Yıldırım

1805 Kelimeler
"Kaba olan sadece ben değilmişim değil mi?" diye sorduğumda bu sefer bilmişlik taslayan bendim. Benim görüntüm soğuk olabilirdi ama Alperen’in de sözleri soğuktu. Buzlar da tıpkı onun kelimeleri kadar can yakıcı ve donuk olabiliyorlar mıydı diye düşünüyordum bazen. Sanırım hayır, onun soğuk kelimelerine maruz kalıp ruhumu acıtmaktansa buz dolu bir suyun içine girip bedenimin acımasına göz yumardım. Bu ruhum için daha iyiydi. "Gereken kişilere kabalık yapmak kabalık sayılmaz." diye yanıtladığında dinlemiyor gibi önümüzdeki koridordan yürümeye başlamıştım bile. Gideceğimiz tek yol bu olmalıydı, Alperen de ona yönelmişti az önce. "Yanlış yoldan gidiyorsun Kâinat." diye usulca seslendi. Arkamdan gelen bu sese döndüğümde Alperen, gelmemi beklemeden diğer koridora dönmüştü bile. Bulunduğum yanlış koridordan çıkıp onu takip etmeye başladım. Biraz sonra onunla birlikte koridorun sonuna çıktığımızda ortamın rengi de değişmişti. İki kişi, yapılı iki adam demirden bölmeleri bizim için açtıklarında burada herkesin Alpereni tanıdığını anladım. Sorgusuz onu içeri almaları bu yüzdendi. Muhtemelen Alperen düşündüğümden daha üst düzeyde çalışıyordu. Anlayamadığım şey, eğer bu kadar saygı görüyorsa neden tekrar örgütün güvenini kazanmak için bana ihtiyaç duyuyordu ki? Bu soruyu ona sormayacağımı biliyordum. Çünkü etrafımda olup bitenlerden sonra aklımda böyle ufak tefek sorular dışında daha ciddi şeyler kalacağına emindim. Etrafı usulca izlemeye ve her şeyi aklımda tutmaya çalıştım. Mavi bir ışık kenardaki bölmelerden çıkıp tavana ve duvarlara yayıldıkça yayılmıştı. Her yer masmavi bir rengin içinde boğulmuştu. Ayaklarımızın dibindeki merdivenler bile mavi ışıktan karanlık görünmeye yönelmişti. Bu ışık her tarafı aydınlatırken önümüzdeki uzun merdivenlerden yukarı çıktık. Bu sefer önümüze, kapıların çoğunlukta olduğu bir koridor çıktı. Bakışlarım her kapının üzerindeki ufak belirgin rakamlara bakarken dışarıdaki görüntü ile buradaki görüntünün hiçbir şekilde birbirine benzemediğini daha iyi anladım. Dışarıdan terk edilmiş gibi görünen bu depo alanı, derine indikçe bambaşka kapılar ve koridorlara ev sahipliği yapan gizli mi gizli bir bölümdü. Her kapının üzerinde karmaşık kelime ve rakam grupları yazılıydı. Bunların ne anlama geldiğini anlayamıyordum çünkü belirli bir sırada da değillerdi. Ben kapıları incelerken Alperen benim aksime, o kapıları umursamadan asansöre girdi. Bu kapıları kaç bin defa görmüş, kaç bin defa önlerinden geçmişti, kim bilir? Önümüzdeki duvarda bir çıkıntı olduğunu sandım ama sonrasında bunun bir asansör olduğunu fark ettim. Kaşlarım merakla çatılırken çevreye küçük bir bakış attım. "Asansör mü, ciddi misin?" diye sordum Alperen’in yanına geçerken. "Kaç kat aşağı iniyor biliyor musun?" diye sordu gizemli bir ses tonuyla. Bu kelimelerden anladığım kadarıyla burası düşündüğümden de büyük bir yerdi. Umursamadan omuz silktiğimde aynı anda o umursamaz Kâinat bakışımı da atmıştım. Beraber asansörün içine geçip kapıların kapanmasını bekledik. Asansörün hafif parlak ve gölgeler oluşturacak kadar zayıf ışığı altında, kapıların mavi duvarların görüntülerini kapatmasını izledim. Alperen numaralardan 6 ya basıp tekrar bana baktığında o umursamaz bakışımı altüst edecek bir ses tonuyla kulağıma fısıldadı. ‘’Burası ne kadar büyük?’’ diye sordum. Kat numaralarının isimlerine baktım. Yerin altına doğru iniyor olmalılardı. Bu düşüncemi kanıtlar gibi asansör aşağı doğru ilerlediğinde oluşan basınç hissi ile yutkundum. Bu kadar derine girmek istemiyordum ama başka seçeneğim yoktu. "Ölsen seni burada kimse bulamaz." dedi kötü bir benzetme yaparak. Yüzünde haylaz bir gülümseme var ile yok arasında can buldu. ‘’Düşünebileceğinden daha karışık ve büyük.’’ Sonra biz aşağı doğru inmeye devam ettik. Gerginliğime katılan bu çekilme hissiyatı ile çok küçük bir an için başımın döndüğünü hissederek kendi ellerimi sıkıca tuttum. Pes etmeyecektim, daha hiçbir şey görmemiştim ki. Ben bunlarla uğraşırken Alperen bir an için beni yatıştırmak ister gibi elime dokundu. ‘’Rahatla biraz.’’ Dedi. Hemen ardından tekrar önüne dönüp ciddi tavırlarını devam ettirdi. Onun ciddiyetinde beni ona kelepçeleyen tuzaklar vardı ki o kelepçelerin kemiklerime kadar batmasını sağlıyorlardı. Ama kendi zihninin de çok dolu olduğunu biliyordum. Her ayrıntıyı düşünüp her adımını hesaplıyor olmalıydı. Ben de durup öylece ona bağlanışımı izliyordum. Nedenini hiçbir şekilde anlayamıyordum ama bu şekilde ciddiyken ona fazla güveniyordum. Sanki duruşu önümdeki tüm duvarları devirebilir, her şeyi altüst edebilir gibiydi. Beni koruyabileceğine emindim. O yanımdayken belki de bu yüzden bunca şeye cesaret edebiliyordum. Dik duruşu benim için bir dağ gibiydi. Asansörün kapısı tekrar açıldığında önce Alperen çıktı. Onu aynı hızda düzgün adımlarımda takip ettim. İçinde bulunduğumuz gergin koridorda bu sefer aydınlık bir hava vardı. Ayrıca güvenlik amaçlı, başlarını bile kıpırdatmadan bekleyen üçü kadın ve iki erkek farklı kapıların önünde bekliyorlardı. Üzerlerinde turkuaz üniformalar ve amblemleri bulunuyordu. Hepsi birbirinden resmi ve ciddi görünüyorlardı. Bu kadınları gördükçe benim onlardan ne kadar farklı olduğumu daha iyi anlıyordum. Her kimin yanına gidiyorsak, onun beni kabul etmeme ihtimali her adım atışımda daha da artıyordu. Bir kapının önünde durduğumuzda aynı kapının önünde durmakta olan güvenlik kadın, Alperene kısa bir bakış attıktan sonra ağır tavırlarıyla duruşunu değiştirdi. "Biraz bekleyin lütfen." dedi ve hemen yan tarafında, duvarda bulunan telefonu kulağına götürdü. "İçeride ne yapmam gerekiyor?" diye fısıldayarak sordum Alperene çaresizce. Onunsa ciddi hali üzerindeydi. Keşke gelmeden önce onunla bunu konuşmuş olsaydık, bana ne yapıp yapmamam gerektiğini söyleseydi daha rahat olabilirdim. O an ne yapacağım hakkında ufacık bir fikrim bile yoktu. Kadının telefona sessizce konuştuğunu duydum. Alperen bana bir şeyler söylemeden önce kadını dikkatle izledi. Sanki her kelimeyi yakalamaya çalışıyordu. "Efendim, Tetikçi burada." Sesi tehlikeli bir şeyi usulca söyler gibi telefonun diğer tarafına ilerledi. Karşılığında ne söylendiğini duymamız imkânsızdı. Alperen başını bana çevirip soruma cevap verdi, "Önemli olan içeride ne yapman gerektiği değil." dedi, sonra gözlerini çekti ve bana bakmadan kaşlarını hafifçe çattı. Bir sorun mu var anlayamamıştım. Neden durup da doğru düzgün konuşmuyorduk? Ben bunları düşünürken aynı zamanda güvenlik bize dönüp başıyla onaylarken kapıyı açtı. Ben ise önemli olan bu değil lafına takılı kalmıştım. Öyleyse önemli olan neydi, beni şimdi kabul etmezlerse başka önemli ne kalırdı ki? Bu adam beni deli ediyordu ama ona hak vermiyor değildim. Böyle bir yerde uzun zaman yaşamış olsam ben de delirirdim. Karşımızdaki kapı yavaşça açıldığında içeri girerken Alperene fısıldadım, "Öyleyse önemli olan ne?" ses tonum sadece onun duyabileceği kadardı, etraftakilerin tek harfi bile duymadığına emindim. Geniş bir ofis olduğu anlaşılan odada, masasından kalkıp bize doğru gülümseyerek gelen adama bakıp o da sadece benim duyabileceğim kadar fısıldadı. "Önemli olan bundan sonra ne yapacağın" Takım elbise içinde, oldukça ciddi ve iri görünen bu adam Alpereni eski bir arkadaşı gibi selamladı. "Vaay! Can dostum gelmiş." dedi önce. "Nerelerdesin? Ciddi ciddi merak ettim." dedi sarılırken. Aralarındaki bu yakınlığın gerçek mi yoksa sahte mi olduğuna karar veremedim ama gerçek samimiyetin olduğu yerde şüphe olmazdı, böylece sahte olarak kabul etmeyi tercih ettim. Onlar resmi tavırları içinde yine aynı resmiyette soğuk haller ile sarılırken ben ise geride bekleyip beni görmezden gelip öylece hasret gidermelerini izledim. Alperen, hala ciddiydi. Hayır, gergindi. Biraz ciddi biraz gergin görünüyordu aslında. Nedeninin ben olduğumu düşünüyordum. Burada olmam ona sıkıntı veriyordu. Beni tehlikeye attığını bilerek kötü hissediyor muydu merak ediyordum. Bu işin içine beni alırken ne bekliyordu ve hala düşünceleri değişmiş miydi? Bütün bunlar bitince ne olacaktı bilmiyordum. Belki de yüklü miktarda para kazanacak ve kendi hayatıma sahip olacaktım. O zaman bu içinde bulunduğum anı unutacak mıydım? Alperen, "Ben döndüm patron ve bu sefer başka biriyle buradayım." dedi. O bunu söyler söylemez adamın kahverengi gözleri merakla bana döndü. İri adam kısa bir süre için beni rahatsız edecek kadar süzdükten sonra ‘’merhaba,’’ dedi. Bu merhabanın ne kadar soğuk olduğunu hepimiz anlayabiliyorduk. Bu durum hoşuna gitmemiş miydi? O masasına doğru yöneldiğinde sadece aynı soğuklukta bir ses ile karşılık verdim. Dudaklarımdan ‘’merhaba’’ kelimesi döküldüğünde buradan geri dönüşün olmadığını artık biliyordum. "Gelin, oturun lütfen" dedi. Alperen işle kısa bir bakışma yaşadıktan sonra yavaş adımlarla ikisini takip ettim. Bu gerginlik beni öldürecek türden bir hal almıştı. Bacaklarımın bile bu gerginlik yüzünden hafifçe titrer gibi olduklarını hissedebiliyordum. Neyse ki adımlarım sağlamdı ve bu gerginlik belli olmuyordu. En azından öyle olmasını umuyordum. Alperen, onun masasının karşısında otururken tekrar aramızda küçük bir bakışma geçti. Bana neden bir şeyler anlatmaya çalışmıyordu? Böyle zamanlarda o, gözleriyle bir şeyleri açıklar; ben anlardım. Neden her şeyi bana bırakmıştı? Ben de geçip Alperen’in karşısına oturduğumda patron denilen bu iri adam bana baktı ve konuşmaya başladı. "Öncelikle, küçük hanım..." dedi bana bakarak. "Ben Oğuz Yıldırım. Bu Birliğin yönetilmesiyle ilgileniyorum. Tanıştığım için memnunum." Kısa bir an, yanımda oturan Alperene baktım. Ben iri adamın kendi adını böyle kolayca hiç şüphe duymadan bana söylemesine gizliden gizliye hayret duyarken Alperen öylece durmuş, ne yapacağımı izliyor gibiydi. Belki de iri adam, yani Oğuz, Alperene güvendiği için beni hemen sorgulama gereği duymamıştı. "Ben de Kâinat Erez." dedim umursamaz bir ciddiyetle adamın gözlerine bakarken. Oğuz denen patron bir şey söylememi bekliyor gibiydi ama sonra pes edip tekrar Alperene döndü. "Birliği nereden biliyor?" diye sordu. Alperen soğukkanlı bir halde bana baktı "Ben anlattım." dedi. Kendisinden emin bu tarzı bütün bu insanların karşısında nasıl koruyordu anlayamıyordum. Ben olsam gerginlikten titriyor olurdum. Çünkü Alperen’in dediği gibi burada ölsem ve kaybolsam bile asla bulunamazdım. Mezarlık gibi bi yere koskoca bir yer inşa edilmişti. Biz de merkezinde duruyorduk. Alperen konuşmaya devam ederken gizlice bakışlarımı çevrede gezdirdim. "Benimle çalışmasını istiyorum. Bu konuda iyi olduğunu düşünüyorum." diye devam etti. Düşüncelerim, bu konuda iyi olduğunu düşünüyorum kelimelerinde takılı kaldı. Ben... Suç ve iyi olmak. Kesinlikle bir yalandan ibaretti. Yanlışlıkla birini öldürdüğüm için bir daha asla rahat uyku çekemeyeceğime emindim. Birilerini bilerek öldürünce başkaları nasıl rahat nefes alabiliyorlardı? Ben ve suç… Bir araya gelmemesi gereken ne varsa yan yana gelmiş gibiydi. Genel olarak kendimi bir rahibe kadar zararsız görürdüm. Ufacık bir karınca boğulmasın diye üzerine su dökmezdim mesela. Ya da canımı yakanlara genelde karşılık vermemeyi tercih ederdim çünkü birilerini bu şekilde acıtmak kendime yakıştıramadığım bir şeydi. Şimdi ise bu koltukta oturmuş, daha önce hiç görmediğim lükste bir odanın içinde bilmediğim sularda gezinmek için izin alıyordum. "Bilirsin Alperen." dedi. Oğuz yerinden kalktığında gözlerimle onu izlemeye başladım. Ellerini ceplerine koyup bakışları yerde düşünürcesine dolandığında devam etti. "Her zaman söylerim." biraz durakladı, ikimize baktıktan sonra yarım kalan kelimelerinin arasına açılan şarap şişesi sesi katıldı. Ve üç kadeh şarap koymaya başladı. "Sen iyi diyorsan, gerçekten iyidir." Kadehlerden ikisini bizim önümüze bırakıp tekrar yerine geçtiğindeki önümde duran o kırmızı sıvıya bir düşmanmışçasına baktım. Oturup bir şeyler içmeye gönüllü değildim. Bu deponun içinde bulunan hiç kimseye güvenebileceğimi sanmıyordum. Bundan sonraki konuşma tahmin ettiğim türdendi. Alperen, alışkın olduğu bu ortamda kadehini rahatça yudumlayarak geçirirken ben dokunmadım bile. Hem zaten şarap sevmezdim. Ama o içtiği için endişelenmediğimi söyleyemezdim, gerçekten yudumlarına bakıp durdum. Doğrusunu söylemek gerekirse kendimi pazara çıkarılmış kurbanlık koyun gibi hissetmiyor değildim. Bir şeylerin yavaş yavaş beni ele geçirdiğini hissediyordum ama bu şeyden uzaklaşamıyordum. Geri döndüğümde her şeyin daha kötü olacağını biliyordum. Daha ilk gün, o eve o yabancı adam girdiğinde ve ben onun başına bir vazo ile vurduğumda çoktan bu işin içine girmiştim bile. Artık Alperen’in kuzeni olduğumu bildikleri için peşimi bırakmayacaklardı. Belki de Birlik tarafından korunmak çok daha iyi olurdu. Hem eve döndüğümde de o adamların benim peşimi bırakacaklarını bilemezdik ki. Geleceğimin, kelimelerin gölgesinde saklandığı konuşma yaklaşık bir saat sürdü. Uzun zamandır birbirini görmeyen iki kişinin geçmiş hakkında geçen konuşması, Alperen’in arada bir nasılım diye dönüp bana bakan siyah gözleri ve benim adıma verilen kararlar bir süre sonra oturduğum yerde sıkılmaya başlamıştım ama dert etmiyor gibi yerimde oturmaya devam ettim... Her zamanki gibi hiçbir şey söylemedim. Oğuz denen adamın benimle konuşmaya çalıştığı anlar dışında hiç konuşmadım. Ama söylenen her kelimeyi dikkatle dinledim. Hepsini zihnime kazıdım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE