadar kördüm. Yine de inkâr edemezdim bazı şeyleri. Annemin bana ben küçükken gösterdiği şefkati, benim ona o büyüdüğünde gösterdiğim şefkati.
Babamın anneme karşı olan ilgisizliği, annemi bana yaklaştırmıştı ama bu, ben 10 yaşındayken içinde bulunduğumuz durumdu. Biraz da olsa konuşuyordu, anlatıyordu sorunlarını. Onu iyi hissettirmeye çalışıyordum, elimden de hiçbir şey gelmiyordu. Sanki rolleri değiştirmiştik. O zamanlar içimde onun uzaklaşacağına dair bir korku yoktu, değişeceğini ve bana karşı körleşeceğini bilemiyordum.
Sonra bazı şeyler fazlasıyla değişmeye başladı. Evin içinde daha gergin bir hava, birbirinden kurtulmak için yalanlar ve iş bahaneleri hep aklımdaydı. Bütün o şeyleri o zaman olmasa da şimdi hatırlıyordum. Özellikle de babam eve gelmemeye başladığı zamanlar annem de eve gelmemeye, işine bağımlı olmaya başlamıştı. Fakat en kötü durum, annemin iş bağımlılığı yerini alkole bırakınca ortaya çıkmıştı.
Sürekli içiyordu, öncesinde alkole böylesine uzakken ve babamın kullanmasından şikâyet ederken sonrasında kendisi bağımlı olmuştu. Bir adam için –kocası olması pek bir şey değiştirmezdi- beni unutmaya başlamıştı. Bir nevi böyle başlamıştı her şey. Onun için yok olmaya, başlamıştım. Bütün evin sorumluluğunu üstlenmiş, bir türlü kendi yalnızlığımın üstünden gelememiştim.
Aslında her ne kadar her şeyin kötüleşme sebebini annemin bağımlılığına yüklesem de biliyorum ki çok daha öncesinde de çok büyük sorunlar vardı, sadece küçüktüm ve anlamıyordum. Şimdi ise bazı gerçekleri görmek canımı fazlasıyla yakıyordu.
Geçen onca zamanı kendimi yalnız olarak sıfatlandırmış, kendimi hırpalayıp durmuştum. Fakat biliyordum, böyle olmaması gerekirdi. Dışarıda onca insan vardı, yaptıkları kötülüklere rağmen onları seven ailelere sahiplerdi. Onlar da hatalar yapıyordu ve hatta kendilerine de oldukça değer veriyorlardı. Ben anne ve babama daha çok değer vermeme rağmen yine de görünmezdim evin içinde.
Hem sonra düşündüm de kimse olmadan da iyi olabilirdim aslında. Mümkündü bu. İçimde yarattığım, hikâyelerini barındırdığım onca kişi vardı. Hepsi benimleyken nasıl yalnız olabilirdim ki. Onlarla konuşabilir, onlarla sorunlarımın üzerinden gelebilirdim, çok farklı bir dünyam vardı. Nede olsa yalnızlık aslında fiziksel değildi. Yalnızlık ruhunuzu dansa kaldırmış bir melodiydi. Oysa ben sadece fiziksel olarak yalnızdım. Etrafımda kimse yoktu. Ama zihnimin içi doluydu.
Hayır, deli değildim. Gerçek dünyanın farkındaydım, hayallerimin çizgisini de biliyordum. Hangi konuşmanın kafamın içinde geçtiğini hangisinin de gerçek olduğunu çok iyi ayırt edebiliyordum. Genellikle ikisinin arasında dağlar kadar fark vardı zaten. Kafamın içinde yarattığım arkadaşlıklara anlattıklarımı gerçekten yanımda olanlara anlatsaydım öylece susup kalacaklarını ve beni teselli etmek için uyduruk birkaç şey söyleyeceklerini biliyordum.
Onlara öyle kızgındım ki, beni anlamak zorunda değillerdi ama böyle kayıtsız kalmak zorunda da değillerdi. Ne boş ve anlamsız bir öfkeydi bu böyle!
Babamın artık evden iyice uzaklaştığı zamanlarda onun zaten bizden gitmek istediğini çoktan anlamıştık. Sorunca işlerinin yoğun olduğunu ama bizi özlediğini söylüyordu, annem ise onun bu söylediklerine imalı bir şekilde gülüyor ve bana her şeyi belli ediyordu.
Hangisi daha kötüydü bilmiyordum. Babamın gittikçe uzaklaşması ve yalan söylemesi mi yoksa annemin gittikçe bağımlılaşıp yalnız kalması mı? Bak yine unuttum kendimi. En kötüsü benim yapayalnız kalmış olmamdı. Hem de hiçbir suçum yokken. Yine de böyle zamanlarda kendi derdimi unutup a annem uyusun diye ona yazdığım ama asla kimseye anlatmadığım hikâyelerimi okurdum. Bazen zavallıca gelirdi ama ben buydum. Ben ve hikâyelerim. Annem de beni dinliyor gibi yapardı, dinlemediğini içten içe hep bilirdim.
Ah anneciğim, şimdi ben olmadan ne yapıyordu acaba? Yokluğum küçük de olsa bir etki bırakmış mıydı merak ediyordum. Onun yanında kalmayı, ona destek olmayı çok isterdim ama o evde ruhum boğuluyordu. Kurtulmak istemiştim boğazımdaki düğümlerden. Gerçek bir evim olsun istemiştim.
Fakat yaşam, üstümden kara bulutlarını çekerse gelirim anne. İnsanlar üzerimden gözlerini çekerse gelirim.
Ne zor bir şeydi bu, ne imkânsız bir istek!
O zamana kadar hiç düşünmemiştim ama sonra fark etmeye başladım. Annemin beni hiç aramamış olması canımı yaktı. Nasıl olduğumu sormamış olması, merak etmemiş olması içimde iyice büyüyen bir acı birikintisi oluşturdu. Gerçekten hiç mi merak etmiyordu nasıl olduğumu, yoksa arayamayacak kadar kötü durumda mıydı?
Belki de gerçekten iyi değildi ve arayamıyordu. Böylece ben de kendim onu aramaya karar verdim. Annem beni severdi. Bunu bilirdim. Her ne kadar onun için görünmez olsam da tüm bunları içindeki ihanet acısı yüzünden yapmıştı. Babam onu fazlasıyla kırmıştı. Sevdiği adam tarafından hayatı mahvolmuştu, bunun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum ki.
Gece lambasının bıraktığı loş ışıkta, yatak odasının ortasında durdum ve elimdeki telefona baktım. Kararsız ve endişeliydim. Elimde açılan telefonun ekranıyla annemin numarasını hızlıca buldum. Küçük bir tereddütten sonra arama tuşuna bastım. Telefonu kulağımda tutarken çalışı bir siren sesi gibi uzun geldi. Sessiz evin her köşesine bu ses dağıldı sandım. Sonra ikinci defa çaldığında titrediğimi hissettim. Derin bir nefes aldım, en fazla ne diyebilirdi ki? Beni özlediğini biliyordum. Beni özlemiş olmalıydı. Eksikliğim o evin içinde ona işkence gibi gelmiş olmalıydı.
Gelen açılma sesi ve annemin o tanıdık sesi art arda duyuldu.
Kelimeler boğazıma dökülürken ağzımda saman yığını varmış gibi konuşamadım. Neden bu kadar zor gelmişti? Sanki aradan yıllar geçmişti ve ikimiz de bambaşka insanlardık artık.
"Kâinat?"
Sesi endişeliydi ama farklı bir tonu vardı. Bu, garip hissetmeme sebebi olmuştu, içimde telefonu kapatmamı söyleyen bir ses vardı ama onu dinleyip kapatmadım, sadece karşılık vermeye çalıştım.
"Anne," diyebildim sonunda titreyen sesimle.
Kısa bir süre cevap gelmedi. Koca bir boşlukta saat dönmeye başlamış gibiydi. Zihnimde zaman kavramını unutmuştum. Neden bir şey söylemiyordu. Beni özlediğini, evde eksikliğimi hissettiğini ve kendisini yalnız bıraktığım için kızdığını söylemeliydi. Eve dönmemi istemeliydi. Eve dön, her şeyi düzelteceği demeliydi. Kendimize başka bir ev bulur beraber kalırız demeliydi, tüm bunları benim dönmem için söylemesi gerekirdi.
"Bunu neden yaptın?" diye sordu kırgın bir sesle. Bu ses inceden inceye kalbimi kırmıştı. İncitmiştim onu bunu biliyordum ama beni anlamasını umuyordum. Neden yaptığım açıkça ortadaydı, sorup zaman kaybetmenin ne anlamı vardı. Cevap vermedim bir süre. Çünkü bu sadece içi boş bir soruydu.
"Baban gibi olmak zorunda değildin!" dedi aniden. İşte bu, çok daha kötüydü. Babam gibi olmak mı? Beni bununla suçlayamazdı, zaten ona katlanamadığım için çekip gitmiştim. Bana bunu söyleyip kendimi ona benzetmem için bir neden vermesi öyle acımasızca bir darbeydi ki!
"Bunu yapma anne. Anla beni, ölüyordum."
Kısa bir boşluk daha oldu. Avutucu bir şeyler söylemesi için ölüyordum. O sessizlikte her kelime korkutucu bir ihtimale bürünüyordu.
"Biliyorum." dedi. Sesi kısılmaya başlamıştı. Ağlıyor muydu? Bu düşünce, göğsüme büyük bir baskı oluşturdu. Ağlamayacaktım. Bu sefer değil.
"Yine de yanımda olmanı isterdim." diye devam etti. Gerçekten ister miydi? Göğsümdeki baskı soluk boruma yerleşti, nefes almak zor gelemeyen başlamıştı. Beni gerçekten yanında ister miydi?
"Bende yanında olmak isterdim ama..."
"Yalancı!" ben sözümü bitiremeden annemin ağlayarak telefonun içinden bağıran sesi gelmişti. "Hepiniz yalancısınız. Yanımda kalmak falan istemezdin! Kim zavallı bir kadının yanında kalmayı tercih ederdi ki? Baban da sende haklısınız!"
Onun bağırışları gözlerimi doldururken tavana baktım. Kendini bu şekilde zavallı hissettiğini biliyordum. Bunu kelimelerinde hep gösterirdi. Hep söylerdi böyle şeyler
‘’Böyle söyleme anne! Lütfen.’’
Gözlerimin ardındaki gözyaşları bağımsızlıkları için beni zorlarken bu fazlasıyla zordu. Çok zordu. Başka ne diyebilirdim bilmiyorum, annemi iyileştirecek hiçbir şey yoktu yeryüzünde.
"Zaten senden de bu beklenirdi" dedi. Ah! Bu canımı acıtmadı anne. Hiç acıtmadı. Terk edip yalnız bırakman kadar yakmadı. Yine de içimi mahveden bir yanı vardı. Bunu inkâr edemezdim. Sizin yaptığınız her şeye rağmen ben size hiç sizden bu beklenirdi dememiştim. Ama beklenirdi, biliyor musun? İkiniz de kendinize yakışanı yapmıştınız.
"Benden beklenir miydi?" diye sordum ben de, onun gibi savaş gardımı alarak. "Gerçekten bekler miydin bunu benden anne!"
Sesime çakıllar yerleşmiş, gözlerim buğulanmaya başlamıştı. Annemin bana sevgi beslemediği gerçeği doldurdu içimi. Oysa beni sevdiğini düşünüp, onun alkolik yanını bile sarmıştım onca zaman. Her şeyimle... Fakat şimdi gelip beni suçluyordu ama buna izin veremezdim. Onun ufacık bir çabasını görseydim yemin ediyorum evi terk etmezdim.
"Hiç bir şeye sesini çıkarmayan, dediğini ikiletmeyen küçük kızından bunu bekler miydin?"
Sustu, sustum. İkimizin de söyleyecek çok şeyi vardı ama kelimeleri beynimizin içinde birbirimize fırlatıyorduk. Aslında birbirimize benziyorduk. Çaresizce onun gibiydim.
Karşılık vermek için nefes aldığını duydum, "Kendini haklı çıkarmaya çalışma. İçinde bulunduğun durumun mazereti yok. Sen rezil bir çocuksun!"
Ah, işte bu gerçekten acıttı! Rezil bir çocuk, öyle mi?
"Evet, öyleyim." dedim içimdeki yıkıntının üstüne beyaz bir çarşaf örtüp ona hak vererek. "Hepimiz rezil çocuklarız. Mükemmel anne babaların rezil evlatları!" Durakladım. Onu incitmek istemiyordum ama benim her parçam cam kırıkları gibi yerde paramparçayken, o beni toplamaya uğraşmamıştı bile. Kendisine gelmesi gerekiyordu, beni ne kadar kırdığını görmesi gerekiyordu artık.
"Sen mükemmelsin anne, babam yüzünden yüzüme bile bakmayacak kadar mükemmel. Bana olan tüm şefkatini kaybedecek kadar mükemmel. Sen mükemmel bir kadınsın, mükemmel bir annesin."
Onu kıracak şeyler söylemek istemiyordum ama kendimi daha fazla kontrol edemiyordum. Titriyordum ve onca sene içimde beklettiğim kelime yığını üstüme yıkılmadan onları açıklığa kavuşturmaya ihtiyacım vardı.
Sesim iyice titremeye başlamıştı. Boğazımdaki düğüm, kelimeleri söylememi zorlaştırıyordu. Son kez kelimelerimin dudaklarımdan dökülmesine izin verdim. "Seni bir daha aramayacağım anne. Yine de... İhtiyacın olursa sen ara lütfen."
Arama! İzin ver birbirinizin hiç kimsesi olalım. Sakın arama…
Cevabını beklemeden aramayı kapattım. Telefona baktım yaşlı gözlerimle. Hıçkırıklarım sessiz sessiz çıkarken ağzımdan zehirli bir hissiyat doluştu içime. Bu iyiydi ama içimdeki tüm her şeyimi öldürmüştüm. Geriye hiçbir şey kalmamıştı, eskiye dair güzel olan anılarım da annemin suçlayıcı kelimeleriyle solup gitmişti. Annem, düşündüğümün aksine beni fazlasıyla kırmıştı. Bunu hak etmiyordum. Yaptığı her şeye rağmen onu sevsem de beni suçlayıp duran birine tutunamazdım.