'Geçmiş, şimdilerde zihnimin duvarlarına astığım çürük bir elma tablosu.'
Ruhum, nereye gittiğini bilmeyen darmadağınık bir kaçak gibi. Maviye çaresizce âşık olmuş, gökyüzü neredeyse oraya gider. Savrulabilir onun etkisiyle ve tekrar toparlayabilir de kendisini. Her an kandırılmaya hazır, saf bir çocuk gibidir. Korkular, böylesine saf bir çocuk olan ruhumu esir alıp her seferinden beni dikenli zinciriyle elinde tutmasa tüm o hayalleri içimdeki imkânsızlık cehenneminde boğmak zorunda kalmazdım. Böyle bir cehennemi kendime yaşatmazdım. Fakat ruhum, dağınık olmasına rağmen hala öylesine masum ki, hala korkularım kadar güçlü iblislerle savaşmak için fazla kırılgan.
Okyanus'un evindeydim. Hala. Nereden nereye gidiyorum bilmiyordum ama umurumda da değildi. Öyle bir seviyeye gelmiştim ki içimdeki tüm benliğimin ruhuna hayal kırıklıklarımı dolayıp tüm benliğimi asacak hale gelmiştim. Fakat bekliyordum. Neden bilmiyordum ama hayal kırıklıklarım boynuma dolanmışken belki de birinin gelip benim yerime ayağımın altındaki umutlarımı çekmesini ve hayatla aramda olan tek düğümü, nefesimi kesmesini bekliyordum.
Uyandığımda silik silikti her şey, belli belirsiz. Bilmediğim bir odaya taşınmıştım. Misafir odası olduğu odanın mütevazı ve biraz da küçük oluşundan belliydi. Etrafımı izleyecek halim bile yoktu çünkü başım sallanan beşik gibi dönüyordu. Kendime biraz zaman tanıyıp, zihnimi toparladım ve daha sonra içinde bulunduğum odayı kısaca göz atarak inceledim.
Dün gecenin yorgunluğu, o an üzerimde katlanarak bırakılmış gibiydi. Yine de başıma aldırış etmeden ayaklarımı sarkıtıp yataktan çıktım. Zemin hafif soğuktu, ayaklarımda çoraplarım olmadığı için halının üzerine basa basa çıktım. Odanın içindeki beyaz kapıya doğru yürüdüm. Banyo olmasını umut ediyordum. Kapıyı açtığımda sabun ve şampuan kokuyordu.
Soğuk zemine basan ayağımı umursamayarak aynanın karşısına geçtim. Saçlarım karışmıştı.
Ah bu görüntüm!
Yüzümdeki ifadesiz hal pervasızca üzerimdeydi ve solgundu rengim. Soğuk suyun altına soktum elimi ve suyu yüzüme çarptım. Islanan suratıma tekrar baktım aynadan. Asla kendinden taviz veren biri olmamıştım. Ruhum kanıyor olsa bile hiç kimseden yardım istememiştim. En yakınım dediğim kimse olmamıştı ve asla başkalarının kelimelerine muhtaç olmamıştım.
İçten içe ruhum, birilerinin gelmesini bekliyordu ama ruhum ve ben iki farklı kişi gibiydik. Bazen verdiğim kararları ruhum mu veriyor, bedenim mi yoksa tüm yalınlığıyla ben mi veriyorum bilemiyordum. Yine de her seferinde tek başına sivri bir zaferle çıktığım savaşların, buruk kutlamalarını da tek başıma yapardım. Eğer hala kutlama yapacağınız bir şeylere sahipsiniz bu, kaybedeceğiniz şeylere de sahip olduğunuz anlamına geliyordu.
İfadesiz bakışlarıma baktım. Kaşlarımın üzerinden bir su damlası düştü. Kaybedeceğim bazı şeylerim vardı, evet. Bunların en başında ruhum geliyordu. Yalnızlığımla süslediğim ruhumu kaybetmekten korkuyordum. Tek sahip olduğum şey oydu. Fakat bir şekilde sahip olduğum tek şeyi bile asma cesareti gösteriyordum. Belki de onu asma sebebiyetim, onunla olan zehirli çelişkimizdi.
Yüzümü kuruttum. Ne zaman birinden böylesine umutsuzca yardım isteyen biri halime gelmiştim? Aile savaşı üstesinden gelemediğim bir şey değildi. Daha 9 yaşındayken, çoğu sorunun üstesinden gelebiliyordum. Birden bire ne olmuştu da kendimi kuzenimin kollarına atmıştım?
Bu kadar güçsüz olmayı seçen ben değildim, hayır. Ruhumdu bu. Hayal kırıklarım boynuna dolanmışken ruhum hemen kurtulma çabasına girmişti. Tüm çırpınmaları işe yarıyordu. Savaştan çıkmıştı. Peki ya benimle olan savaşı?
Ruhumun benimle olan savaşı, kendime yaptığım en büyük kötülüktü.
Havluyu yerine bırakıp, üstümdeki eşofmanlarla çıktım. Zaten bana ait hiçbir şey yoktu bu evde. Okyanus montumu ve kazağımı nereye bırakmıştı bilmiyordum ama onları geri almak istediğimi bile sanmıyordum. Bana olanları hatırlatıyordu.
Saat kaçtı acaba, evde birileri var mıydı ya da Alperen gitmiş miydi çoktan? Üst katın sessiz koridordan geçtim ve sessiz adımlarla alt kata inen merdivene yürüdüm. Yavaş yavaş indiğim basamaklarda hafifçe duyulan sesleri fark etmedim önce. Sonrasında merdivenin yarısına gelmişken mutfaktan gelen sesleri duydum.
Okyanus'un sesi olduğum yere kadar geliyordu. Oldukça sakin bir tavırla çıkıyordu sesi. Yavuz ile konuşuyorlardı.
"Senin ona olan ilginin farkındayım." dediğinde olduğum yerde durdum. Yavuz ile tartışıyor olabilirlerdi. Şimdi araya girip evdeki sığıntı gibi hissetmek istemiyordum.
‘Kıza mı?’’ diye sordu Yavuz. Soru kendisine sorulmamış gibi ağzı dolu bir şekilde konuşmuştu. Okyanus ‘’hı hı’’ diyerek bunu onaylayınca kaşlarım istemsiz bir şekilde çatıldı. Neyden bahsediyorlardı bunlar.
"İlgi den kastın ne?" bu tanıdık ses beni şaşırttı. Alperen’le konuşuyorlardı. Alperen'in birine ilgisi olduğunu düşünmek olduğum yerde, basamağa oturup endişeyle dinlememe sebep olmuştu. Bu nedenini bilmediğim bir şekilde beni kırmıştı. Hissettiğim bu şeye ben bile şaşırmıştım. Bana ne oluyordu ki?
‘’Ee bir şey söylemeyecek misin?’’ diye sordu Okyanus tekrar. ‘’bakma öyle Alp!’’
"O benim kuzenim, Okyanus." Bu sefer duyduklarım karşısında gözlerim şaşkınca açıldı. Benden bahsediyor olamazlardı değil mi? "Tabii ki onunla ilgilenmeliyim. Sen olsan, aynısını sana da yapardım."
Alperen’in sesi açıklama yaparken farklı çıkıyordu. Israrcı ve biraz da fazlasıyla rahatsız olduğu belli oluyordu.
Okyanus kıkırdadı, "Ben hastayken bütün gece başımda mı bekledin?" dedi alayla.
Bir dakika, ne?
Alperen bütün gece başımda mı beklemişti? Zihnimdeki boşlukların yerine dikenli güller serildiğinde midem de farklı bir acı hissettim.
‘’Haksız mıyım, sen söyle bari Yavuz!’’ dedi Okyanus. ‘’Yanından ayrıldığı tek an, gecenin bir yarısı işi çıktığı andı. Onu da arkana baka baka…’’
"Okyanus…’’ dedi Alperen onu bölerek. Demek uyandığımda gitmişti, öncesinde yanımdaydı. En azından öyle anlamıştım. ‘’Senin sevgilin var, o da başında bekleyebilir." diye söylendi boş bir sesle.
"Aynen, senin bir sevgilin var." diye araya giren Yavuz’u duydum. Gülüştüler kısa bir süre. Fakat
Okyanus ısrarla aynı şeyi söylemeye devam etti. "Onu bunu anlamam, birine olması gerektiğinden daha yakın davranırsan ne olur biliyor musun?" diye abla edasıyla sordu. Söylemek üzere olduğu şeyi merak ettim.
"Ne olur?" diye sordu Alperen. Sanki zihnimi kamçılayıp düşüncelerimi elleriyle yakalamıştı. Sesi alaycıydı ama ben onun aksine meraklıydım.
"Yalnız bir insan, en çok da yanında olana bağlanır. Ki bildiğin üzere Kâinat’ın daha 19 yaşında olduğunu varsayarsak... Kuzeni olduğunu söylemen geçersiz kalıyor." sonra etraf kısa bir süre ölüm sessizliğine büründü. Dışarıda soğuk bir rüzgâr duvarlara vurarak esti, esti...
Söyledikleri doğruydu. Ben bile bunun olmasına karşı koyamıyor, Alperen’e karşı zehirli bir güven duygusu besliyordum içimde. Bunu durdurmak imkânsız gibiydi. Durdurmak bir yana gittikçe daha da büyüyecekti, biliyordum. Büyüyecek büyüyecek ve daha da büyüyecekti. Böylece benim varlığımı bile aşacaktı. Ve bu güven büyüdüğünde bırakacağı yıkıntı en az onun kadar büyük olacaktı.
Ben ise o yıkıntının altından çıkamayacak kadar küçük kalmış olacaktım.
Dizlerimi kendime çekip, kollarımı bacaklarıma sardım. Olduğum yerden bile Okyanus’un parıldayan yeşil gözlerini hayal edebiliyordum. Alperen'in karanlık kuyularına bakarken parıltılarını kaybetmiyordu.
Alperen yüksek sesle, "Saçmalık!" dedi. Sesindeki kurşunların boğazıma dizildiğini hissettim. Böylesine sert karşı gelmesi gurur kırıcı bile sayılabilirdi.
Oturduğum yerden pencereye baktım. Korkularım gibi titreyen ağaç dalları, rüzgâra karışıyordu. Başka bir şey düşünmeye çalıştım. Hava soğuk olmalıydı, günlerden hangi gündü acaba, en son nerede kalmıştık?
"Bir daha böyle saçma bir konuyu açmanı istemiyorum." Alperen, sesinde tehditkâr bir senfoni taşırken, gözlerindeki öfkeyi hayal ettim. Çok kızmış mıydı? Muhtemelen kızmıştı. Ses tonu kendisine has bir şekilde sert olsa da kızdığında acımasız bir havaya bürünürdü.
Bir şekilde onun da aramızdaki gerilimi fark ettiğini biliyordum. Derin boşluklarında onun da benim gibi olduğunu anlamıştım. Yine de korkuyordum. Belki de bana sadece kuzen gibi davranıyor, ben bu davranışları süsleyip, boyayıp üstüme hediye olarak alınıyordum. Fakat şunu da biliyordum ki bir gün mutlaka süslediğim o davranışların gerçekleri üzerime yığılarak benden geriye yıkık bir araziden başka bir şey bırakmayacaktı.
Pencereden görünen dışarıdaki soğuk hiç durmadan devam ederken, içeride merdivende oturmuş; mutfaktaki Okyanus, Yavuz ve kuzenimin konuşmalarını dinlemeye devam ediyordum. Ne istiyordum bilmiyorum, beni hakkımda söylenenler arasında bir şekilde kırıcı bir şeyler bulacağımı biliyordum. Kelimeler ne kadar iyi niyetli olursa olsun, içinde kendime saplayacak sivri bıçakları hep bulurdum.
Bu yüzden tam kalkacakken, Alperen tekrar konuştuğunda bekledim.
"Emre ile konuşmuş" dedi. İçimdeki küçük kız korkuyla yüzünü kapattı. Asıl suçlunun o olması gerekirken yine okları bana mı çeviriyordu. Ben de olduğum yerde kalıp onların yanına inmek yerine, endişeyle oturdum ve tekrar onları dinlemeye devam ettim.
"Çok üstüne gitme." diye uyardı Yavuz. Onun beni savunma şekli hep sıcaktı.
Dostluklar, hiç uzun süre yolculuk ettiğim bir yol değildi, ben genelde dostluklar için duraklarda bekletilen, hep bekleyen ama asla alınamayan o kızdım. Şimdi, böyle birilerinin dostum olabilmesi benim için güzeldi. Hatta birinin beni savunması, arkamda durması ve incinmemem için az da olsa bir şeyler söylemeye cesaret göstermesi aslında tuhaftı. Kendi kendimi savunmaya öyle alışmıştım ki, bir süre sonra susmanın en iyi savunma hali olduğunu öğrenmiştim.
Yalnızlık, terkedilmeye değerdi, her ne kadar yalnızlığımın aşkını soluğum kesilene kadar ağladığım gecelerde, tüm benliğime kazımış olsam da. Terkedilmeye değerdi... Eskisi gibi olmak yerine değişmeli ve konuşmalıydım.
"Belki de bir süre beraber kalmalıyız." Alperen'in sesinde ciddiyet vardı. Her zamanki gibi.
"Bence sorun yok." diye yanıtladı Yavuz.
"Senin için uygun mu Okyanus?" diye Okyanus’tan da onay isterken küçük bir duraklama yaşandı.
"Kısa bir süreliğine burada dördümüz beraber kalabiliriz. Kâinat benimleyken kendisini yalnız hissediyor."
Onunlayken yalnız hissetmiyordum ama onunla hislerimi konuşacak gücü kendimde bulamıyordum da. Yaptıkları için ona kadar teşekkür etsem az kalırdı, yine de sert tavırlarını unutamıyor ve söylediklerini silemiyordum.
Yalnızlığın ne olduğunu biliyordum. Yemin ederim onunlayken yalnız hissetmiyordum. Belki de bunu ona söylemem gerekirdi.
"Ayrıca şu Emre'ye kim olduğunu hatırlatmam gerek, yine bir şeylerin peşinde gibi" diye devam etti. Alperen. Sözleri göğsümde koca bir boşluk yaratıp oraya gelişigüzel nişan aldı. Hiç bir atış tutmadı, onunlayken yalnız hissetmemin ve onun birine zarar vermesinin hiçbir tutulur yanı yoktu.
Ben seninle evimde gibi hissediyordum, aptal!
Okyanus, "Bence fazlasıyla güzel bir fikir. Benim için sıkıntı yok. Ayrıca Emre'yi de çok pataklama, çocuk gibi arkadaşlarını toplamaya başlıyor çünkü." dediğinde gülüşmeye başladılar tekrar.
Garip bir şekilde Emre ile ilgili olan konuşmaları beni rahatsız etmişti. Alperen, kimseye zarar vermesini istemediğim biriydi. Gidip Emre'ye kim olduğunu hatırlatmak da neyin nesiydi? Ayrıca Emre’nin söyledikleri doğruydu, bana söylemiş olması onu kötü yapar mıydı ki?
Fakat şu Okyanus un evinde kalma durumu için ben de oldukça memnundum. Alperen ile aynı evde birlikte yalnız kalmak, o evde sessizce yan yana olmak garipti. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordum onunlayken, sanki düşünceleri öyle ağırdı ki benim hafif kelimelerim ona yetişmeyecekti bile. Sessizlikten birer yudum alıp onu dinleyerek geçiyordu zaman.
Mutfak, oturma odası ve en çok koridor; sessizliği çeken bir boşluk gibiydi çoğu zaman. Işık bile yeterince güçlü değildi hiç. Bir yandan da susmak yetiyordu. Bir şekilde onunlayken her şey yetiyordu. Hiçbir şeye ihtiyacım olmuyordu. Işık loş olunca daha iyi hissediyordum, sessizlik onun iç çekişlerini bana iletiyordu.
Olayların yaşandığı o odada uyumak için çok zaman ihtiyacım vardı bir de dünden kalma endişeyi üstümden atamadığımı düşünürsek, bir süre için de olsa daha kalabalık bir evde kalmak benim için çok daha iyi olurdu.
Benim hakkımda konuşmayı bırakıp kendi aralarında şakalaşmaya başladıklarında merdivenlerden inip mutfağa doğru yürüdüm.
Alperen ve Okyanus kahvaltı hazırlıyordu.
"Küçük hanımlar tatlı rüyalarını yukarıda bırakıp sonunda aşağı inebilmişler." dedi Yavuz. Öyle tatlı bir edayla bana söylenirken gülümsedim.
"Günaydın." dedim uykulu bir sesle. Hastalığımın verdiği yorgunluk hala kara bir bulut gibi üzerimdeydi. Daha iyi görünmeye çalıştım.
Okyanus, "Günaydın, daha iyi misin?" diye sordu. Bana çevirdiği yeşil gözlerini sıcak bir şekilde üzerimde gezdirdi. Fakat Alperen yüzünü, doğradığı domatesten ayırmamıştı. Umursamamış mıydı? Onun bu tavırları bazen oldukça kırıcı olabiliyordu, umursamaya çalıştım.
"İyiyim, teşekkür ederim." dediğimde Okyanus önemli değil der gibi omuz silkti. Alperen, kafasını kaldırıp yüzüme baktığında gözlerinde deli gibi ihtiyaç duyduğum evrene baktım.
"Birazdan gidip evden eşyalarını alacağım. Bir süre burada kalacağız." dedi. Sanki soruyu bana hiç sormamış olması zifiri bir boşluk koydu zihnimdeki kelimelerin arasına. Ekleyecek kelimem yoktu. Kalmak ister misin dememişti ya da sen de gelmek ister misin de dememişti. Onun bu kadar kaba olması ya tam bir kütük oluşundan kaynaklanıyordu ya da düşüncesizliğinden.
Normalde düşünceli biri olduğu için ikinci seçenek biraz zayıflıyordu.
‘’Eşyaları almak için ben de gelebilirim.’’ dedim. ‘’Kendimi iyi hissediyordum.’’ Asıl derdim eşyalar değildi, onunla oturup olanları boylu boyunca konuşmak istiyordum. Bundan sonra daha dikkatli olmalıydık, değil mi? En azından bir şeyler ters gittiğinde aynı ifadeleri verebilmeli ve bunun için de önceden konuşmalıydık.
"İstediğin bir şey varsa söyle, ben getiririm." diye karşılık verdiğinde elindeki işe bakıyordu. Ben cevap vermeyince başını çevirip yüzüme yöneltti gözlerini. Siyahın yoğun tonuna baktım anlamasını ister gibi. Gözlerimi kaçırma isteğini uyandırıyordu her seferinde.
Ama o anlamamış gibi davranıyordu, anladığını biliyordum.
"Bir şeye ihtiyacım yok." diye cevap verdim düz bir sesle. Alperen'in üzerimdeki etkisini umursamıyor gibi davrandım. Beni eve götürmeyeceğini anlayınca bundan vazgeçtim, zaten yorgundum bir de Alperen’i ikna etmek ile uğraşamazdım. Yavuz’un oturmuş olduğu sandalyenin yanında geçip oturdum ve diğer ikisinin kahvaltıyı hazırlamalarını izledim.
"Tembellere bak!" diye birden bire sesini yükseldi Okyanus, kızmış gibi bakmaya başladı. Ben de Yavuz'a bakarken Yavuz küçük çocuk gibi mavi gözlerini açtı.
‘’Ne var be?’’ diye sordu.
"Siz oturun, biz hallederiz kahvaltıyı majesteleri." diye dalga geçer gibi devam ettiğinde ellerini beline yerleştirmişti. Uzun sarı saçları pencereden vuran güneş ile parıldıyordu.
"Tamam, oturuyoruz zaten halledin. Bir şey diyen mi oldu?" Yavuz da dalga geçer gibi güldü.
"Bak saçma sapan hareketler yapma da kalk yardım et. Yemin ederim yüzüne kaşar peyniri fırlatırım!"
Bunu söyleyen Okyanustu ve seslenirken elinde duran kaşığı tehdit aracı olarak sallamıştı.
Alperen bıyık altından güldü ama bir şey söylemedi.
"Delirtme beni Yavuz…" dedi Okyanus kalkmasını işaret ederek. Alperen işini bitirince başını kaldırıp Yavuz’a baktı. Yavuz bana baktı.
Alperen, ‘’Duyma sorunu mu yaşıyorsun oğlum, sana diyor kız.’’ diyerek Okyanus’u desteklediğinde bu şakacı baskının komik olduğunu düşündüm ve ben de Yavuz’a baktım.
"Kuzenin yine kendinden mi bahsediyor?" dedi Yavuz. O Alperen’e dolaylı yoldan laf sokarken Alperen'in yüzünde çekici bir gülümseme oluştu. Onun da bize dikkat kesildiğini fark ettim. Güldüm. Yavuz tam elindeki telefona geri dönerken yüzüne Alperen’in doğradığı domateslerden birini ona fırlatılmasıyla bakışlarını kaldırdı. Şaşkınca Alperen’e döndü.
"Ne yapıyorsun oğlum??!" diye sordu.
Okyanus'un gülmesine karşılık ben Yavuz’un iyi olup olmadığını düşünüyordum. Kafasına bir tane domates yemişti. Yine de bu görüntüyle gülmemek elde değildi.
"Ben sen miyim şerefsiz?" diye dalga ile sordu Alperen.
Yavuz "Ne bileyim abi, bazen düşünmüyor değilim." dediğinde Alperen sinirlenmiş gibi baktı. Ağzım o harfinin şeklini almış halde şaşırdım.
"Bekle ben sana göstereceğim... Hatırlat sonra."
"Böyle kelimeler kullanmayın lütfen!" dediğimde üçü de birden, ‘’sus!’’ dediler.
"Sen ne diyorsun ya?" diyerek devam etti Okyanus. Gülerek çıkıştığında güldüm ve o da devam etti, ‘’Arada kargaşa çıkınca mutlu oluyorum, bırak dövüşsünler.’’
"Tamam, ne istiyorsanız onu yapın." diye ellerimi teslim olur gibi kaldırdım.
"Boylo kolomolar kollonmoyolom lotfon"
Okyanus taklidimi yaptığında kahkaha attım. Bazen öyle halleri oluyordu ki, hiç büyümemiş gibi, hep çocuk kalmış gibiydiler. Ruhumun içinde, korkudan kollarını dizisine sarmış, sıkışmış kalmış o küçük çocuğun yıllar sonra en azından gözlerini açtığını hissettim.
Kahvaltı hazır olduğunda beraber oturduk ve ben, Alperenin karışışına otururken Yavuz da benim yanıma, Okyanusun karşısın oturmuştu. Ciddi ciddi acıktığımı hissetmiştim. Dün geceden beri boş olan midem ağrımaya başlamıştı.
"Bugün biraz çıkalım, yeni yerler görelim." dedi Yavuz, zeytini ağzına atarken.
Alperen "Yıllardır İzmir’de yaşıyorsun bilmediğin yer var mı hala." diye cevap verdi.
"Sen bugün kaşınıyorsun birader." diyen Yavuz'a baktım. Alperen güldü. İçinde benim olduğum bir Dünya daha hızlı dönmeye başladı. Gülüşüne yaşam koymuş gibiydiler. Sesindeki o özel tını, güldüğünde eşsiz bir melodiye dönüyordu.