1 HAFTA SONRA
Daha önce hiç sizi mahvedecek bir şeylere doğru gittiğinizi bile bile gitmeye devam ettiniz mi? Ayaklarınıza batan dikenlerden yorulup da dinlenmeye vaktiniz bile yokken kan ter içinde adımları atmaya devam ettiniz mi?
Ya da kendinizden uzaklaştığınızın farkına bile varmadan her şeyin yolunda gittiğini sandığınız bir dönem yaşadınız mı?
Kendimi her zamankinden çok daha iyi hissederken aslında gittikçe battığımın farkında bile değildim, bir şeylerin yanlış gittiğini hissetsem de hiç gerçekten anlamlandıramadım bunu. Umutlarımı sırtlanıp yola çıkmış gibi hissediyordum. Yalnız hissettiğim anlarda bile Alperen’in varlığını içten içe hep hissediyordum. Sadece eskisinden farklı olarak yalnız kaldığımda çok yalnız hissetmeye başlıyordum.
Sanki bu kadarcık süre içinde bile Alperene oldukça fazla alışmıştım ve şimdi o olmadığımda bazı şeylerin yokluğunu hissediyordum. Daha çok uzun zaman geçmemişti ama sanki yıllardır onunlaydım. Kendi uzvumdan ayrılmak gibiydi ondan uzaklaşmak. Siyah gözleri olmayınca hiçbir şeye güvenemiyordum.
Farkında olmadan da bunların hepsini derinden hissediyordum, bazı şeylere umursamazca adım atıyor ve kafamın içindeki sesleri susturmak için yapıyordum ama olayların bir süre sonra ciddi bir hal alacağını bilmeden devam ediyordum. Güzel bir hayatın hayallerini kurarken kendimi zorlu yollara sokuyor, bu sınavı geçmem gerektiğini düşünüyordum. Hayatın güzel olmasını beklememeliydim, onu güzelleştirmesi gereken kişi bendim ama bunu anlayamayacak kadar küçüktüm.
Kararlı bir şekilde devam ediyordum, bazen sabahları uyanıyor ve yaşadığı hayata şükürler ediyordum. Boş zamanlarımda kitaplar okuyor, psikoloji için ders kitaplarını inceliyordum. Okulu nasıl halledecektim bilmiyordum ama anlaşılan Alperen her şeye bir şekilde çare bulmayı biliyordu.
Dövüş çalışmaları da oldukça iyi gidiyordu, ilk günler öyle çok zorlanmıştım ki, sonraki günler yavaş yavaş kolaylaşınca Alperen’in bana merhamet gösterdiğini sanmıştım. Artan şey Alperen’in merhameti değil, benim dayanma gücümdü. Onunla çalışmamız üzerine bir de Emre’den nişan dersleri alıyordum. Her ne kadar Emre'nin kahverengi bataklığı her seferinden soğuk iklimlerde çekse de beni, umursamazca davranıyordum, ona karşı sıcak olmam çok zordu. Hem Alperen’in böylesine güvenmediği biriyle yakın olmanın hiçbir anlamı yoktu.
Dövüş hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen daha ilk haftadan iyi gidiyordum. Her ne kadar Alperen beni yerin dibine gömüp gömüp çıkarıp sonrasında beni övse de iyi olduğumu düşünüyordum. Benim gibi bütün on dokuz yıl boyunca oturan biri için bu kadar sert vurmak tam bir şanstı. Alperen’in bana karşı olan bu memnuniyetsiz davranışlarını birkaç şeye bağlıyordum; birincisi beni övüp şımartmak istemiyordu, ikincisi çok daha iyilerini gördüğü için bu ona asla yetmiyordu.
Yine de Emre’nin samimi tavırlarına katlanmaktansa onun soğuk ve memnuniyetsiz tavırlarını tercih ederdim.
Evde tek başımayken geçirdiğimiz dersleri düşünüp duruyordum, daha iyi olmak için neler yapabileceğimi ölçüp tartıyordum. Yalnız bir şekilde sessizlikte otururken dış kapının açılma sesi duyuldu. Alperen’in geldiğini anlamıştım. Yerimden kalkmadım, öylece oturmaya devam ettim. Televizyon karşısında oturuyordum ama ekrandaki kadının kim olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını bile bilmiyordum.
"Bu gece küçük bir işimiz var."
Bulunduğum odaya girdiğine sesi de onunla birlikte yakınlaşmıştı, oturduğum yerden ona baktım. Kim bilir bu gece başıma yine neler gelecekti.
"Ne yapacağımızı bu sefer anlatmaya ne dersin, sonradan her şeyi mahvetmek istemiyorum." dedim şikâyet eder gibi.
Televizyona baktı ve umursamadan tekli koltuğa oturdu. Ayağını dizinin üzerine koyarken siyah pantolonun üzerinde nasıl da yakıştığını fark ettim. Garip bir şekilde her şeyi mükemmelleştiriyordu. Bedenine dokunan kumaş asil bir görüntü bırakıyordu.
"Emre gelsin konuşacağız." dedi.
Yok artık! Bakışlarım ona doğru karşı çıkar gibi yönelirken tepkisiz kaldı. "Her seferinde bana uzak dur dediğin çocuğu evine mi çağırdın?" diye sordum hayretle.
Kafasını geriye yaslayarak siyah gözlerini üzerimde gezdirdi. "Daha önce de söylediğim gibi, işime özel ilişkilerimi katmıyorum." dedi. Ruhsuz tavırları insanı deli edecek kadar soğuktu. Bu söylediklerinin doğru olmadığını biliyordum, beni kandırabileceğini mi sanıyordu? Emre’nin yaptıklarını bir saniye için bile olsa aklından çıkarmadığını, ona karşı her zaman tetikte olduğunu biliyordum.
Omuz silktim ve kumandaya uzanarak kelimelerimin dudaklarımdan akmasına izin verdim. "Tekrar aynı şeyi yaparsa..."
"Yapmayacak!" dedi lafımı keserek. Nasıl bu kadar net konuşabiliyordu bilmiyordum.
Bu kendinde emin tavrını umursamadan kanalı değiştirdim. Alperen dışarıdaki kapalı havaya odaklanırken, televizyonun sesi boğuk bir sessizliği bölüyordu. İki kuzenin birbirine yakınken aslında binlerce mil uzakta olduğunu kanıtlıyordu. Bu sessizlik bölünemeyecek kadar ıssız bir boşluğu yanında getiriyordu sanki.
Konuşacak hiçbir şeyimiz yoktu o an. Kendi zihninde nasıl şeyler düşünüyordu asla bilemezdim, hayat onun için öyle önemsiz bir alana dönüşmüştü ki, enim ciddiye aldığım hiçbir şeyi umursamayacağını biliyordum. Aslında onun dünyası benim içinde olduğum dünyadan bağımsızdı ve ben onun dünyasına girmek üzereydim. Her ne kadar inkâr etsem de yavaş yavaş ona benzediğimi, onun kadar soğuk olmaya başladığımı fark ediyordum.
Her şeyin ötesinde, içine gireceğim bütün o kargaşayı tahmin edebiliyordum. Yaşayacağımız sorunların kimi zaman ger dönülemez olacağını da biliyordum. En son elimden çıkan vazo ile birini öldürdüğümde o geri dönülemezlik hissini çokça hissetmiştim. İnsanı çaresiz bırakan o hisse karşı hem burada kalıp Alperene yardım edecek hem de kendi paramı kazanmaya başlayacaktım. Kendimi para ile kandırmaya çalışsam da biliyordum ki hiçbir zaman asıl mesele para olmamıştı.
Olacaklar için kendimi henüz hazır hissetmiyordum, yapamayacak kadar zayıf hissediyor ve korkuyordum ama Alperen’in bana karşı olan duruşu ve her seferinde bana güvenmesi, en çok da bu son bir hafta boyunca beni ona daha da bağlamıştı. Garip bir bağımız vardı. Onun ailesiyle bağlantısı silik silikti, benim bağım zaman içinde kopmuş ve yok olmuştu. Sözlüklerde yazan aile kelimesi, Alperen’in benim için var olan anlamına öylesine uyuyordu ki. Bu beni şaşkına çeviriyordu. Sıcak bir ev ve bağ ile dolu bir aile nasılsa sanki zamanla o da benim için öyle olmuştu.
"Kahve ister misin?" diye sorduğunda sesi düşüncelerimi ve televizyon sesini bastırdı.
"Olur." dedim gülümseyerek.
Ayağa kalkıp odadan çıktı. Ardandan kalan kokusu bir süre öylece etrafımda kaldı. Geride televizyon sesi beni tekrar içine çektiğinde içimi çekip kulaklarımı tırmalayan şu moda kanalları müziğini susturdum. Kumandayı masaya geri bırakırken elim kumandanın yanındaki telefona gitti. Şifreyi girip okyanusun mesajına cevap verdim.
Okyanustan; Yavuz bu gece Birlikte göreviniz olduğunu söyledi.
Kelimeleri okurken ne yazacağımı bilemeden öylece bekledim. Bu görev işinin içime korku saldığını söylemesem yalan olurdu ama geri adım atmaya hiç niyetim yoktu, korkudan ölsem de devam edecektim. Bu kararlığım Alperen’in beni koruyacağına olan inancımdan değil, her zaman olduğu gibi kendi ayaklarım üzerinde yükseleceğime olan inancımdandı.
Okyanus’un mesajına kısa bir cevap yazdım, ‘Evet, Alperen bahsetti. Benim için dua et.’
Mesajı kapatıp galerimi açtım. Eski fotoğraflara göz atmak iğrenç bir yan taşısa da şu güçlü kılan bir yanı da vardı. Yaşadığınız şeylerde sona ben güçlendim diyen kişi her zaman en güçlü olurdu ve bulunduğum durum tam da buydu. Annem ile olan fotoğraflarımız, mutlu aile fotoğrafları ve birkaç sayılı arkadaş...
Geçmişin dikişleri gün gelir teker teker sökülür fakat o dikişler sökülürken içinizden de bazı şeyler onlarla birlikte parçalanıp yok olur. Belki o anlar unutulup gider ama bildiğim bir şey varsa o da acının unutulmadığıdır. Hep göğsümde bir yerlerde o acının kalacağına emindim, hiçbir yaşantı ya da değilim onu değiştiremezdi.
Okyanustan; Senin duaya ihtiyacın yok ki bebeğim bunların hepsi senin kanında var.
Gülümsedim. Alperen’in bu işin içinde olması, bunun kanımdan geldiği anlamına gelmiyordu. Yine kelimelerin içindeki ironi bir an için öyle komik geldi ki, bir de bunları Okyanus’un sesiyle okuyunca neşeli bir şekilde gülme sesim odaya yayıldı. Hayatım boyunca hep Okyanusa ihtiyacım varmış gibi hissettim. Onun abla sıcaklığı, arkadaş sevgisi ve anne merhameti… Kendimi düşüyor gibi hissettiğimde beni tutacağına inanıyordum, gözlerindeki samimiyet beni ısıtıyordu. Onu bir iki gün görmesem hemen özlüyordum. Evet, kesinlikle ona ihtiyacım vardı.
Zilin çalmasıyla kafamı kaldırdım ve telefonu kapatıp kapıya doğru yürüdüm. Delikten baktım, Emre gelmişti. Nedenini bilmediğim bir sebeple gerilmiş hissediyordum. Bu işin giderek ciddileşmesi beni tedirgin ediyordu. Saniyeler bu duygunun içinde savrulup dursa da sanki bitmek bilmez bir döngüye girmiştim.
Kapıyı açtım. Karşımda bir eli cebinde diğer elinde dikkatle tuttuğu kâğıtlar duruyordu. Kahve tonları gözlerinde sıcak bir hal almıştı. Onu ilk gördüğüm zamanki gibi hafifçe parıldayarak bakıyordu. ‘’Selam,’’ dedi ukala bir sesle.
Elimle onu içeriye davet ettim. Spor ayakkabılarını çıkarıp montunu astı, ben de kapıyı kapatıp ardından salona geçtim. Az önce oturduğum yerin yanına oturup yüzüme baktı. "Alperen yok mu?" diye sordu. Ben ise hala ayakta duruyordum.
"Mutfakta, geldiğini haber vereyim." dedim ve salondan çıktım. Koridordan yavaş yavaş mutfağa yürürken rahat bir nefes aldım. Bu kadar gerilmem saçmaydı. Sonuçta Emre bana hiçbir şey yapmamıştı, sadece ukala olduğunu düşündüğüm için bu kadar gerilmem oldukça anlamsızdı.
Belki de beni geren şey Emre değil, yapacağımız bütün o suç dolu işlerdi.
Alperen kahvenin kaynaması ile onu fincanlara eklemeye başladığında başını hafifçe eğmişti. "Emre geldi." dedim.
Çok kısa bir süre gözlerime bakıp ardında tekrar kahveye döndü. "Biliyorum." dedi. Kendimi çok kısa bir süre için aptal gibi hissettim. Üç fincan kahve hazırlamıştı.
Sinir bozucu olduğunu kabul ettiğim bir şekilde gülümsedim. "Aslında Emre’den o kadar da nefret etmiyorsun değil mi?" diye sordum. Sesim tam da ‘gel benimle uğraş, canım sıkılıyor’ de gibiydi ve Alperen enimle uğraşmaya başlarsa laflarından kaçamayacağımı biliyordum.
Dalga mı geçiyorsun bakışlarını atıp kısık bir sesle söylendi, "Elimde olsa belasını…" dedi fakat gerisini getirmedi. Küfür etmek çok da tercih ettiği bir şey değildi. Ama bazen kendisini kontrol edemediğini düşünüyordum. Kelimeler öylece ağzından çıkıyordu.
Alperen, kahveleri tepsilerin üzerinden dikkatlice taşırken önden gidiyordum. Adımlarım salona ulaştığında o da hemen arkamdan içeri girdi. Emre, pencerenin önünde, perdeyi hafifçe aralamış dışarıya bakıyordu. Ne izlediğini bilmiyordum ama bu kadar rahat davranmasına şaşırmak gerekti. Ben birini öldürmeye çalışsaydım onun evine bile bir daha asla giremezdim.
Geldiğimizi fark edince gelip yerine oturdu. Alperen kahvelerimizi önümüze koyup ona baktı, "Bir sıkıntı mı var?" diye sordu.
Emre sıkıntıyla nefes verdi. Söyleyip söylememek arasında kalmış gibi durdu bir süre. Sonra kaşları hafif çatık bir şekilde konuşmaya devam etti, "Şu karşıdaki boş ev, o evde hoşuma gitmeyen şeyler var."
"Ne gibi?" diye sordu Alperen kahvesinden bir yudum alarak. Dumanı tüten fincandan kahvenin yoğun kokusu odaya doldu.
"Medusa duvarında gördüğümüz sembolün aynısı kapının üzerinde var. Unuttun mu?"