"Bir cesedin çürüyen organları gibi çürüyoruz, hala nefes almamıza rağmen."
Evin içi bir suç alanı gibi sessizdi. Dışarıdaki arabaların yavaş yavaş hareketlenmesi ile ve insanların işe gitmek için evlerinden çıkması ile zar zor duyulan rahatsız etmeyen bir gürültü oluştu. Yerdeki halı gözüme batmaya başlarken bunun nedenini biliyordum. Üzerinde yatan bir adam vardı ve o adam artık nefes almıyordu. Evin içinde bir cinayet işlenmişti. O cinayetin ana sebebi bendim. Parmaklarımdan çıkan bir nesne ile bir canlıyı öldürmüştüm. O ölünce ben de koca bir damga yemiştim.
Yerde yatan adama bakışlarımı zor da olsa çevirdim, hareketsiz bedeni bir çuval gibi sessizlik içinde yatıyordu. Bir kolu rastgele başının üzerine doğru uzanmıştı, tam dönecekken düştüğü belli oluyordu. Ensesi kanıyordu, kırmızı bir boya gibi o an halıya doğru hafif hafif görünüyordu. Gerçi kanayan yer ense miydi yoksa kafa mı anlamıyordum çünkü yüzünü dönmüştü. Alperen, beni rahatlatacak hiçbir şey söylemedi. Şaka yapıyorum demesini bekledim, bunu umdum derin bir şekilde. Adamın yaşadığını ve benim korkulu halimin komik göründüğünü söylemesini istedim, benimle bu yüzden dalga geçmesini ve haftalarca hatırlatıp durmasını istedim. Gerçekler böyle basit değildi, ağır bir yük onun bana bakmasıyla benim üzerime indikçe indi. Kömür gözleriyle bana bakınca istediğim o rahatlatıcı kelimelerin gelmeyeceğinden emindim. Yerde cansız yatan bedenin yanında otururken, tepkimi görmek için merakla bana bakıyordu.
Ben bitmiştim, ne yapacağımı da bilmiyordum. Bir katil mi olmuştum şimdi, nereye gidecektim? Bundan kaçmanın bir yolu yoktu ki!
Her şey bir şekilde mahvoluyordu ve şu lanetli olduğum düşüncesi gittikçe sarıyordu beynimi, adım attığım her yerde kendimle birlikte bu şeyi götürüyordum. Sadece bana değil, yakınımda duran herkesi etkiliyordu. Sanki yaylıyordu, sis dumanı gibi yavaş yavaş. Bu gerçekti ve gerçekleri değiştirmeye gücüm yetmiyordu. Lanetliydim, aksini kimse söyleyemezdi.
Karşı koyamadan dizlerim titremeye başladığımda arkamdaki duvara tutunarak yaslandım. O an duvarın yüzeyi hiç olmadığı kadar soğuk ve tırtıklı geldi. Bir düşman gibi, ona tutunmamı istemiyor gibi beni ittiğini sandım. Sona gelmiştim, ne yapacaktım ki? Her şey bitmişti, kurduğum onca hayal şimdi kayıp gitmişti ellerimden. Kötü olan ise ben kendim o hayalleri bırakmıştım, öylece kaymasının sebebi bendim. Beni içeri atacaklardı, başka ne yapabilirlerdi ki! Bir şekilde kurtulsam da Alperen artık yanında istemezdi beni. Kim bir katili yanında isterdi? Düşündükçe daha da deliriyordum, aklımı kaçıracaktım şimdi! Terk edilir olacaktım, terk edilmiş benliğimle. Ah ne yapacaktım, ne yapacaktım?!
Korku beni ele geçirmiş, bir oyuncak gibi oynuyordu.
Zaten hasta olan yorgun bedenim, ayakta kalmakta daha fazla zorlanınca ve etrafımdaki her şey bana dokunmak istemiyor gibi beni itince başımın döndüğünü anladım, duvara yaslandım. Yaslanırken de karşımdaki gözlere bakmadan edemedim. Yerde yatan kadavradan gözlerimi ayırmak onu buradan silmemişti. Öylece kaybolup gitmemişti, bir kâbus gibi son bulmamıştı, her şey gibi tamamen gerçekti. Tutunarak duvara yaslanmış şekilde olduğum yere oturdum. Az önce bir ruhu kurtarmıştım ama bu kurtarma aslında bir cinayetin en masum sahnesiydi. O ruh artık burada değildi, bedenini terk etmişti.
Dilim kurumuş gibi önce ağzımı açıp kaldım öyle. Kelimelerim değerini yitirmişti. "Özür dilerim." dedim titreyen sesimle. Söyleyecek başka bir şey bulamıyordum, sanki zihnim bir yığın kirli anı ile tıkanmış ve tıkanıklığın ağırlığı omuzlarıma yüklenmişti. Alperen bakışlarını adamın duygusuz yüzüne çevirdiğinde ben de gözlerimi Alperen’in üzerinden çektim. Nereye bakarsam bakayım ölü adamın yüzü görünüyordu artık, bakışlarımı cesetten ayırmadan istemsizce tuttuğum nefesi rahat bıraktım. Sakin olmalıydım, sakin olmazsam işi daha da batıracaktım.
İş daha ne kadar batabilirdi ki?
Gün ışığı ağır ağır içeriyi aydınlatıyordu, iyice aydınlanıyordu. Fakat gözlerimin önünde geri bir perde varmış gibi tüm hayat rengini kaybetti, bir kâbustu bu. Evet, evet bir kâbus olmalıydı.
Dışarıdaki hava da olanları daha da kötüleştirmek ister gibi kapalıydı, hava kapalıyken, Alperen'in siyah saçlarındaki tutamlara değiyordu. Bu da yüzünde gölgeler oluşmasına sebep oluyordu. O gölgeler hiçbir şeyin bir rüyadan veya kâbustan ibaret olmadığını kanıtlıyordu. Gerçekti, olmuştu. Buradaydık ve bu olanlar gerçekti.
"Özür dile... Özür dilerim!" dedim. Ağlamaya başlarken nefesim göğsümün içinde sıkışmaya başladı.
Alperen neden bir şey söylemiyordu, yüzündeki bu katı ve soğuk ifade beni daha da korkutuyordu. Bana kızacağını, hatta evden gitmemi söyleyeceğini düşünüyordum. Belki tam da şu an polisi arayacaktı, eşyalarımı toplayıp bir kenara atacak, soğuk havanın altında buz gibi kalmalarına izin verecekti. Ben ne olacaktım?
Peki, yerde yatan adam, onun yitip gitmiş hayatı ne olacaktı? Hiçbir şey onu geri getiremezdi.
"Hayır, hayır... Yapma! Sırası değil." dedi. Sakin bir hareketle yanıma yaklaştı, yanağımdaki yaşları silmeye başladı. Sesi duruydu, sakindi ama zihninin tıpkı bir dolambaç gibi karmakarışık ve çıkmaz bir hal aldığını biliyordum. Düşünceleri sesli olsa kim bilir neler çıkardı ortaya. Ama o düşündüğü hiçbir şeyi sesli söylemedi, aksine beni oldukça şaşırttı ve her an kırılabilirmişim gibi baktı gözlerime ve bu beni daha da korkutuyordu.
Kötü olayların bir habercisi gibiydi bu tavırlar. Bir veda gibi ya da ne bileyim, kötü bir şey işte. Çıldıracak gibiydim.
Yanağımdaki elini yavaşça çektiğinde şaşkınca ona baktım. Karanlık boşluğa gözlerimi diktim. Belki de ilk defa bu kadar ciddi, bu kadar net bakıyor ve utanmıyordum. Çünkü her şey utançtan daha ciddi bir hale bürünmüştü... Siyah gözleri hemen yanımda, benim gözlerimi bulduğunda zihnimin benimle oyun oynadığını düşündüm.
Böyle değil, diye düşündüm. Böyle davranmaması gerekiyor, bana kızmalı, beni hırpalamalı, belki de hakaret etmeli; ben bunlara alışkınım, böyle büyüdüm. Ama neden böyle sakin bir şekilde düşünürken beni tutuyor ve parmakları yanağıma kırmak istemiyor gibi davranıyor?
Sanki onun evinde birini öldürdüğüm için ona büyük bir kötülük yapmış gibi hissediyordum. Ağzımı açıp tek nefeste konuştum. "Üzgünüm. Ben... Sadece. Öleceğini bilmiyordum, amacım bu değildi, yemin ederim." dedim.
"Biliyorum." dedi hemen. Sesi ağır ve gerçek bir şekilde ciddiydi. "Bana ne olduğunu anlat şimdi, ağlama ve sakin ol."
Tekrar gözlerim yerde öylece cansız yatan bedene çekildi. Alperen’in dediğini yapıp derin bir nefes aldım, hıçkırığımı dindirmeye çalıştım. Kelimelerimi sıraya koydum ve olanları düşündüm, "İçerideydi," dedim titreyen sesimle. Alperen onaylar gibi başını salladı yavaşça. ‘’ben uyandığımda biri dış kapıdan içeri girdi, içerideydi. Ama kapı kapalı olduğu için sen sandım.’’
Alperen olanları anlamlandırmaya çalışır gibi kaşlarını çatmıştı. Dikkatli bakışlarını koridora çevirmişti. Yüzündeki ciddiyetten evin içindeki anıları kendince canlandırdığını anlayabiliyordum.
Olayları tekrar yaşar gibi anlatmaya devam ettim, "Telefonda konuşuyordu, sen değil de bir yabancı olduğunu anladım. Bir senetten bahsediyordu, çok fazla şeyi duyamadım. Senin hakkında konuşuyordu ama hakaret ederek söylüyordu, ben iyi niyetli olmadığını anladım ama neden burada olduğunu anlamadım."
Söylediklerimle birlikte Alperen’in kaşları mümkünmüş gibi daha da çatıldı. Bu sefer gözleri daha da karardı ve öfke ile merak karışımı bir duygu onu bürüdü. "Senet mi?" diye sordu. Başını yerde yatan adama çevirdiğinde gözlerinde bir şeyleri anladığına dair oluşan o parıltı oluştu. Ben de Alperen'in yüzüne baktım, neler olduğunu anlamaya çalıştım. Tek kuruluşuma, şu anki tek sığınağıma baktım, o yanımda olursa da bu korkuyu tamamen silemezdim ama en azından farklı seçenekleri deneyebilirdik. Eğer beni bu lanetten kurtaramazsa yerdeki bedenden farkım olmazdı, tıpkı onun gibi ruhsuz kalırdım.
Ah bu düşündüklerim öyle korkunçtu ki! Bencilce bir duygudaydım biliyordum ama kendimi kurtarma isteği dışında başka şeyleri de düşünüyordum. O adamın bir ailesi olmalıydı, bir arkadaşı belki ya da onu çok seven birileri. Ve ben onu onlardan ayırmıştım. Her an bir yerlerden çıkıp üzerime doğru gelecekler gibi hissediyordum.
Alperen yanımdan kalkıp yerde yatan cansız adama doğru yürüdü, ben ise kızarmış gözlerimle sessizce oturmuş onu izliyordum. Nefesim gittikçe ısınıyor, her nefes aldığımda içim cehennem alevi gibi yanıyordu. Hastalığı düşünemeyecek kadar tedirgindim, ellerim hala titriyordu ve hiç geçecekmiş gibi gelmiyordu
Bakışlarımı odada gezdirdim, sanki birilerinin olmasından endişe duyuyor gibiydim. Ne hissettiğimi ben bile bilmiyordum. Alperen ise adamı çevirip yüzüne dikkatle baktı. Sonra, daha kan bulaşmamış ceketten bir şeyler aramaya koyuldu. Adama dair bireyler arıyor olmalıydı, kimlik ya da herhangi bir belge.
Bir kaç kayıt parçası çıkarıp baktığında sinirle bir şeyler söylendi fakat ne dediğini anlamadım. Zihnim uğultular ile doluydu, sızıntılar da odaya doluyordu.
Ben bir şeyler söylemesini bekler gibi onu izlemeye devam ettim, o da adamın ceplerini karıştırırken küçük bir kısımdan cüzdan buldu. Ellerinde tuttuğu cüzdan ile gözleri bir saniyeliğine bana doğru çevrildi. Onu izliyordum sessizce, korku dolu bakışlarımı çekmeden konuşmasını bekliyordum, onun ise siyah saçları dağılmıştı ve yüzüne ciddi mi ciddi, duvar gibi bir ifade yerleşmişti. Kusursuz görüntüsüyle bana güven vermesi; o sırada tek avutucumdu. Sanki her şeyi çözebilir, zamanı geriye sarabilir gibi hissediyordum.
Hiç sağlıklı düşünemiyordum, çünkü kafayı yememe ramak kalmıştı.
Siyah gözlerin sahibi, cebinden çıkardığı telefondan birini aramaya başladığında bana baktı. Kaşları çatılmıştı. Şimdi sinirli ve gergin görünüyordu, birçok şey ters gidiyor olmalıydı.
"Yavuz," dediğinde zihnimde kıvırcık saçlı, mavi gözlü o neşeli surat belirdi. Sesi duyulmuyordu ama ses tonunu tahmin edebiliyordum, bir yandan Alperen’in ona olanları anlatmaması için konuşmaya başladım. Dudaklarımı okusa da beni dinlemeden Yavuz ile konuşmaya devam etti, "Sana bir isim vereceğim. Bana onun kim olduğunu söyle."
Bir saniyeliğine karşı tarafı dinlediğinde bakışlarımla ona lütfen der gibi bakıyordum. Elindeki kimliğe tekrar baktı ve beni görmezden gelip telefona cevap verdi, "Umut Altuğ. Nerede kimlerle çalışıyor öğren Ama acele et. Yarım saatten fazla zamanım yok. Hadi!"
O bunları söylerken ben olduğum yerde ayağa kalkacak gücü kendimde bulamıyordum. Her yerim, üstümden tır geçmiş gibi ağrıyordu ve başımın içinde davullar çalıyor gibiydi. Tek istediğim bunun sadece bir kâbus olmasıydı ve hemen uyanmaktı. Adamın adını öğrenmiş olmak da tüm bu ağrılara fazlasıyla ağrı ekledi.
Alperen telefonu kapattığında elini bana doğru uzattı. Kısa bir süre eline baktığımda ben de titreyen elimi uzattım ve beni kaldırmasına izin verdim. Beni kendine çektiğinde titreyerek yavaş yavaş ona doladım kollarımı. Güçsüz kalmış bedenim onunla ayakta kaldı.
"Birini öldürdüm." dediğim suçluluk ve pişmanlık hissederek.
Alperen beni kendisinden ayırmadı, beni itmedi, polisleri aramadı, yargılamadı ya da kötü tek kelime bile etmedi. "İsteyerek yapmadın." dedi sadece, avutucu bir sesle elini sırtıma koydu.
Başımı göğsüne yasladım, her şeyden kaçabilirmişim gibi gözlerimi kapattım. O da elini sırtımdan çekip saçlarımın arasına gömdü, "Toparlanman lazım, Kâinat." dedi. "Bunu buradan çıkaracağım."
Başımı kaldırıp, gözlerine baktığımda "Ben… Ben bir suçluyum, bunu ödemem gerek. Hem ya birileri görürse? Başını benim yüzünden tehlikeye atamazsın, sen bu işin içinde bile değilsin…" sıraladığım kelimelere müdahale etmedi, kendi kelimelerim tükendiğinde sorgular gibi ona baktım. Ne yapmayı planlıyordu? Kendi hayatını mahvedemezdi, buna izin veremezdim.
Kısa bir süre cesede baktıktan, düşündüğü şeyleri irdeledi, zihnini dağınıklıktan kurtarmaya çalıştı. Sonra bana baktı, ‘’Düşündüğünden daha faz bu işin içindeyim,’’ dedi. Kelimelerinin ne anlama geldiğini kavrayamadım bu adam onu arıyordu ama durum bu kadar ciddi olamazdı. En azından ceset gömecek kadar olamazdı, her şey çözülürdü. Kendisini benimle ateşe atamazdı. "Bana güven." dedi ne düşündüğümü anlar gibi.
‘’Bir ailesi, arkadaşları… Hepsi yokluğunu fark edecek. Ben böyle bir suç işlemişken onlara bunu yapmaya hakkım yok.’’ dedim, ardından ne kadar çok insanın ağlayacağını düşündüm.
Alperen, ‘’Düşündüğüm kişilerden biriyse bunun için suçluluk duymana gerek yok,’’ dedi. ‘’muhtemelen bir ailesi yoktur ama arkadaşları da gerçek değildir. Bu adamlar yalnızca para için başkalarına böyle çalışırlar.’’
‘’Yine de polisi aramalıyız. Onlara olanları anlatırım, kendimi korumak için yaptım derim. Zaten evin içine girdiğine göre onu kasten öldürmediğimi anlarlar.’’ Acele ile söylediklerimden ben bile şüphe ediyordum, ya böyle olmasaydı, o zaman ne yapacaktım?
‘’Polis olmaz!’’ dedi düşünceli bir tavırla. ‘’Polis işi daha da berbat eder, inan bana.’’
Sakladığı bir şeyler olduğunu anladım. Polisin karışmaması gerekiyordu ona göre, çünkü kendisinin de kirli çamaşırları ortaya dökülürdü. Kim bilir ne saklıyordu. Önümdeki cesede baktım. Bundan daha kötü bir şey saklamıyordur ya!
‘’Güven bana Kâinat, bu işi kendimiz halletmezsen sonu yine bize dokunacak. Üstelik sen de benimlesin.’’ Sakladığı şeyler olmasına rağmen ona güveniyordum ama korku her yerimi sarmışken düşünmek çok zordu.
Alperen, bodrum katından getirdiği büyük, tozlu bir torbayı açtı, ben de ona yardım ettim, yaptığımız şeyin ne kadar yanlış olduğunu biliyordum. Bunu yaptığımıza inanamıyordum bile, tıpkı bir şaka gibiydi ya da bir oyun. Ama gerçek değildi asla. Alperen adamın üzerindeki parmak izlerini sildiğinde ben de bir şeyler yapmam gerekiyor gibi hissediyordum. Bakışlarım sürekli pencereden dışarıya ve koridora yöneliyordu. Her an birileri gelecek diye ödüm kopuyordu.
Cesedi torbaya sararken Alperen’in telefon yatağın üzerinde titreyerek çaldı, bütün seslere güdülenmiş bedenim ani refleks ile irkildi. Dudaklarımdan çıkan ufak bir korku belirtisi odaya yumuşak bir şekilde dağıldı. Gözlerimi sesin geldiği yere çevirmiştim bile. Bütün dikkatim oradaydı şimdi.
Alperen, çalan telefonunu yatağın üzerinden aldıktan sonra hemen açtı. "Hemen anlatmaya başla." dedi sabırsız bir şekilde. Bakışları odanın bir köşesine sabitlenirken kısa bir süre karış tarafı dinledi.
"Biz niye tanımıyoruz?" diye sorduğunda kaşları çatılmıştı. Odanın ortasında uçuşan tozları bile sayacak kadar saniyelerin içine sıkışmıştım. İstemsizce dudaklarımın iç kısmını ısırıyor ve nefesimi tutup duruyordum.
Siyah torbanın içine koyduğumuz, hareketsizce duran kabarıklığa baktım. Bir çöpmüş gibi oraya sıkıştırdığımız bedene baktım öylece, artık bir ruhu olmayan bedene. Derin bir nefes aldım...
Alperen, telefonla konuşarak odadan ayrıldı. Ardından bakarak attığı adımlarla bıraktığı sese daldım. Odada yalnız kalmıştım. Yerde yatan beden her an canlanacak gibiydi. Bu katlanılmaz korku beni altüst ediyordu. Sığınacak tek bir limanım vardı. O da bu evdi ve ben bir şekilde buraya da fırtınalar getirmiş, her şeyi yerle bir etmesine olanak sağlamıştım. Böyle devam ederse sığınacak liman değil, ardına saklanacağım bir yıkıntı bile kalmayacaktı ortalıkta.