Çocuklarımda koşup oynadığım, gençliğimin ilk yıllarında şarkılar söyleyip dans ettiğim o günleri artık hayal meyal hatırlıyorum. Fakat sebebini bir türlü anlayamadığım bir şekilde o korkunç zamanlardan geçtiğim günleri en ayrıntılı halleri ile hatırlıyorum. Bana olan bakışları, söylenen kelimeleri, elimde tuttuğum vazonun saniyeler sonra neden olduğu korkuyu ve ellerimin zangır zangır titreyişini çok iyi hatırlıyordum. O duyguyu sanki hep kalbimde taşıyordum.
Tabii, sonrasında her şey çok daha karmaşık bir hal alınca o korkunç boğucu duygu da beni yavaş yavaş terk etti. Hayır, terk etti demek yanlış olurdu. Aslında asla gitmedi. O hep içimde bir yerlerde hala saklı ama alıştım ona. Olan biten onca şeyden sonra hafif bile kalıyor diyebilirim.
Yavuz koridorda bana öyle bakınca gelecekte olacak şeylerin en ufak bir tahminini bile yapamazdım. Aklımdan bile geçiremezdim olacakları, orada durduğum o an kendimi en suçlu insan kategorisi ile kirletebilirdim ama zaman geçtikçe üzerime çok daha büyük kir yığınları dökülecekti.
‘’Kâinat, Alp?’’ diye sordu yüzümüze öylece bakarak. ‘’iyi misiniz?’’
‘’İyiyiz, Kâinat biraz hasta sadece.’’ dedi Alperen. Yavuz koridorda ilerleyip yanıma geldi.
‘’Neyin var?’’ diye sordu bu sefer, ilgili tavrına rağmen kaşlarımı çattım.
‘’Aşağıda ölü bir adam var ve siz benim hastalığım ile mi ilgileniyorsunuz?’’
Sesim zayıftı ama gözlerimdeki ifadenin Yavuz’a geçtiğini biliyordum. Başını çevirip arkada duran Alperen’e baktı, mavi gözleri kapalı havanın etkisiyle laciverte yönelmişti. ‘’Bu adam nereden çıktı, niye bir anda gizlice evine girme kararı almışlar?’’
‘’Bir anda alınmış bir karar olduğunu nereden biliyorsun?’’ dedi Alperen. Sorusu havada asılı kalınca yağmur damlalarının sesi onun az önce kulağıma dolan sesini sildi. Geriye koca bir hiçlik kaldı. Belki de uzun zamandır planladıkları bir şeydi, durum böyle daha kötü olurdu çünkü planlanmış bir işin içinde kalmak bizi mahvedebilirdi.
Alperen ve Yavuz göz göze geldiklerinde kendi aralarında ne düşündüklerini merak ettim. Birbirlerinin zihnini okur gibi öylece bakıştılar sadece. Sonunda Yavuz sessizliği bozdu. ‘’Sence onun işi mi?’’ diye sordu. Alperen sadece hafif bir hareketle başını salladı.
Yavuz, ‘’Emin miyiz?’’ diye sordu bu sefer. Aralarındaki konuşmayı bozmak yerine bir süre dinledim. Önce kendi kafamda olayları netleştirmeliydim. Tanımadığım isimler, bilmediğim olaylar arasında sıkışmış gibi hissetsem de yanımdakilere güveniyordum en azından. Gerçi Yavuz’u çok fazla tanımıyordum ama Alperen’in ona olan güvenini görebiliyordum.
Hem kim kendisini böyle bir işin içine atardı ki? O çıkıp gelmişti hemen.
‘’Orhan olduğuna eminim. Başka kimse değildir, uzun zamandır neden ortaya çıkmadığını merak ediyordum zaten.’’ dedi Alperen. Kelimeleri kafamın iyice karışmasına neden olurken kaşlarımı çattım merakla.
‘’Şu Orhan dediğiniz kişinin adamını öldürdüm galiba, şimdi de peşimize mi düşecek?’’ diye sordum.
‘’Peşimizde zaten.’’ dedi Yavuz salona geçerken. Alperen de ona doğru gitmem için elini uzattı ve bana bir şeyler yemem gerektiğini söyledi.
‘’Midem bulanıyor.’’ diye yanıtladım. Hiçbir şey yiyecek halde değildim, midemin kabul etmeyeceğini biliyordum.
Birlikte salona geçtiğimizde sakince düşünmek ve mantıklı kararlar verebilmek için oturduk. Dışarıda yavaşlayan yağmur arada bir artıp camlara vurarak gürültü oluşturuyordu.
"Orhan pezevengi için az bile! Hatta gidelim abi, bütün adamlarının kafasına sıkalım." Yavuz’un öfkeli kelimeleri bir an öyle basit geldi ki, gidip gerçekten söylediklerini yapacağını düşündüm.
Alperen oturduğu yerden bir anlığına bana baktı, suratım bembeyaz olmalıydı, rengimin solduğunu hissedebiliyordum. Sonra bakışlarını yüzümden çekip odanın içinde düşünceli şekilde gezdirdi. Sert yüz hatlarında duyguya dair hiçbir şey yoktu, belki biraz öfke vardı ama hepsi buydu işte.
‘’Oldu Yavuz, tam da istedikleri gibi tuzağa çekilelim.’’ dedi soğuk bir şekilde. Bu durumun nasıl oluyor da onlar için bu kadar normal olduğunu merak ediyordum. Başka birileri olsa benim kadar panikler ve korkarlardı. Ama karşımdaki iki adam hala kendilerini haklı buluyor ve planlar kurmaya çalışıyorlardı.
"Orhan da kim?" diye sordum. Çok da tekin olmadığı belliydi, adını söyleme şekillerinden bile normal biri olmadığını anlamıştım. Hatta anladığım kadarıyla bu işte onun parmağı vardı, muhtemelen bodrumdaki adam onun için çalışıyordu. Hatta belki de eve girdiğinde telefonda onunla konuşuyordu. Tüylerim diken diken olunca kolumu sıvazladım.
Alperen, dönüp kaşları çatık bir halde bana baktı. Bakışlarımı kaçırdım çünkü hissettiğim baskı beni yoruyordu. "Tek isteğim var, bu işe karışma. Durum çok karışık görünüyor, biliyorum. Yine de seni uzak tutacağım." dedi Alperen öfkeyle. Bir saniyeliğine gözlerine baktığında, beni gerçekten bu işe dâhil etmek istemediğini fark ettim. Hep böyleydi, bazen beni bir çocuk gibi gördüğünü düşünerek üzülsem de doğru olanın bu olduğunu biliyordum. İşi daha da batırmak istemiyorsam uzak durmamda fayda vardı.
Alperen, ‘’Başlayacağım böyle işe!’’ dedi öfkeyle. Zihninde düşündükleri onu deli ediyor olmalıydı. Çıkmaz sokakları ile baş edemiyordu, canını sıkıyordu tüm bunlar.
O, banyoya doğru öfkeyle yürürken Yavuz ile birbirimize baktık. Biraz da düşünceli ve dalgın bir şekilde Yavuz'a baktım. Kıvırcık saçları hafif ıslanmış, nemli kalmıştı. Böylece doğal bir karmaşıklığa yol açmıştı.
"Sen gerçekten iyi misin?" diye sordu samimi bir tavırla. Kocaman mavi gözlerini bana dikerken merakı ve endişesi yüzünden okunuyordu. "O şerefsiz sana zarar vermedi, değil mi?"
Başımı iki yana salladım yavaşça, hayır der gibi. Ses çıkarmaya halim yoktu, hala titriyordum. Kendimi bu kadar zayıf hissetmekten nefret ediyordum. Zihnimde annem canlandığında her zayıf düştüğüm anda bana hakaret etmesini düşündüm. Aslında iyi kadındı ama benim kadar zayıf ve sağlıksız bir çocuğu hak etmediğini düşünüyor olmalıydı.
Babam zaten fazlalık olduğumu her an hissettiriyordu. Onun gözlerinde çürük bir duvardan farkım yoktu. Hatta bazen çürük bir duvar bile daha katlanılır olurdu, görmezlikten gelinir ya da alışılırdı.
Bende de çok fazla hata vardı. Kendime çok kötü bakıyordum. Saçlarımı yıkayıp çıkıyor ve üşütüyordum. Asla yeterince sıkı giyinmiyordum, ciğerlerim kötüleşiyordu. Saatlerce rüzgârda oturup düşünüyordum. Belki de tüm bunları kendimi sevmediğimden yapıyordum.
Odanın içinde geçen sessizlikte kafamın içinde geçmişe yolculuk edip kendi kendimi daha kötü bir duygu ile bıraktım. Nefes almak zor geldiğinde derin bir iç çektim. Bir süre sonra Alperen tekrar salona girip yanımıza geldi. Tavırları temkinliydi, bakışları da öyle.
"Biz Yavuzla gideceğiz.’’ dedi emir verir gibi bir tavırla. ‘’ Seni Okyanusa bırakacağım." Sesi öfkeliydi. Bu öfkenin bana olmadığının farkındaydım. Hala kaşları çatık, bana bakıyordu. Bir şeyler söylememi bekliyordu ama ne söyleyeceğimi zaten bilmiyor muydu?
"Seninle gelmek istiyorum." dedim küçük bir çocuk gibi. Kabul etmesini beklemiyordum, kabul etmeyeceğini adım gibi biliyordum. Fakat yeterince ısrar edersem çok fazla direnmeyeceğini de biliyordum.
"Benimle gelmen tehlikeli. Hastasın da zaten, Okyanus ile kal." dedi kararlı bir şekilde.
Üzgün bir şekilde ona baktım, kendi başıma kafayı yiyecektim. Hem biliyordum; onunla gitmem tehlikeliydi, iş daha ciddi bir hal alabilirdi ve bu halimle oradan kurtulamazdım. Ayrıca gidip kim bilir nereye gömeceklerdi cesedi. Onca yol boyunca aynı ceset ile aynı arabada, polislere yakalanma korkusuyla düşüp bayılabilirdim. Yine de içimde durduramadığım bir şekilde Alperen'in yanında daha güvende olacak gibi hissediyordum. Onun olmadığı her saniye meraktan ölecektim.
Onlara bir şey olup olmadığını düşünürken ölecektim, zihnimde senaryolar, aklımda korku sahneleri dolanıp duracaktı. Tek başıma delirmiş bir halde birilerinin gelip gelmediğini izleyecektim.
"Lütfen!" dedim ısrarla. ‘’Tek başıma kafayı yerim, biliyorsun.’’
"Kâinat," dedi ciddi bir sesle, o da tavrını ortaya koyduğunda sustum. Geçit vermeyeceğini belli eder gibi bakıyordu. "Sadece söylediğimi yap!"
Yavuz, ‘’Zaten hasta, üstüne gitme kızın.’’ dedi oturduğu yerden.
Alperen ise umursamaz bir şekilde ona cevap verdi, "Sen git arabayı çalıştır. Beni bekle." Dedi. Onun yöneltmesi ile Yavuz dışarı çıktı. Kapı açıldığında dışarıdaki yağmur sesi evin içe doldu, Alperen dönüp tekrar bana baktı.
‘’Yorgunsun, dinlenmen ve beslenmen gerekiyor. Hem bu ev de şu an pek güvenli değil.’’ dedi. Öfkesini bastırıp beni kırmadan konuşmaya çalışıyordu.
‘’Siz güvende olmayacaksınız ama...’’ dedim düşüncelerimi belli ederek.
"Sen yanımızdayken daha kötü olur, inan bana. Şimdi sen de dışarıda kimse var mı diye kontrol et, ben gelene kadar bekle." diye yanıtladı. Onu başımla onayladım. Sanki bütün sokak yaptığımız şeye şahitlik ediyormuş gibi tedirgince yürümeye başladım.
Tekrar bodrum katına doğru gittiğinde bende dışarı çıktım. Üzerimde beni sıcak tutacak hiçbir şey yoktu. İnce bir kazak beni sıcak tutamazdı. Yine de durup sokakta geçen var mı diye baktım.
Ellerinde şemsiyeler olan iki küçük erkek çocuğu geçti, yüzlerinde sevimli birer gülümseme ve hayatın kasvetli gündeminden uzak olan konuşmaları. Tamamen kendi aralarındaki konuşmaya dalmış bir haldeydiler. Şemsiyelerinin üzerinde damla damla kayan yağmuru bile umursamıyor gibi bir halleri vardı. Anneleri ellerine zorla tokuşturmuştu belli ki.
Onlar uzaklaşırken sokağın sonunda geçen genç bir kadın da dalgın dalgın kendi yönüne doğru yürüdü. Aklı öyle başka yerlerdeydi ki, yaptığımız şeyi görmeyeceğine emindim, zaten onun dışında da sokak tamamen boştu. Hava soğuktu ve yağmur hızla yağdığı için kimse çıkmamıştı. Belki evinden dışarıya bakanlar vardı, tam da şimdi milyonlarca göz beni izliyor gibi hissettiriyordu.
Yukarıdaki pencerelere baktım, yüzme yağmur damlaları düşerken gözlerimi iyice kıstım. Gören ve ya izleyen var mı diye iyice baktım. Her pencerenin ardında başka bir hayat vardı. Hepsi beyaz perdelerle örtülmüştü. Hayır, hayır hepsi değil, birkaç tanesi perdeleri açık halde sokağa kendini gösteriyordu. Fakat onlarda da dışarıya bakan kimse yoktu.
Perdelerle kapalı pencerelerin her bir köşesine dikkatle baktım, bir izleyen yok gibi görünüyordu. Bahçelere ve teras katlarına, balkonlara hepsine baktım. Fakat yine kimse yoktu. Kendi kendimi rahatlatmaya çalışarak bir izleyenin olmadığına ikna etmeye çalıştım.
Alperen, dış kapıdan göründüğünde sokağa son bir bakış daha attım. Bakışlarım hem dışarıdayken hızla çıkıp gelmesi için arkamdan elimle işaret ettim. Adımları küçük gölcükler oluşturmuş yağmur damlaları arasında ıslak sesler çıkarıyordu. Küçük bahçe yolunu geçti, çıkış kapısına kadar geldi ve yanımda hiç durmadan hızla arabanın arka kısmına geçti. Hemen önümde duran siyah arabanın –Yavuz’un arabasının- bagajını tek eliyle rahatça açtı ve battaniyeyle sardığı siyah torbayı içine sıkıştırdı.
O bu kadar soğuk hareketlerde ölü bir bedeni bir hiçmiş gibi oraya sıkıştırırken saçlarının arasına giren yağmur damlaları da yüzüne yavaşça dökülüyordu. Onun birini bu şekilde ortadan kaldırabileceğini hiç düşünmemiştim. Aslında düşününce, kendimi de birini öldürürken hiç düşünememiştim. Ne büyük trajediydi bu benim için.
Zar zor bagajın içine sığdırdığı ağır cesedin üstüne bagajın kapısını sertçe kapattı. Gözleri çevrede gezinirken normal bir günde normal bir şekilde etrafa bakar gibiydi, O çevreye göz atarken ben de evin anahtarını alıp kapıyı çektim ve kilitledim. Her adımımı sayıyordum, yapmak üzere olduğumuz şeyi tartmak için zamanımız yoktu ama bunu böyle bir anda yapmak öyle tedirgin ediyordu ki! Kendimi her yerde izleniyor gibi hissediyordum.
Beraber arabaya bindiğimizde, Alperen şoför koltuğunun yanına, yani Yavuz’un yanına oturmuştu. Yavuz oldukça sessiz ve dikkatliydi, bakışları birer kurt gibi çevrede yavaşça geziniyordu. Ona uzaktan bakan biri onun bu hallerini göremezdi ama ben dikiz aynasından her ayrıntısını far ediyordum. Araba kayar gibi hızla yolda ilerlerken ben de arka koltukta pencereden sırılsıklam, yağmuru izliyordum, onun kadar dikkatli olamasam da çevrede geçen tek tük insanları derin derin inceliyordum. Titriyordum, hem korkudan hem utançtan hem suçluluktan hem de açlık ve yorgunluktan. Bütün bu duygular yüreğimin üzerine ağır bir kayalık gibi binmişti.
Ayrıca İzmir’in ılık havasına rağmen yüzümün soğuktan kızardığına yemin edebilirdim.
"Önce Okyanusa gitmemiz lazım." dedi Alperen. Sadece sesi bile karanlık bir döngünün geleceğini açık bir şekilde belli ediyordu. Kelimelerinin gölgeleri sanki hayatımın üzerine çığ gibi yığılıyordu. Bütün bunların sebebi benmişim gibi hissediyordum ama bir yandan biliyordum ki Yavuz ve Alperen de kirli işlerin içine oldukça batmışlardı.
Yavuz onu başıyla onaylarken bir an dikiz aynasından bana baktı. "Peki, abi." deyip onayladı. ‘’çevirmeye tutulmayalım da, sen bir baksana.’’
Alperen telefonundan polislerin yerleri hakkında detaylı bilgileri aldı. O bilgileri nereden nasıl aldığını sormadım, herkes bu kadar ciddi ve gerginken bana açıklama yapmak istemeyeceklerini biliyordum. Sessizliğim arabanın arkasında kimse yokmuş gibi hissettirirken yerimden kıpırdama ihtiyacı hissettim.
‘’Buradan devam et,’’ dedi Alperen, telefonun ekranına tekrar baktı. ‘’şuradan dön, sonrası temiz.’’ Yolun sol tarafına dönmesini söylerken durgun bir sesle konuşmuştu.
Yavaş yavaş içerisi ısınmaya başladığında boğazımı kapatan montumu biraz açma ihtiyacı hissetim, zaten boğuluyor gibi hissediyordum bir de bu üzerimdeki mont ağır geliyordu. Tedirgince yağmur damlalarının bıraktığı izlerin ardından dışarıyı izlemeye devam ettim, yolları ezberlemeye ve her şeyi aklımda tutmaya çalıştım. Polis, jandarma, trafik, güvenlik ya da ona benzer küçük bir güvenlik aracı görecek olsam kalp krizine kapılacaktım. Bütün algılarım açılmıştı.