"Tüm kadınlar, aslında göründüklerinden çok daha güçlüdürler"
"Olmadı, tekrar 3…2…1"
Son rakamın ağzından çıktığını duyduğumda yumruğumu sertçe açtığı avucunun içine vurdum. Tenin tene çarpma sesiyle bedenimde uçurumun ucuna gelmiş gücümü toparladım. Tükenmek üzereydim, her yerim ağrıyordu ve bu serin havada ter içinde kalmıştım.
Daha fazla dayanamayacak gibi hissettiren bedenime karşı ben vazgeçmeye niyetli değildim, Alperene göründüğüm kadar zayıf olmadığımı gösterecektim.
Saçlarını yüzünden çek ve vurmaya devam et, dedim kendime. Birkaç tutam saçı yüzümden yakalayıp derin bir nefes aldım.
Sağ yumruğu sol avuca sonra diğer yumruğu diğer avuca... Parmaklarımı sıkamayacak kadar yorulmuş olsam da kolumdaki ağrıyı görmezden geldim ve devam ettim. Alperen muhtemelen bu kadar dayandığıma şaşırmış olmalıydı, daha yeni başlıyordum. Sürekli bu döngüyü tekrar edip duruyorduk. İyice yorulmuştum fakat Alperen iyice hayal kırıklığına uğramadan ve onu olabildiğince yanıltmadan durmak istemiyordum. Hem onun da inatçı yapısı ortaya çıkmıştı yine, laf sokmaları bir türlü bitmiyordu.
Yaklaşık iki saattir Alperen dövüşebilmem için büyük çaba sarf etti, ben de olabildiğince dayandım. Fakat dakikalar sonra bedenim o kadar yorgun düştü ki artık yumruklarım, avuç içlerine değmeden yelkovan gibi geri çekiliyordu. Kolumu kaldıracak o güç nereye gitmişti anlayamadım. Ölecek gibi hissedip sırtımdan akan terler ile biraz da olsa ara vermeye karar verdim.
"Lütfen," dedim olduğum yerde yere oturup yalvararak. "Bugünlük bu kadar yeter. Yarın ayağa kalkamayacağım yoksa! En azından ara verelim biraz…" o kadar yorgun hissediyordum ki, parmaklarım titriyordu.
Başımda kısa bir süre siyah gözlerinin halkalarıyla beni süzerek durdu. Güneş, siyah saçlarından aşağıya ilahi bir sarı yansıma olarak iniyor dağınıklığını iyice belli ediyordu. Benim ne kadar iyi olduğumu neden kabullenmiyordu ki? Onun yeterince iyi olması benim de öyle olacağım anlamına gelmiyordu.
"Pes ediyorsun yani…" daha çok soru sorar gibi çıkmıştı kelimeler ağzından. Bıkkın bir nefes alarak baş dönmemi azaltmak için kısa bir süre gözlerimi kapattım.
Her insanın gücünün bir sınırı olurdu ya, onun yok gibiydi. Gözlerindeki siyah halkaları öylesine güçlüydü ki pes etmek bilmiyordu. Bakışları her an üzerimde beni daha fazlasını yapmaya teşvik ediyordu.
"Ara vermek ne zamandır pes etmek anlamına geliyor?" diye sordum. Bakışlarımı kaldırıp gözlerimi kısarak yukarıya, saçlarına baktım. Siyah gözleri birkaç saniyeliğine etrafta gezindi. Boş bir alandaydık ve hava serindi. Yine de o kadar terlemiştim ki bu serinlik iyi geliyordu. Hasta olacağımı bilsem de bu serinleme hissi hoşuma gidiyordu.
Yanıma oturdu. Yorgunluk üzerine çökmüş, gözlerinin içine küçük kırmızıçizgiler oluşturmuştu. Kaç gecedir uyumuyordu acaba? Onu ne zaman görsem çalışıyordu, zihni sürekli meşguldü.
"Dinlenmelisin." dedim.
Ellerini uzatıp dizlerinin üzerinden birleştirdi. Gözleri etrafı incelemeyi kesip bana döndü. "İkimiz de dinlenmeliyiz ama öğrenmen gerekenleri hemen öğrenmen lazım. Birlik bize çok süre tanımaz."
Ah evet... Birlik.
"Eğer bu konuda iyi olduğumu söylemesen, bence yeterince zaman alabilirdik." dedim bıkkınlıkla. ‘’Neden beni sanki profesyonelmişim gibi tanıttın ki?’’ sesim usul usul şikâyet eder gibi çıkmıştı, bunu engellemeye çalışsam da yapamamıştım.
"Eğer bu konuda iyi olduğunu söylemesem seni Birliğe almazlardı." dedi. "Ve böylece seni oraya almam fazla zamanımı alabilirdi."
Gözleri bilmiş bilmiş bakarken omuz silktim, "Nasıl oluyor da kelimelerimi her seferinde döndürüp dolandırıp yine bana sokuyorsun?" diye sordum. O da sadece başını hafifçe eğip güldü.
Ah yine o gülüş... Beni bu kadar etkilememesi gözlerimi çekmek istedim ama içimde öyle yoğun duygular yaratıyordu ki bakışlarımı bir türlü uzaklaştıramadım. Kıvrılan dudakları benim de gülümsememi sağladığında ona asla bu duygulardan bahsetmeyeceğimi düşündüm. Ona bunları asla söylemeyecektim.
"Neler yaptınız?" gelen sesle arkama baktım. Yavuz her zamanki dalgalı saçlarını sallaya sallaya bize doğru geliyordu. Onun saçlarındaki kıvrımlar havalandıkça yüzünde komik bir ifade oluşuyordu.
"İyi gidiyor." dedim. Gelip o da yanıma oturdu. Sırt çantasını yanıma bıraktı ve mavi gözlerini abi edasıyla bana çevirdi.
"Kimin kardeşi, işte bu!" dedi ve elini uzattığında yumruklarımızı tokuşturduk. Keşke onun kadar pozitif olabilseydim, en acıklı anda ve en trajik durumda bile şaka yapabilecek biriydi.
"İyi mi gidiyor?" diye Alperen soruyu bana yönlendirdiğinde kaşlarımı çatıp ona baktım. "Berbat gidiyor." diye devam etti.
"Saçmalama lütfen Alperen!" dedim isyan eder gibi. Tamam, yeterli olmayabilirdim ama başlangıç için oldukça iyi olduğumu o da biliyordu. "O kadar da kötü değilim."
İki saat boşuna mı yumruk sallamıştım?
"Kâinat," dedi gözlerimi süzerken. Her zamanki gibi doğruları söyleyen kelimelerine başvuracağını biliyordum. "Dövüşmek konusunda berbatsın."
Bıkkınlıkla Yavuz'a baktım, "Bu kadar sinir bozucu olmak zorunda mı?" diye sordum. Yavuz ikimize bakıp güldüğünde hafif bir rüzgâr esip bu sefer beni iyice üşüttü.
"Rahmetli dedem gibi davranmayı kes Alperen. Kız daha çok yeni." dedi.
Alperen ellerini saçlarının arasında gezdirdi, "O da babaannem gibi yumruk atmasın." dedi.
Yüzündeki meydan okuyan o gülümseme beni oturduğum yerde sinirden deli ederken aynı zamanda tatlı bir yanı da vardı. Ağzımı şaşkınca açıp başımı iki yana salladım.
"Eminim deden bile ondan daha çekilirdir." dedim Yavuz'a dönerken. O da beni onayladı. Alperen, ölmüş bir bedenden daha donuk olabiliyordu bazen, bu da onu katlanılmaz birine çevirebiliyordu.
Yavuz, "Pekâlâ, kuzenler arası kavganıza dâhil olmak istemiyorum. Benim kendi kavgalarım bana yeter, daha fazlasını kaldıramam." deyip teslim oldu.
"Okyanus mu?" diye sordu Alperen.
"Yine." dedi Yavuz başını bıkkınca sallarken. Aralarında sürekli olan bir tartışma vardı belli ki.
"Her zamanki gibi konuşur anlaşırsınız." dediğinde Alperene baktı.
Mavi gözleri farklı bir ümitsizlikle parladı fakat yine de gülümsüyordu. Bu sefer arada bazı ciddi şeylerin olduğunu anladım. "Belki." dedi yavuz biraz umutsuz bir halde.
Okyanusu en son birkaç gün önce sabah, kahvaltıda görmüştüm. Emre ile buluşmaya gitmeden öncesiydi. Belki de onu aramalıydım, kendi sorunlarım yüzünden onu tamamen unutmuştum. Onunla konuşmalıydım. Kim bilir ne durumdaydı.
"Ama bu sefer affetmeyeceği şeyler söyledim. Emin değilim... Yani... Belki hiç..."
"Saçmalama." dedi Alperene, sözünü keserek. "Okyanusu bilirsin. Ne kadar kızsa da uzak duramaz senden."
Arada kısa bir sessizlik oldu. O sessizlik içinde Alperen ile birkaç kere göz göze geldik. Tek istediğim eve gidip kendimi yatağa atmaktı. Dünden beri olanlar yüzünden yorgun hissediyordum.
Önce Emreyle konuşmuştuk ve hemen sonrasında Alperen bizi konuşurken basmıştı. Evet, resmen basmıştı. Buna basmak deniyordu. İki kişi gizlice buluşurdu ve görmemesi gereken biri tarafından görünürdünüz. Bu kelimenin tam anlamıyla basılmaktı. Daha sonra o anlaşmayı yapmıştık ve Polat'ın vurulmasını sağlamıştım. Gerçi, onu vuracağını düşünmüyordum ama Alperen vurmuştu işte.
Aynı gece Birliğe gitmiş ve Emre ile hiç düşünmediğim şekilde işbirliği yapacağımızı öğrenmiştim. Ve evde çektiğim sadece 5 saat uykuyla olayları anlamaya çalışmıştım. Zaman kaybetmek istemeden gelip iki saat Alperenin deyişiyle 'Babaanne gibi' yumruk sallamıştım. Gerçekten yorgundum, sadece uykusuz değil ayrıca zihinsel ve bedensel olarak bitik durumdaydım.
"Eve gidelim mi?" diye sordum sessizliği bölerek. Alperen seri bir hareketle ayağa kalktı ve elini bana uzattı "Hadi öyleyse." dedi.
Elini tutarak ayağa kalktım. Neyse ki karşı çıkıp da dövüşe devam etmemi istemedi, bunu için mutluydum. Ben eve gidip sıcacık bir duş almanın ve rahat bir uyku çekmenin hayalini kurarken Yavuz çoktan önümüzden yürümeye başlamıştı bile.
Ben Alperen ile birlikte arkadan yürüyordum, hafifçe eğilip Yavuz’un duymayacağı şekilde fısıldadım, "Okyanusla konuşsam mı acaba?" diye sordum.
Elleri ceplerinde gözleri hiç beni bulmadan "Konuş" dedi. "Ama öyle ciddi bir şey değil bu. Hep kavga ederler zaten."
Bundan çok da emin olamıyordum, onların çok fazla tartıştığını görmemiştim. Yalnızca arada bir kendi aralarında yaptıkları şakalaşmaları biliyordum ama Yavuz’un ona ağır konuştuğuna hiç tanık olmamıştım. Kim bilir Okyanus nasıl üzülmüştü.
Uyumak yerine gidip onunla konuşmayı da düşündüm, hatta gidip onunla konuşabilir ve onunla birlikte de uyuyabilirdim. Okyanus ile aramızda güçlü bir kardeşlik bağı oluşmuştu.