Barut

1483 Kelimeler
1 Saat sonra- Güneşin doğmasına yarım saat kala "Nereye gidiyoruz?" diye sordum Alperene yetişmeye çalışırken. Adımları büyük olduğu için yetişmek biraz zordu fakat hızlı hızlı yürüyerek mesafeyi kapatıyordum. Düşünceli tavrı, hızlı adımları ve uzun aralar boyunca sessiz kalan dudakları beni bazen çok fazla endişelendiriyordu. Yine kütüphaneye benzeyen şu bölümdeydik ve insanların gözleriyle bizi süzdüklerini görebiliyordum. Ben de onlara baktığımda bakışlarını kaçırıyorlardı ve işlerine geri dönüyorlardı. İşleri ile uğraşırken bile dikkatlerini bize verdiklerini, hatta özel olarak bana ilgi ile baktıklarını görebiliyordum. Ah ne meraklılar ama... Yeni üyenin kim olduğunu öğrenmek istiyorlardı belli ki. Aralarına katılmaya cesaret göstererek, buraya kadar girebilen birinin benim kadar masum görünen biri olmasını tahmin etmiyorlardı. Benim gibi buraya öyle uzak görünüyordu ki, kapının önündeki ıssız alandan bile geçmem beklenmezdi. Alperen hiç istifini bozmadan elleri ceplerinde yürürken bir an için bana baktı. "Burada görmem gereken birileri var." dedi ve hemen ardından durdu. "Sen birkaç dakika bekler misin?" diye sordu. Siyah gözleri etrafı tarayıp ardından gözlerimi yakalarken başımı onaylar gibi salladım. Tek başıma kalmak şu an hiç de istediğim bir şey değildi ama küçük bir çocuk gibi beni bırakmaması için direnmeyecektim. "Tabii, Tetikçi hazretleri. Neden olmasın?" Birkaç saniye söylediklerime şaşırsa da hemen ardından bakışlarını indirip başını eğdi. Boyumdan dolayı dudaklarının kıvrıldığını görebildim, güldü. Güldüğünde siyah gözlerinin kısılması ve gözlerinin yanında oluşan o bir iki çizgi... Birkaç dakika değil de yıllarca bekleyebilirim gibi hissettirdi. "Pekâlâ." dedi ufak gülüşlerin içinden. Sinirlerime dokunmak isteyen kelimeleri her defasından beni sıcak bir duygu ile bırakıyordu. Bu hallerini seviyordum. Hayatımın sonuna dek onunla şakalaşabilirdim. Söylediği her kelimeyi kendim ile birlikte hayatımın ileri zamanlarına taşıyabilir, zihnimde taşıyabilir ve hiç olmadık bir anda hatırlayabilirdim. Onun uzaklaşması beni biraz tedirgin edecek olsa da ona bir şey söylemedim. Bir de hep o aynı soğuk görüntülü arkadaşlarını görmek istemiyordum, tek başıma burada beklemek benim için daha iyi olurdu. Gözleriyle etrafı inceledikten sonra elini sırtıma koydu hafifçe dokundu. Parmaklarının tenime olan baskısı oldukça kibardı. "Gel." dedi tekrar peşinden gitmemi sağladı. Beni arkasında kitapların dizili olduğu bir masaya doğru götürdü. Bir sürü kitap duvarın sonuna kadar dizilmiş, kategorileri de üzerlerine yazılmıştı. "Ben gelene kadar burada bekle." dedi hafif bir ses tonuyla. Onu başımla onaylayıp raflardaki ciltlere çevirdim gözlerimi. Bir çocuğu oyuncak ile kandırmak gibiydi beni kitaplar ile oyalamak. Alperen tam gidecekken döndü ve fısıldayarak "Mümkünse kimseye kendinden ve neden geldiğinden bahsetme." dedi. Gözleri birkaç saniyeliğine gözlerimde dolaştıktan sonra uzaklaştı. Ben de oturup gelmesini beklemek yerine, kitap aşkımı ortaya çıkarıp elime bir kitap almıştım bile. Cilt parmaklarımın arasında kalınca dururken kapağını açıp okumaya çalıştım. Bir sürü kitap vardı fakat bunlar ne romandı ne de hikâye kitabı. Ansiklopediler, bilgi kitapları, coğrafya, hukukî kitaplar... Hatta bazıları gerçekten anlayamayacağım kadar karmaşık ve dillerini bilmediğim harflerden oluşmaktaydı. Birkaç tane cildin üzerinde Rusça kelimeleri gördüğümde o raftan uzaklaştım. Anlayamadığım bir şey ile zaman kaybetmek yerine anlayabileceğim bir şeyler bulmak istedim. "Kâinat?" Sağ taraftan duyduğum ses ile döndüm ve bana bakan bir çift tanıdık kahverengi gözle bakıştım. Emre... Şaşkınlık ile birkaç saniye boyunca öylece onun gözlerine bakakaldım. O da bu illerin içindeydi! Tabii ya, zaten aksi söylenemezdi bile. Alperen ile araları açıldığında bile bu illere devam etmiş olmalıydı. Muhtemelen bundan hiç pişmanlık duymuyor, tereddüt bile etmiyordu. Göğsünü gere gere burada yürümesinden anlaşılıyordu nu. "Senin burada ne işin var?" diye merakla tekrar sorduğunda söylemek için iyi bir yalan aradım ama söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Ayrıca ne diyebilirdim ki? Emre zeki çocuktu, anlayabileceğini biliyordum. "Ben de aynı soruyu sana soracaktım." dedim. Bundan sonra tek çarem lafı ona çevirmekti. Söyleyecek bir şey bulamamış gibi merakla bana bakmaya devam etti. Kahverengi gözlerinde bir çeşit yorgunluk ve uykusuzluğun karıştığı bir ton gördüm. O halsiz ton gözlerime öylece bakarken Alperen ile burada beraber çalıştıklarını düşündüm. Sonra Emre'nin Alperene tuzak kurduğunu... Etrafımda farkında bile olmadan düşündüğümden çok daha tehlikeli ve kötü olan daha kaç insan vardı acaba? Daha kaç kişinin yüzünün altında bambaşka bir yüz bulacaktım? Bütün bu maskeler fazlaydı, karşılaştığım insanlara karşı yaşadığım güven sorunu artık tamamen doğal bir sorun olmaya başlamıştı. "Seni Alperen mi buraya getirdi?" diye sordu. Sesi de gözleri gibi yorgundu. Sanki zorla getirilmişim gibi davranması biraz canımı sıktı desem yalan olmazdı. Kimse beni buraya zorla sürükleye sürükleye getirmemişti. Ben kendim gelmiştim, kendi isteğimle buradaydım ve hayatım için koşuyordum. Aramıza garip bir gerginlik havası hâkimken Alpereni etrafta görmek umuduyla göz gezdirdim, bakışlarım çevrede, diğer insanların oturduğu ve çalıştığı alanlarda dolaştı fakat yoktu. Alperen hala dönmemişti, bu beni tedirgin etmeye başlamıştı. Emre, ‘’O getirdi değil mi?’’ diye sordu tekrar. ‘’başka hiçbir yolu olamaz.’’ Bana merakla bakan bir çift kahverengi göze dayanamayıp onayladım başımla. ‘’Ben kendi isteğimle geldim.’’ dedim. "Anlaşıldı." dedi ellerini yanlarına koyarak. Biraz öfkeli görünüyordu. Derin bir nefes alarak olanları tahmin etmeye çalışır gibi başını hafifçe eğdi. Alpereni bir rakip gibi gördüğü için onunla çalışacak olmam hoşuna gitmemiş gibiydi. Yanıma yaklaştı ve yakın bir arkadaş edasıyla öneri verilir gibi baktı. Tavırlarının sahte olduğunu kendime hatırlatarak onu dinledim, "Alper’in seni hangi işin içine kattığını bilmiyorum ama yapma!" dedi. Kaşlarımı çattım. O neden her işe burnunu sokuyordu anlamıyordum. Onunla ilgili olmayan her taşın altından çıkmaktan bıkmıyor muydu? Belki haklı olabilirdi, bu işin sonunda çok zarar görebilirdim ama son zamanlarda birilerinin sürekli bana bir şeyleri yapmamamı söylemesi artık kabak tadı vermeye başlamıştı. Hangi tarafın doğru ve hangi tarafın yanlış olduğu artık umurumda değildi, hayatım için savaşmak zorundaydım. Gidecek başka yerim yoktu. Baka seçeneğim yokken birinin bana yapma demesi umurumda olmuyordu. "Bu benim seçimim, Emre, saçmalama lütfen. Alperenin bir suçu yok." dedim meydan okuyarak. Benim yoluma çıkmaması ve vazgeçirmeye çalışmaması için bakışlarımı onun bakışlarına sabitledim. "Ha bunun bir suç olduğunun farkındasın yani." dedi okuduğum meydanı yutturmaya çalışarak. Sesinde meydan okuyan bir ifade saklıydı. Onun kazanmasına izin vermeyecektim. Derin bir nefes alıp biraz uzaklaştım. Sanki Emre den uzaklaşırsam gergin havadan da uzaklaşırım gibi hissettim. Fakat olmadı. Asıl gerginlik konuda saklıydı "Neden sadece normal arkadaşlarına yaptığı gibi beni tebrik etmiyorsun Emre?" dedim öfkelenerek. "Çünkü buraya bir kez adım atarsan artık normal olamazsın." dedi. Bir şeyler söylemek için ağzımı açmıştım ki Alperen’in sesi beni böldü. "Çok güzel." dedi yanımıza yaklaşırken. Dalgacı sesi, Emre ile aramızdaki ufak mesafeyi daha da büyüttü. "Çoktan kaynaşmışsınız." Emre ona değil bana bakmaya devam ediyordu. Önce, Alperen’in bunu kinayeli söylediğini düşünmüştüm ama aslında ciddiyetini yüzünden anladım. Bir şeyler hala ciddi gidiyordu. Sadece ciddi değil, korkutucu bir kin hissediyordum arada. Hiç bitip gitmeyecek ve sadece ikisinden biri öldüğünde ateşi sönebilecek bir kin. Belki o ateş, ikisinden biri öldüğünde bile sönmeyecekti, öylesine güçlü ve yakıcıydı. "Kuzenini burada ölüme getirdiğinin farkında mısın?" Emre, sonunda gözlerini benden çekip Alperene dönmüştü. Kelimeleri keskin bir bıçak gibi olsa da onu keskinleştiren şey sesinden başka bir şey değildi. "Bu seni ilgilendirmez Tuncer, kendi işine bakmayı bir türlü öğrenemedin." Bakışlarım Emre’yi bulduğunda Tuncer'in Emre'nin soyadı olduğunu anladım. Çünkü Alperen, böyle zamanlarda sinir bozucu bir şekilde insanları soyadlarını kullanırdı. "Kendim için söylemiyorum." dedi Emre karşılık vererek. Sonra her kelimesine basa basa devam etti, "Kâinat bu yere girmemeli." dedi parmağıyla sertçe bulunduğumuz yeri gösterirken sanki cehennemden bahsediyormuş gibi görünüyordu. Ona bu konuda hak veriyordum, burası cehennemden farksız hatta daha da kötüydü. Yine yokmuşum gibi başlatılan bir sohbeti dinliyordum ve bu sinir bozucuydu. Aralarındaki tartışmalar bitmeyen bir döngüye giriyordu. Ne o haklıydı ne de bu, ikisi de birbirinden daha sinir bozucu bir hale bürünüyordu. Alperen kısa bir süre bana baktı. Üzgün gibiydi... Ya da belki de sadece yorgundu. Yorgundu değil mi? Uyumamıştı benim yüzümden ve son birkaç haftadır çok uğraşıyordu. Bedeni bir makine gibi durmadan uğraşıyordu, dinlenmek için vakti olmuyordu. Siyah gözleri birkaç saniyeliğine umursamazca saçlarımda gezindi. Ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirdi ve daha sonra tekrar Emre'ye baktı. "Bundan sonra üçümüz birlikte çalışıyoruz. Bu yüzden..." Emre şaşkınca "Ne?" diye sordu. Kelimeleri Alperen’in söyleyeceği şeyi böldü ama asıl ilginç olan şey şaşkın bakışlarıydı. Onun tepkilerini umursamadan Alperen devam etti? "Kendi kişisel düşüncelerimizi kendimize saklayıp kızı eğitmemiz lazım." Artık olaya müdahale etmem gerekiyordu. Üçümüz birlikte nasıl çalışacaktık ki? Bunlar düşman değil miydi? "Ama siz iki kelimede bile anlaşamıyorsunuz. Nasıl olacak o?" diye sordum. İçinde kaybolduğum bir yığın olay, kavga ve tartışma istemiyordum. Bu şekilde odaklanmam imkânsız olurdu. "Birlik içindeki kurallara göre, aramızdaki ilişkileri dışarıda bırakırız." diye yanıtladığında 'Aslında biz Emre ile gizliden birlikteyiz' demiş gibi şaşkınca siyah gözlerine bakıyordum. Benimle dalga mı geçiyordu, şaka mıydı bu şimdi? Ya Emre yine aynı hatayı yapıp ona tuzak kurmayı düşünürse ne olacaktı? Alperen her seferinde bir tuzağı fark edemeyebilirdi. Bu onun ölümüne sebep olabilirdi, nasıl izin verirdi böyle bir şeye? Şaşkınlığıma gülümsedi ve cebindeki elini çıkarıp hafifçe yanağıma dokundu. Normalde insan arasında böyle şeyler yapmazdı. Ama bu sefer parmakları, yumuşak tenimde kayarken gülümsemesinde beni hayata bağlayan bir şeyler gördüm. "Bunları daha sonra başka bir yerde detaylıca konuşuruz. Birazdan güneş açacak. Gitmemiz gerekiyor. Dinlenmelisin, sonra sana birkaç şey öğreteceğim." Aynı sakin ses ile Emre'ye döndü. "Sana da haber vereceğim." dedi. Emre, kendisine haksızlık yapılmış gibi öfkeyle baktı. "Bu tamamen saçmalık, gidip bunu onlarla konuşacağım." dedi. Bakışları bir an için bana baksa da içinde boş bir şaşkınlıktan başka şey yoktu. Hemen ardından bakışlarını çekti ve dönüp hiçbir şey söylemeden bizden uzaklaştı. Belki de onun Alperene yaptığı planları bu sefer Alperen’in de ona yapmasından korkuyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE